İslam Fıkhının Genişliğine Dair Tarihten Çarpıcı Örnekler ve Fetvalar

Abdullah el Hanbeli Çevrimdışı

Abdullah el Hanbeli

İslam-tr Sakini
İslam-TR Üyesi
İslam Fıkhının Genişliğine Dair Tarihten Çarpıcı Örnekler ve Fetvalar -1-

Taceddin es-Subkî (rahimehullah, vefatı: hicri 771) ‘’el-Eşbâh ve’n-Nezâir’’ isimli eserinde şunları kaydetmiştir:

قد علم أن لبس زي الكفار وذكر كلمة الكفر من غير إكراه كفر؛ فلو مصلحة المسلمين إلى ذلك، واشتدت حاجتهم إلى من يفعله، فالذي يظهر أنه يصير كالإكراه.
وقد اتفق مثل ذلك للسلطان صلاح الدين؛ فإنه لما صعب عليه أمر ملك صيدا وحصل للمسلمين به من الضرر الزائد ما ذكره المؤرخون، ألبس السلطان صلاح الدين اثنين من المسلمين لبس النصارى، وأذن لهما في التوجه إلى صيدا على أنهما راهبان، وكانا في الباطن مجهزين لقتل ذلك اللعين غيلة، ففعلا ذلك وتوجها إليه، وأقاما عنده على أنهما راهبان، ولا بد أن يتلفظا عنده بكلمة الكفر، وما برحا حتى اغتالاه وأراحا المسلمين منه، ولو لم يفعلا ذلك لتعب المسلمون تعبًا مفرطًا ولم يكونوا على يقين من النصرة عليه.

‘’Bilinmektedir ki, ikrah olmaksızın kafirlerin kıyafetini giymek ve küfür sözü söylemek küfürdür. Ancak Müslümanların maslahatı bunu gerektirir ve bunu yapacak kimseye ihtiyaçları şiddetli olursa, görünen odur ki bu durum ikrah gibi olur.

Buna benzer bir olay Sultan Selahaddin (Eyyubi) zamanında vuku bulmuştur. Şöyle ki; Sayda (Sidon) kralının işi Sultan Selahaddin’e zor gelince ve bu kişi yüzünden tarihçilerin anlattığı üzere Müslümanlar çok zarara uğrayınca, Sultan Selahaddin müslümanlardan iki kişiye Hristiyan kıyafeti giydirdi ve onlara rahip kılığında Sayda’ya gitmeleri için izin verdi. Aslında bu iki kişi, o mel’unu suikast ile öldürmek üzere hazırlanmışlardı. Böylece ona doğru yola çıktılar ve rahip oldukları izlenimiyle (bir süre) yanında kaldılar. Onun yanında küfür sözü söylemeleri de kaçınılmazdı. Nihayet onu öldürdüler ve müslümanları ondan rahatlattılar/kurtardılar. Eğer bunu yapmamış olsalardı, müslümanlar çok yorulacak (sıkıntıya düşecek) ve ona karşı galip geleceklerinden emin olamayacaklardı.’’


İslam Fıkhının Genişliğine Dair Tarihten Çarpıcı Örnekler ve Fetvalar -2-

İbn Kesir (rahimehullah) ‘’el-Bidâye ve’n-Nihâye’’ (12/411-412) adlı eserinde şunları aktarmıştır:

