Hamd, dini apaçık kılan, hücceti tamamlayan, delili beyan eden Allah’adır. O, kullarını karanlıklardan nura çıkarmış, şeriatını berrak bir yol kılmıştır. Salât ve selâm, hak ile gönderilen, Rabbinden aldığıyla hükmeden, ihtilafa düşülen hususları hakka döndüren Muhammed’e, âline ve ashabına olsun.
Bundan sonra derim ki:
Allah’ın şeriatı, delilsiz söz söylemeyi haram kılmış; Müslümanın canını, malını ve imanını koruma altına almıştır. Buna rağmen günümüzde birtakım kimseler, cehaleti cesaret sanıp, ümmetin kadim yolunu terk edip, nassın beyan etmediği bir söz uydurarak, “burası küfür beldesidir, burada yaşayanların namazı İslâm’ın namazı değildir, kim onları Müslüman görürse müşriktir” demektedir.
Bu söz, Kitap ile çelişir, Sünnet ile çelişir, sahabenin icmaıyla çelişir. Böyle bir hüküm, selefin değil; hevânın hükmüdür. Zira selef, zannın üzerine tekfir bina etmez; gizli olanı araştırmaz; bilinmeyeni gayba taşırmaz. Onlar, Müslümanı Müslüman olarak kabul eder, küfrü ise açık delil ile sabit olmadıkça sabit saymazlardı.
Nitekim İmam Ahmed’den sahih olarak nakledilen söz açıktır. Kendisine, tanımadığı kimselerin arkasında namaz kılmanın hükmü sorulduğunda şöyle buyurmuştur:
“Ben bu konuda müsamahalıydım; bid‘atler yayıldığında ise yalnızca akidesini bildiğinin arkasında kıl.”
İşte bu söz, hak ile batılı ayırır. Çünkü imam, tanımadığını hemen “müşrik” saymamış; bilmediğini “küfürle” itham etmemiş; sadece fitne zamanında ihtiyatı tavsiye etmiştir.
İhtiyat tekfir değildir.
Tedbir, hüküm değildir.
Sükût, suçlama değildir.
Buna rağmen bugün bazıları, İslâm’ın en büyük alameti olan namazı, Müslümanları birbirinden ayırmak için bir ölçü hâline getirmiş; hatta “namazları İslâm’ın namazı değildir” diyerek, kendilerinden başkasını din dışına itmeye kalkışmışlardır. Bu sözün dinle bir bağı yoktur. Bilakis bu görüş, dini parçalar, cemaati dağıtır, insanların kalbinde düşmanlık meydana getirir. Bu ise şeytanın istediği, Rahman’ın razı olmayacağı bir yoldur.
Bu risale, söz konusu bâtıl iddiaların kökünü kazımak, hücceti ortaya koymak ve ümmetin yolunu bozmaya yeltenen aşırı fikirlerin önünü kesmek için kaleme alınmıştır. Çünkü hikmet ehli bilir ki:
Dini yıkan kılıç değil, bâtıl ile süslenmiş sözlerdir.
Ve Allah’tan, hakkı hak olarak göstermesini ve ona uymayı; batılı batıl olarak göstermesini ve ondan uzak olmayı dileriz.
İnsanların karıştırdığı önemli bir mesele vardır:
Bir şeyin Müslümanlara has bir alâmet olması başkadır,
İslâm’a has bir alâmet olması ise tamamen başkadır.
Zira bazı şeyler vardır ki, bir beldede Müslümanların üzerinde görülür; zaman içinde “onlara mahsus bir işaret” olarak bilinir. Nitekim belirli bir kıyafet tarzı, belli bir şekil, belli bir adab, bir dönemde Müslümanların kimliğini ayırt etmeye yarayabilir. Fakat aynı alâmet, eğer müşrikler ve ehl-i küfür tarafından da benimsenecek olursa, artık “Müslümanlara has olma” vasfını yitirir. Çünkü alâmet olmak, “ayırt etmeyi” gerektirir; ayırt etmeyen şey ise alâmet olmaktan çıkmıştır. Bu durumda, böyle bir şeyin Müslümanlara nisbet edilmesi sahih olsa bile, onunla hüküm bina etmek sahih değildir.
Bu hususta ihtilaf yoktur:
Bir kişinin İslâm hükmünü alması için sırf zahir bir kıyafet veya örfe dayalı bir işaret yeterli olmaz, çünkü bu tür alâmetler hem çevrenin değişmesiyle hem de müşriklerin benzerlik göstermesiyle hükmünü kaybeder.
Ancak başka bir tür alâmet daha vardır ki, o yalnız Müslümanlara değil, doğrudan İslâm’a mahsustur; hiçbir milletin, hiçbir dinin, hiçbir şirk topluluğunun hakikat üzere benzerini ortaya koyamadığı alâmetlerdir bunlar. Bu alâmetlerin başında da namaz gelir. Cibril hadîsinde imanın, İslâm’ın ve ihsanın tarifinde namazın konulması bunun apaçık delilidir.
Bu hususu selef büyüklerinden bazıları şu şekilde ifade etmişlerdir:
“İman hükmü, her söz ve amelle değil; iki esasla sabit olur: La ilâhe illallah’ın ikrarı ve namaz.”
Yine onların özlü beyanlarından biri şudur:
“Namaz dışında hiçbir şiar hakkında böyle bir imâda bulunmamışlardır.”
Bu sözlerin muhtevası şudur:
Bir kimse açık küfür üzere bilinirken, daha sonra onun namaza devam eden biri olduğu görülürse—şehadeti telaffuz ettiği kulaktan duyulmamış olsa bile—zahire göre ona Müslüman hükmü verilir. Çünkü namaz, İslâm’ın en açık alâmetidir ve kim namaza devam ediyorsa, zahiren İslâm dairesine girmiş kabul edilir.
Buna mukabil oruç, zekât ve başka ameller için böyle bir hüküm verilmemiştir; çünkü bu amellerde namazdaki gibi zahire yansıyan, sürekli tekrarlanan ve toplumsal şahitlikle sabit olan bir alâmetlik mevcut değildir.
Nitekim Kurtubî, el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân’da şöyle der:
Ve yine o, selefin uygulamasını aktararak şöyle der:
Bu nakiller, namazın diğer amellerden farklı olarak İslâm’a girişte açık ve kesin bir alâmet sayıldığını ortaya koyar. Zira namaz, hem sürekli tekrar edilen bir ibadettir, hem de kişinin niyetini ve yönelişini zahiren gösteren bir ibadettir. Bu yüzden namaz, sahih şehadetin zahiren tasdikçisi, İslâm’ın da en parlak nişanesidir.
Böylece anlaşılıyor ki:
Bundan sonra derim ki:
Allah’ın şeriatı, delilsiz söz söylemeyi haram kılmış; Müslümanın canını, malını ve imanını koruma altına almıştır. Buna rağmen günümüzde birtakım kimseler, cehaleti cesaret sanıp, ümmetin kadim yolunu terk edip, nassın beyan etmediği bir söz uydurarak, “burası küfür beldesidir, burada yaşayanların namazı İslâm’ın namazı değildir, kim onları Müslüman görürse müşriktir” demektedir.
Bu söz, Kitap ile çelişir, Sünnet ile çelişir, sahabenin icmaıyla çelişir. Böyle bir hüküm, selefin değil; hevânın hükmüdür. Zira selef, zannın üzerine tekfir bina etmez; gizli olanı araştırmaz; bilinmeyeni gayba taşırmaz. Onlar, Müslümanı Müslüman olarak kabul eder, küfrü ise açık delil ile sabit olmadıkça sabit saymazlardı.