وكتب متولي عكا من جهة السلطان صلاح الدين وهو الأمير بهاء الدين قراقوش، في العشر الأول من شعبان إلى السلطان: إنه لم يبق عندهم في المدينة من الأقوات إلا ما يبلغهم إلى ليلة النصف من شعبان، فلما وصل الكتاب إلى السلطان أسرها يوسف في نفسه ولم يبدها لهم، خوفا من إشاعة ذلك فيبلغ العدو فيقدموا على المسلمين، وتضعف القلوب، وكان قد كتب إلى أمير الأسطول بالديار المصرية أن يقدم بالميرة إلى عكا، فتأخر سيره، ثم وصلت ثلاث بطش ليلة النصف، فيها من الميرة ما يكفي أهل البلد طول الشتاء، وهي صحبة الحاجب لؤلؤ، فلما أشرفت على البلد نهض إليها أسطول الفرنج ليحول بينها وبين البلد، ويتلف ما فيها، فاقتتلوا في البحر قتالا شديدا، والمسلمون في البر يبتهلون إلى الله عز وجل في سلامتها، والفرنج أيضا تصرخ برا وبحرا، وقد ارتفع الضجيج، فنصر الله المسلمين وسلم مراكبهم، وطابت الريح للبطش فسارت فأحرقت المراكب الفرنجية المحيطة بالميناء، ودخلت البلد سالمة ففرح بها أهل البلد والجيش فرحا شديدا، وكان السلطان قد جهز قبل هذه البطش الثلاث بطشة كبيرة من بيروت، فيها أربعمائة غرارة، وفيها من الجبن والشحم والقديد والنشاب والنفط شئ كثير، وكانت هذه البطشة من بطش الفرنج المغنومة، وأمر من فيها من التجار أن يلبسوا زي الفرنج حتى أنهم حلقوا لحاهم، وشدوا الزنانير، واستصحبوا في البطشة معهم شيئا من الخنازير، وقدموا بها على مراكب الفرنج فاعتقدوا أنهم منهم وهي سائرة كأنها السهم إذا خرج من كبد القوس، فحذرهم الفرنج غائلة الميناء من ناحية البلد، فاعتذروا بأنهم مغلوبون عنها، ولا يمكنهم حبسها من قوة الريح، وما زالوا كذلك حتى ولجوا الميناء فأفرغوا ما كان معهم من الميرة، والحرب خدعة، فعبرت الميناء فامتلأ الثغر بها خيرا، فكفتهم إلى أن قدمت عليهم تلك البطش الثلاث المصرية.

‘’Sultan Selahaddin (Eyyubi) tarafından Akka’ya tayin edilen vali Emir Bahaeddin Karakuş, Şaban ayının ilk on gününde Sultana bir mektup yazarak şehirde kalan erzakın ancak Şaban’ın on beşinci gecesine kadar yeteceğini bildirdi.

Mektup sultana ulaşınca Yusuf (Selahaddin) bunu kendi içinde sakladı, onlara açmadı. Çünkü bu durumun yayılıp düşmana ulaştığında müslümanlara saldırmalarından ve kalplerin zayıflamasından endişe ediyordu. O sırada Mısır diyarındaki donanma emirine Akka’ya erzak getirmesi için yazmıştı. Fakat donanmanın çıkışı gecikti.

Nihayet on beşinci gece üç gemi ulaştı. Bu gemilerde, şehir halkına kış boyunca yetecek kadar erzak vardı. Gemiler şehre yaklaşınca Frenk donanması, gemilerle şehrin arasına girmek ve taşıdıkları erzakı yok etmek için harekete geçti. Denizde şiddetli bir çarpışma oldu. Karada müslümanlar gemilerin selameti için Allah (azze ve celle)’ye yalvarıyor, Frenkler ise hem karadan hem denizden bağırıp çağırıyordu.

Sonunda Allah Müslümanlara yardım etti, gemilerini korudu. Rüzgar gemiler için elverişli hale geldi. Gemiler ilerleyip limanı kuşatan Frenk gemilerini ateşe verdiler ve sağ salim şehre girdiler. Şehir halkı ve ordu bu duruma büyük bir sevinçle sevindi.

Sultan, bu üç gemiden önce Beyrut’tan büyük bir gemi hazırlamıştı. Bu gemide dört yüz çuval vardı. Ayrıca çok miktarda peynir, içyağı, kurutulmuş et, ok ve petrol bulunuyordu. Bu gemi, Frenklerden ganimet olarak ele geçirilmiş gemilerden biriydi. Sultan, gemideki tüccarlara Frenk kıyafeti giymelerini emretti. Öyle ki sakallarını tıraş ettiler, bellerine zünnar (Hristiyanların taktığı bir kuşak) bağladılar (ki fakihlerin geneline göre bu küfürdür) ve yanlarına birkaç domuz da aldılar. Bu gemiyle Frenk gemilerine doğru geldiler. Frenkler, onları kendilerinden sandılar. Gemi, yay kirişinden fırlayan bir ok gibi (süratle) ilerliyordu. Frenkler, şehir tarafındaki limanın tehlikesine karşı onları uyardılar. Onlar ise rüzgarın şiddeti yüzünden gemiyi durdurmaya güçlerinin yetmediğini söyleyerek mazeret bildirdiler.