Nitekim İmam Ahmed’den sahih olarak nakledilen söz açıktır. Kendisine, tanımadığı kimselerin arkasında namaz kılmanın hükmü sorulduğunda şöyle buyurmuştur:
“Ben bu konuda müsamahalıydım; bid‘atler yayıldığında ise yalnızca akidesini bildiğinin arkasında kıl.”
İşte bu söz, hak ile batılı ayırır. Çünkü imam, tanımadığını hemen “müşrik” saymamış; bilmediğini “küfürle” itham etmemiş; sadece fitne zamanında ihtiyatı tavsiye etmiştir.
İhtiyat tekfir değildir.
Tedbir, hüküm değildir.
Sükût, suçlama değildir.
Buna rağmen bugün bazıları, İslâm’ın en büyük alameti olan namazı, Müslümanları birbirinden ayırmak için bir ölçü hâline getirmiş; hatta “namazları İslâm’ın namazı değildir” diyerek, kendilerinden başkasını din dışına itmeye kalkışmışlardır. Bu sözün dinle bir bağı yoktur. Bilakis bu görüş, dini parçalar, cemaati dağıtır, insanların kalbinde düşmanlık meydana getirir. Bu ise şeytanın istediği, Rahman’ın razı olmayacağı bir yoldur.
Bu risale, söz konusu bâtıl iddiaların kökünü kazımak, hücceti ortaya koymak ve ümmetin yolunu bozmaya yeltenen aşırı fikirlerin önünü kesmek için kaleme alınmıştır. Çünkü hikmet ehli bilir ki:
Dini yıkan kılıç değil, bâtıl ile süslenmiş sözlerdir.
Ve Allah’tan, hakkı hak olarak göstermesini ve ona uymayı; batılı batıl olarak göstermesini ve ondan uzak olmayı dileriz.
İnsanların karıştırdığı önemli bir mesele vardır:
Bir şeyin Müslümanlara has bir alâmet olması başkadır,
İslâm’a has bir alâmet olması ise tamamen başkadır.
Zira bazı şeyler vardır ki, bir beldede Müslümanların üzerinde görülür; zaman içinde “onlara mahsus bir işaret” olarak bilinir. Nitekim belirli bir kıyafet tarzı, belli bir şekil, belli bir adab, bir dönemde Müslümanların kimliğini ayırt etmeye yarayabilir. Fakat aynı alâmet, eğer müşrikler ve ehl-i küfür tarafından da benimsenecek olursa, artık “Müslümanlara has olma” vasfını yitirir. Çünkü alâmet olmak, “ayırt etmeyi” gerektirir; ayırt etmeyen şey ise alâmet olmaktan çıkmıştır. Bu durumda, böyle bir şeyin Müslümanlara nisbet edilmesi sahih olsa bile, onunla hüküm bina etmek sahih değildir.
Bu hususta ihtilaf yoktur:
Bir kişinin İslâm hükmünü alması için sırf zahir bir kıyafet veya örfe dayalı bir işaret yeterli olmaz, çünkü bu tür alâmetler hem çevrenin değişmesiyle hem de müşriklerin benzerlik göstermesiyle hükmünü kaybeder.
Ancak başka bir tür alâmet daha vardır ki, o yalnız Müslümanlara değil, doğrudan İslâm’a mahsustur; hiçbir milletin, hiçbir dinin, hiçbir şirk topluluğunun hakikat üzere benzerini ortaya koyamadığı alâmetlerdir bunlar. Bu alâmetlerin başında da namaz gelir. Cibril hadîsinde imanın, İslâm’ın ve ihsanın tarifinde namazın konulması bunun apaçık delilidir.
Bu hususu selef büyüklerinden bazıları şu şekilde ifade etmişlerdir:
“İman hükmü, her söz ve amelle değil; iki esasla sabit olur: La ilâhe illallah’ın ikrarı ve namaz.”
Yine onların özlü beyanlarından biri şudur:
“Namaz dışında hiçbir şiar hakkında böyle bir imâda bulunmamışlardır.”
Bu sözlerin muhtevası şudur:
Bir kimse açık küfür üzere bilinirken, daha sonra onun namaza devam eden biri olduğu görülürse—şehadeti telaffuz ettiği kulaktan duyulmamış olsa bile—zahire göre ona Müslüman hükmü verilir. Çünkü namaz, İslâm’ın en açık alâmetidir ve kim namaza devam ediyorsa, zahiren İslâm dairesine girmiş kabul edilir.
Buna mukabil oruç, zekât ve başka ameller için böyle bir hüküm verilmemiştir; çünkü bu amellerde namazdaki gibi zahire yansıyan, sürekli tekrarlanan ve toplumsal şahitlikle sabit olan bir alâmetlik mevcut değildir.
Nitekim Kurtubî, el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân’da şöyle der:
“İman hükmü hiçbir söz ve amelle değil, iki şeyle sabit olur:
La ilâhe illallah sözü ve namaz.”
Ve yine o, selefin uygulamasını aktararak şöyle der:
“İshak b. Râhûye, namaz dışında hiçbir şiar hakkında böyle bir işaret gösterilmemiştir, demiştir. İcmâın özeti şudur:
Küfür üzere bilinen biri namaza devam ettiği görülürse—şehadeti telâffuz ettiği duyulmasa bile—ona iman hükmü verilir.
Ancak oruç, zekât ve diğer ameller için böyle bir hüküm verilmemiştir.”
Bu nakiller, namazın diğer amellerden farklı olarak İslâm’a girişte açık ve kesin bir alâmet sayıldığını ortaya koyar. Zira namaz, hem sürekli tekrar edilen bir ibadettir, hem de kişinin niyetini ve yönelişini zahiren gösteren bir ibadettir. Bu yüzden namaz, sahih şehadetin zahiren tasdikçisi, İslâm’ın da en parlak nişanesidir.
Böylece anlaşılıyor ki:
- Müslümanlara has alâmet → örfîdir, değişebilir.
- İslâm’a has alâmet → şer‘îdir, değişmez.
- Namaz → bu ikinci sınıftadır ve kişinin İslâm’a nisbetinde tek başına delil olur.
Burhanuddin ibn Muflih rahmetullahi aleyh, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, ben namaz kılanları öldürmekten ney olundum buyurmuştur. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sözünün zahirinden İslamsız namaz olmayacağı için dokunulmazlık hükmünün namaza sabit olacağı anlaşılmaktadır. Çünkü namaz sadece bizim şeriatımıza has bir ibadettir.
El-Mubdi 1/267
Burhâneddîn İbn Muflih rahimehullah’ın sözünün anlamı şudur: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “Ben namaz kılanları öldürmekten men olundum” buyruğu, namazın sahibine zahiren İslâm hükmü verdiğine delalet eder; zira namaz, İslâm’dan bağımsız bir ibadet değildir ve İslâm olmadan sahih olmaz. Dolayısıyla bir kimsenin namaz kılması, onun zahiren Müslüman olduğunu gösteren en belirgin alamettir. Aynı şekilde diri kalma, malının korunması ve dokunulmazlığı ifade eden “hürmet-i dem” hükmü de doğrudan namaza bağlı olarak sabit olur; çünkü namaz, yalnızca bu ümmete mahsus bir ibadettir ve başka hiçbir din, ümmet veya milletin şeriatında bu şekliyle bulunmaz. Bu nedenle namaza devam eden bir kimseye karşı savaşmak, onu öldürmek veya Müslüman olmayanlara uygulanan muameleyi uygulamak caiz değildir. Eğer namaz sahibine İslâm’ın zahir hükmünü vermeseydi, Resûlullah’ın “namaz kılanları öldürmeyin” şeklindeki nehyinin bir anlamı kalmazdı; zira korunma hükmü ancak Müslümana verilir. Böylece namaz, sahibini –kalbin içi görülmese bile– zahiren İslâm dairesine sokan, onun canını ve malını koruma altına alan en güçlü şiar olarak sabit olmuş olur. İşte İbn Muflih’in işaret ettiği mana budur.