Bu şekilde ilerleyip limana girdiler ve yanlarındaki erzakları boşalttılar. Zira savaş bir hiledir. Böylece liman hayırla doldu ve bu erzak, Mısır’dan gelen o üç gemi ulaşıncaya kadar şehir halkına yetti.’’


3-

فِي فُتُوحِ الشامِ للواقِدِيِّ أنَّ الصحابَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ كانُوا فِي الفُتوحِ يَلْبَسُونَ – عَلَى وَجْهِ الحِيلَةِ – ثِيابَ الرومِ وصُلْبانَهُمْ ورُبَّما حَمَلُوا الصَّلِيبَ الكَبِيرَ بَيْنَ أيْدِيهِمْ – يُوهِمُونَ القَومَ أَنَّهُمْ من الرومِ!؛ ثُمَّ يُباغِتُونِهَمْ فِي دِيارِهِم، ذكَرَ هَذا فِي مَواضِعَ كَثِيرَةٍ من الكِتابِ، نَأتِي عَلى ذكْرِها فِي مَحَلٍّ آخَرَ إن شاءَ الله، وإِذا كانَ هَذا هَذا جائِزَاً فِي جِهادِ الطَّلَبِ والمُسْلِمُونَ فِي عِزَّةٍ ومَنَعَةٍ؛ فَأَنْ يُجُوزَ فِي جِهادِ الدَّفْعِ وقَدْ أُحِيطَ بِهِمْ وهُمْ فِي شِدَّةٍ وجَهْدٍ وبَلاءٍ وقَدْ تَكالَبَتْ عَلَيْهِمْ أُمَمُ الأَرْضِ وأعْداءُ الدِّينِ مِنَ الصَّلِيبِيِّينَ واليَهُودِ وأَوْلِيائِهِمْ؛ وهُمْ فَوْقَ ذلكَ كُلِّهِ بِلا غِذاءٍ ولا دَواءٍ - كحالِ أهْلِ غَزَّةَ مَثَلاً - وحِيلَ بَيْنَهُمْ مَعَ ذلكَ وبَيْنَ مَن يَقْصِدُ مُناصَرَتَهُمْ مِن المُسْلِمِينَ؛ بَلْ مَن قَصَدَ نَصْرَتَهُمْ وأرادَ أنْ يَتَجاوَزَ إلَى بِلادِهِمْ مُعِيناً لَهُمْ عَلَى عَدُوُّهِم؛ كانَ جَزاؤُهُ القَتْلَ مِمَّن لا دِينَ لَهُمْ ولا يَرْعَونَ لِمُسْلِمٍ حُرْمَةً ولا عَهْدا، فَأَنْ يَجُوزَ هَذا لِمَنْ كانَ حالُهُ ما ذَكَرْناهُ من بابِ أوْلَى.

‘’Vâkidî'nin ‘’Futûhu'ş-Şâm’’ adlı eserinde geçtiği üzere; Sahabiler (radiyallahu anhum) fetihler sırasında hile olarak Rumların elbiselerini ve haçlarını giyiyorlardı. Hatta bazen büyük haçı önlerinde taşımışlardır. Böylece karşı tarafa kendilerinin Rumlardan olduğu zannı veriyorlardı ve sonra onlara kendi yurtlarında aniden saldırıyorlardı. Vâkidî bunu kitabın birçok yerinde zikretmiştir.

Eğer bu, Müslümanların izzet ve güçlerinde olduğu talep (saldırı) cihadında caiz görülmüşse, müslümanların kuşatıldıkları, sıkıntı, zorluk ve bela içinde oldukları, yeryüzü milletlerinin ve din düşmanı Haçlıların, Yahudilerin ve dostlarının Müslümanlara saldırdığı, bütün bunların üstünde gıdasız ve ilaçsız oldukları ve bununla birlikte kendilerine yardım etmek isteyen müslümanların engellendiği, hatta yardım etmek için yola çıkıp beldelerine geçmek isteyenin cezasının, din tanımayan, müslümana karşı ne bir hürmet ne de bir ahit gözetmeyenler tarafından öldürülmek olduğu bir def (savunma) cihadında bunun caiz olması evleviyetle kabul edilir.’’ (Şeyh Ebu’l-Velîd el-Ensârî el-Ğazzî, Rasâilu’s-Suğûr; 5. Risale.)


4-

ذهب الحنفية على الصحيح عندهم، والمالكية على المذهب، وجمهور الشافعية إلى: أن التشبه بالكفار في اللباس- الذي هو شعار لهم يتميزون به عن المسلمين - يحكم بكفر فاعله ظاهرا، أي في أحكام الدنيا، فمن وضع قلنسوة المجوس على رأسه يكفر، إلا إذا فعله لضرورة الإكراه، أو لدفع الحر أو البرد، وكذا إذا لبس زنار النصارى إلا إذا فعل ذلك خديعة في الحرب وطليعة للمسلمين، أو نحو ذلك لحديث:" من تشبه بقوم فهو منهم" لأن اللباس الخاص بالكفار علامة الكفر، ولا يلبسه إلا من التزم الكفر، والاستدلال بالعلامة والحكم بما دلت عليه مقرر في العقل والشرع.
فلو علم أنه شد الزنار لا لاعتقاد حقيقة الكفر، بل لدخول دار الحرب لتخليص الأسارى مثلا لم يحكم بكفره

‘’Hanefiler sahih kabul ettikleri görüşlerine göre, Malikiler mezhepte tercih edilen görüşe göre ve Şafiilerin çoğunluğu şu kanaattedir: Kafirlerin kendisiyle Müslümanlardan ayırdedildikleri şiarları olan kıyafetlerinde onlara benzeyen kimsenin zahirde, yani dünya hükümlerinde küfrüne hükmedilir. Dolayısıyla kim Mecusilerin takkesini başına koyarsa kafir olur. Ancak bunu ikrah zarureti sebebiyle veya sıcağı ya da soğuğu def etmek için yaparsa kafir olmaz. Aynı şekilde Hristiyanların zünnarını (bel kuşağını) taktığında da kafir olur, ancak bunu savaşta hile (kafirleri kandırmak) amacıyla, Müslümanlar için kafirlerin durumlarından haberdar olmak veya benzeri bir maksatla yaparsa kafir olmaz.

Kafir olması şu hadisten ötürüdür: “Kim bir kavme benzerse o da onlardandır.” Çünkü kafirlere has kıyafet küfür alametidir; onu ancak küfrü benimseyen kimse giyer. Alametle çıkarımda bulunmak ve onun gösterdiğine göre hüküm vermek, aklen ve şeriatta kesin olarak kabul edilmiştir.

Dolayısıyla bir kimsenin zünnarı, küfrün hakikatine inandığı için değil de, mesela esirleri kurtarmak için daru’l-harbe girmek amacıyla bağladığı bilinirse, onun küfrüne hükmedilmez.’’ (el-Mevsûatu’l-Fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye)


- ÖNEMLİ BİR SORU –

Buraya kadar zikredilen nakillerden, ikrah derecesine varmayan zaruret, şiddetli ihtiyaç, normalüstü bir meşakkat/sıkıntı veya dini ya da dünyevi bir maslahat sebebiyle her türlü küfür sözü söylemenin ve küfür fiili işlemenin caiz olduğu sonucu çıkarılabilir mi?

CEVAP

Bir önceki nakilde görüldüğü üzere fakihler, haç takmak, zünnar bağlamak gibi kafirlere has kıyafet giymenin küfür olmasının illetini ‘’kişinin küfrüne alamet’’ diye belirlemişlerdir. Yani kafirlerin kıyafetlerini giymek, kendi zatında küfür olmayıp kişinin küfrüne delalet ettiği, küfrü irade ettiğini gösterdiği için küfürdür. Dolayısıyla bu küfür alametleri, ikrah halinin dışındaki -nakillerde geçen- durumlarda işlenebilir. Çünkü bu durumlarda kişinin küfrüne alamet olmaktan çıkmakta, yani illet ortadan kalkmaktadır. İllet yok olunca da küfür hükmü kalkar.

Bu tür küfürlerin dışında bir de ‘’kendi zatında’’ açık küfürler ve şirkler vardır. Bu küfürler hakkında şuna itikad ediyoruz: Bunları işlemek, ikrah dışında hiçbir sebeple mübah olmaz, sadece ikrah durumunda mübah olur. Zira maslahatların en büyüğü tevhid maslahatıdır, dinin aslını korumaktır. Mefsedetlerin en büyüğü ise şirk mefsedetidir, küfre girerek dinin aslının yok olmasıdır.

Hatta Şeyhimiz Ebu Katade Filistini (hafizahullah) ‘’Cu’netu’l-Mutayyibîn’’ isimli eserinde bunda icma edildiğini söylüyor:

والكفر لا يجوز إلا بالإكراه، ولا يجوز للحاجة والاضطرار إجماعاً بخلاف الحرام الذي يجوز للاضطرار.
"Küfür, icma ile sadece ikrah sebebiyle caiz olur, ihtiyaç ve zaruretten ötürü caiz olmaz. Fakat zaruretten ötürü caiz olan haram ise böyle değildir."

O halde, eğer bir kimse kendi zatında açık bir küfür sözü ya da küfür fiili olduğunu kabul etmesine rağmen zaruret, ihtiyaç ya da maslahat gerekçesiyle mübah olacağını düşünerek o küfrü işlerse, bunu kabul etmez reddederiz. Lakin tekfir de etmeyiz. Zira bu düşüncede olan kimseler, Muhammed b. Mesleme’nin (radiyallahu anh) Ka’b b. Eşref’i öldürmesi kıssası gibi bazı delillere dayandıkları; tevil ve şüpheleri bulunduğu için tekfir edilmeleri caiz değildir.

Nitekim ilk olarak yaptığımız nakilde Taceddin es-Subki’nin bu düşüncede olduğu anlaşılıyor. O şöyle demişti: ‘’Bilinmektedir ki, ikrah olmaksızın kafirlerin kıyafetini giymek ve küfür sözü söylemek küfürdür.Ancak Müslümanların maslahatı bunu gerektirir ve bunu yapacak kimseye ihtiyaçları şiddetli olursa, görünen odur ki bu durum ikrah gibi olur.’’

Yine bazı Hanbeliler, büyü yapılmış kişide bulunan sihri zaruret durumunda sihirle çözmeye cevaz vermişlerdir.Yani sihirden kurtulmak için büyücüden şirk koşarak/küfür işleyerek sihir yapmasını istemeyi; zaruret nedeniyle küfürle/şirkle tedavi olmayı caiz görmüşlerdir. Hatta tabiinin büyüklerinden olan Said b. Müseyyeb'ten (rahimehullah) buna cevaz verdiği nakledilmiştir.

Burada dikkate alınması gereken bir husus da, nelerin ikrah’dan sayılacağıdır. Malum ki fakihler, ikrah’ın sınırları, şartları ve zabıtları konusunda çok ihtilaf etmişlerdir… Dolayısıyla kimilerine göre bir durum ikrahtan sayılıp küfür işlemek mübah görülürken, başkalarına göre ise ikrah sayılmayabilir.

Allahu A’lem.

(Konumuza devam edeceğiz inşaallah.)

ÖMER FARUK SABAN HOCA
 
Abdullah el Hanbeli Çevrimdışı

Abdullah el Hanbeli

İslam-tr Sakini
İslam-TR Üyesi
5-

Nureddin Zengi’nin Rafizî Batınî Zındık Kafir Fâtımîler’e (Ubeydîler’e) Yardım Etmesi ve Selahaddin Eyyubi’nin Fâtımi Devletinde Vezir Olup Şii Devletini Yıkması


Mısır'daki Şii Fâtımi devleti, ülkedeki iç karışıklık nedeniyle süratle çöküyordu, son demlerini yaşamaktaydı. Ülkeyi, halife adına vezirler yönetiyordu (asıl güç vezirlerin elindeydi.)

Haçlılar Mısır'a çıkarma yaptılar. Fatımi devleti'nin Haçlılara karşı koyma imkanı yoktu. Bu yüzden Nureddin Zengi’den (Sünni Zengiler’den) yardım istediler. Nureddin Zengi, bu yardım teklifini geri çevirmedi ve komutanlarından Şirkuh'un emrine ordu vererek onu Mısır'a gönderdi. Şirkuh Mısır’a giderken yanına yeğeni Selahaddin Eyyubi’yi de (rahimehullah) almıştı. Zengi ordusu ile Haçlı ordusu karşı karşıya geldiler. Komutan Şirkuh, Haçlı ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Böylece İskenderiye şehri Zengilerin eline geçti. Sonra Şirkuh, başkent Kahire'nin üzerine yürüdü ve burayı da Haçlılardan temizledi.

Şii Fatımi halifesi, komutan Şirkuh'u vezir tayin etti. Şirkuh vefat edince, yerine vezirliğe Selahaddin Eyyubi getirildi.

Selahaddin Eyyubi, bir taraftan Nureddin Zengi’nin Mısır ordusu komutanıyken, diğer taraftan Şii Fatımi halifesinin veziri idi. Mısır’ı bağımsız bir hükümdar gibi idare etmeye başladı. Fatımi sarayındaki Şiiler, Onu iktidardan düşürmek için Haçlılardan yardım istedilerse de Selahaddin kısa sürede bütün rakiplerini ortadan kaldırdı. Böylece Selahaddin Mısır'a tam anlamıyla hakim oldu.

Nihayet Nureddin Zengi'den gelen emir üzerine Mısır’da okunan hutbeleri, Fatımi halifesi değil, Abbasi halifesi adına okuttu ve böylece 1171 yılında Şii Fatımi Devleti'ne son verdi.

Aynı yıl içinde Şii halifesi Âdid’in ölmesiyle Fatımi devleti resmi olarak yıkılınca Selahaddin Mısır’ın yegane hakimi haline gelerek Nureddin Zengi’ye bağlı Mısır sultanı oldu.
 
Abdullah el Hanbeli Çevrimdışı

Abdullah el Hanbeli

İslam-tr Sakini
İslam-TR Üyesi
Selahaddin Eyyubi, Kafir Ubeydîler’in (Fâtımîler’in) son halifesi Âdid’in Ölümüne Çok Üzülmüş, Cenazesine Katılmıştı! Selahaddin, Emirlerinde Ona İtaat Ederdi!

İbn Kesir (rahimehullah) ‘’el-Bidâye ve’n-Nihâye’’ adlı eserinde (12/329) şunları kaydetmiştir:

وكان شيعيا خبيثا، لو أمكنه قتل كل من قدر عليه من أهل السنة،

…


ثم إن العاضد مرض فكانت وفاته في يوم عاشوراء، فحضر الملك صلاح الدين جنازته وشهد عزاه، وبكى عليه وتأسف، وظهر منه حزن كثير عليه، وقد كان مطيعا له فيما يأمره به، وكان العاضد كريما جوادا سامحه الله.

ولما مات استحوذ صلاح الدين على القصر بما فيه، وأخرج منه أهل العاضد إلى دار أفردها لهم، وأجرى عليهم الارزاق والنفقات الهنية، والعيشة الرضية، عوضا عما فاتهم من الخلافة، وكان صلاح يتندم على إقامة الخطبة لبني العباس بمصر قبل وفاة العاضد، وهلا صبر بها إلى بعد وفاته، ولكن كان ذلك قدرا مقدورا.

‘’Ubeydîlerin son halifesi Âdid, habis (kötü/şerli) bir Şii idi. Eğer imkanı olsaydı Ehl-i Sünnet’ten gücünün yettiği herkesi öldürürdü.
…

Sonra Âdid hastalandı ve Aşura gününde vefat etti. Sultan Selahaddin onun cenazesine katıldı, taziyesinde bulundu, onun için ağladı ve üzüldü; ondan büyük bir hüzün hali göründü. Kendisine emrettiği şeylerde ona itaatkar idi. Âdid cömert, eli açık biriydi. Allah onu bağışlasın.

Âdid ölünce, Selahaddin içindekileriyle birlikte sarayı hakimiyeti altına aldı. Âdid’in ailesini saraydan çıkarıp kendilerine tahsis ettiği bir konağa yerleştirdi. Hilafetin ellerinden çıkmasına karşılık olarak onlara erzak, iyi/güzel nafakalar ve memnun olunan bir yaşam sağladı. Selahaddin, Âdid hayattayken Mısır’da hutbeyi Abbasiler adına okuttuğuna pişmanlık duyuyordu. Vefatından sonraya kadar sabretseydi ya! Fakat bu takdir edilmiş bir kaderdi.’’

(İbn Kesir’in sözleri burada bitti.)

Selahaddin Eyyubi’nin, kafir Ubeydilerin halifesi, habis bir Şii, gücü yetse ehl-i sünnetin hepsini öldürecek birinin cenazesine katılması ve İbn Kesir’in o halife için: ‘’Allah onu bağışlasın’’ demesi dikkat çekicidir. -Allahu a’lem- ya o halife’yi tekfir etmiyor, müslüman bidat ehli görüyorlardı, ya da hata etmişlerdir.

Selahaddin’in Şii halifeye emirlerinde itaat etmesini, küfür olmayan şeylerde itaat olarak anlamak gerekir.

Ayrıca Selahaddin’in, Âdid hayattayken hutbede artık onun isminin anılmayıp Abbasi halifesi adına hutbeyi okuttuğuna pişman olması ve İbn Kesir’in de bu pişmanlığında onu haklı bulması da üzerinde düşünülebilecek bir nokta.
 
Abdullah el Hanbeli Çevrimdışı

Abdullah el Hanbeli

İslam-tr Sakini
İslam-TR Üyesi
-6-

Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye (rahimehullah), Müslümanların beldelerini işgal eden kafir Tatarların altında/onlardan görev alarak kâdılık yapmanın caiz olduğunu şöyle ifade etmiştir:

وكثيرا ما يتولى الرجل بين المسلمين والتتار قاضيا بل وإماما، وفي نفسه أمور من العدل يريد أن يعمل بها، فلا يمكنه ذلك، بل هناك من يمنعه ذلك، ولا يكلف الله نفسا إلا وسعها

‘’Çokça olmaktadır ki, bir kimse (kafir Tatarların işgal ettiği müslüman bir beldede) Müslümanlarla Tatarlar arasında kâdılık, hatta yöneticilik görevi üstleniyor. Bu kimsenin içinde (kalbinde) kendisiyle amel etmek (hükmetmek, uygulamak) istediği adalet olan işler vardır, ama buna (yani şeriatın bazı hükümleriyle hükmetmeye/uygulamaya) imkanı yoktur, hatta orada onu bundan engelleyen kimseler bulunur. Allah hiç kimseyi gücünün yettiğinin üstünde bir şeyle mükellef tutmaz.’’ (Mecmûu’l-Fetâvâ, 19/218)
 
Abdullah el Hanbeli Çevrimdışı

Abdullah el Hanbeli

İslam-tr Sakini
İslam-TR Üyesi
-7-

İbn Teymiyye (rahimehullah) Yöneticinin, İmkanı Yoksa Haramlar İşleyebileceğini, Daha Hafif Olan Zulme Bulaşarak Zulmü Sürdürebileceğini Söylüyor!


اذا كان المتولي للسلطان العام او بعض فروعه كالامارة والولاية والقضاء ونحو ذلك اذا كان لا يمكنه اداء واجباته وترك محرماته ولكن يتعمد ذلك مالا يفعله غيره قصدا وقدرة جازت له الولاية وربما وجبت وذلك لان الولاية اذا كانت من الواجبات التى يجب تحصيل مصالحها من جهاد العدو وقسم الفىء واقامة الحدود وامن السبيل كان فعلها واجبا فاذا كان ذلك مستلزما لتولية بعض من لا يستحق واخذ بعض ما لا يحل واعطاء بعض من لا ينبغي ولا يمكنه ترك ذلك صار هذا من باب ما لا يتم الواجب او المستحب الا به فيكون واجبا او مستحبا اذا كانت مفسدته دون مصلحة ذلك الواجب او المستحب
بل لو كانت الولاية غير واجبة وهي مشتملة على ظلم ومن تولاها اقام الظلم حتى تولاها شخص قَصْده بذلك تخفيف الظلم فيها ودفع أكثره باحتمال أيسره، كان ذلك حسنا مع هذه النية وكان فعله لما يفعله من السيئة بنية دفع ما هو اشد منها جيدا
وهذا باب يختلف باختلاف النيات والمقاصد

‘’Genel sultanlık (baş yöneticilik, hükümdarlık) veya sultanlığın kolları olan emirlik, valilik, kâdılık ve benzeri görevlerde bulunan kimsenin, kendisine vacip olan şeyleri yerine getirme ve haram olan şeyleri terketme imkanı yoksa, ama bunları yapmayı da kastediyorsa, böyle bir kimseye bu görevi üstlenmesi caizdir, hatta bazen vacip bile olabilir. Zira üstlenilen görev eğer ki düşmanla cihat etmek, ganimetleri taksim etmek, hadleri uygulamak ve yolların güvenliğini sağlamak gibi maslahatlarının gerçekleştirilmesi vacip olan bir görev ise, bu görevi yerine getirmek vacip olur.

Eğer bu görevi yapmak, hak etmeyen bazı kimselerin göreve getirilmesini, helal olmayan bazı şeylerin alınmasını ve verilmemesi gereken bazı kimselere verilmesini zorunlu kılıyorsa ve bunları yapmama imkanı yoksa, bu durum “vacip veya müstehabın ancak kendisiyle tamamlanabildiği şey de vacip ya da müstehap olur” kaidesine girer. Şu kayıtla ki, bunun zararı, o vacibin ya da müstehabın faydasından az/küçük olacak.

Hatta görev vacip olmasa ve zulüm içerip bu görevi üstlenen kimse zulmü devam ettiriyorsa, sonra bir şahıs bu görevi, zulmü hafifletmek ve daha büyük bir zulmü, daha hafif olanını yüklenerek bertaraf etmek kastıyla üstlenirse, bu niyetle yaptığı iş güzel sayılır. Daha şiddetli bir kötülüğü def etme niyetiyle kötülüğü yapması iyi olarak değerlendirilir.

Bu mesele, niyetlere ve maksatlara (iyi ya da kötü oluşuna) göre değişir...’’ (Mecmûu’l-Fetâvâ, 20/54)

Sonra İbn Teymiyye, Yusuf (aleyhisselam)’ın kafir Mısır kralından ülke hazinelerini yönetme görevini istemesini örnek veriyor.
 
Abdullah el Hanbeli Çevrimdışı

Abdullah el Hanbeli

İslam-tr Sakini
İslam-TR Üyesi
Soruluyor ‘’Hocam bu getirdiğiniz nakiller, şirk parlamentosuna girmenin, küfür sisteminde yönetici olmanın caiz olduğunu savunanları desteklemiyor mu?’’

Hayır, bu nakiller onların düşüncesinin doğru olduğunu göstermiyor. Bunun cevabını önceden vermiştim. Bi zahmet kanala sabitlediğim yazıdaki 3. delile bakın.

Lakin, şeriatı hakim kılmak veya küfrü şirki zülmü azaltmak, İslam ve Müslümanların önünü açmak amacıyla küfür sisteminde yönetici olanlardan laikliği demokrasiyi liberalizmi benimsemeyip şeriatın hakim olması gerektiğine inandıkları bilinen kimselerin bu nakillere ve daha başka delillere dayanması, onların tekfir edilmemesini gerektirir. Muhammed Mursi, Hamas yöneticileri, Necmeddin Erbakan bu kısım yöneticilerden idi.
 
Geri
Üst Ana Sayfa Alt