Şeyhülislâm’ın, “Malımı sadece tanıdığım kimseye teslim ederim diyen birinin sözüne gelince; bununla gerçekte sadece tanıdığımın arkasında namaz kılarım demek istemektedir” ifadesi, bu tür sözlerin cahili bir anlayıştan kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Zira bu mânada bir söz söylemek İslâm imamlarından hiçbirine nispet edilemez; onların hiçbiri böyle bir görüş ileri sürmemiştir. (Mecmû‘u’l-Fetâvâ, c.2, s.306)
Şeyhülislâm’ın “Malımı sadece tanıdığım kimseye teslim ederim” diyen kimsenin sözünü değerlendirmesi, bu tür ifadelerin özünde “Ben ancak tanıdığım kimsenin arkasında namaz kılarım” anlayışını taşıdığına ve bunun cahiliyeden kalma bir davranış olduğuna işaret eder; zira böyle bir söz ne selef imamlarının ne de onların izinden giden hiçbir âlimin yöntemine benzemez. İslâm imamlarından hiçbiri, namazı tanıdık–tanımadık ayrımıyla sınırlayan bir görüş söylememiş, bilakis hükmü zahire bağlayarak Müslümanların namazda cemaat hâlinde birleşmesini esas almıştır. Bu nedenle Şeyhülislâm açıkça belirtir ki, böyle bir iddianın İslâmî bir temeli yoktur; çünkü imamların yolunda, ibadeti kişisel tanışıklığa bağlamak değil, ümmetin zahirini esas almak vardır. (Mecmû‘u’l-Fetâvâ, c.2, s.306)
Yine Şeyhülislâm’ın açık beyanına göre: Dört imamın ve tüm Müslüman imamların ittifakıyla hali kapalı olan kimsenin arkasında namaz kılmak caizdir. Cuma ve cemaat için, “Ben ancak batınî akîdesini bildiğim kimsenin arkasında kılarım” diyen kimse, sahâbenin, tâbiînin ve dört büyük imamın yoluna muhalif bir bid'at ehli konumuna düşer. (Mecmû‘u’l-Fetâvâ, c.4, s.542)
Şeyhülislâm’ın “Dört imamın ve bütün Müslüman imamların ittifakıyla hali kapalı olan kişinin arkasında namaz kılmak caizdir; Cuma ve cemaatı ancak batınî akîdesini bildiğim kimsenin arkasında kılarım diyen kimse sahâbe, tâbiîn ve dört büyük imama muhalif bir bid‘atçıdır” sözü, meseleyi tartışmaya yer bırakmayacak ölçüde kesinleştirir; zira bu ifade, hem icmâın tespitini hem de icmâa muhalefetin hükmünü tek cümlede toplamaktadır. Burada Şeyhülislâm, halini gizleyen bir Müslümanın arkasında namaza cevazın fıkhî bir ruhsat değil, bilakis ümmetin asırlardır üzerinde yürüdüğü değişmez bir sünnet olduğunu beyan ederken, bunu tanıdık–tanımadık ayrımına bağlayan kimseleri doğrudan bid‘atla nitelendirir; çünkü böyle bir iddia, zahir üzerine hükmetmek esasını yıkar, cemaatin bağını koparır, İslâm beldesinde yaşayan insanlar hakkında süregelen hüsnüzannı bozar ve sahâbe ile dört imamın icmâla belirlediği yolun dışına düşer. Şu hâlde, kim batınını bilmediği kimsenin arkasında namazı reddediyorsa, onun problemi imamlarla değil, dinin kendisiyle olup; bu tutum fıkhî bir ihtiyat değil, şer‘î nasslara, sahâbe ameliyatına ve asırlık icmâa açık bir meydan okumadır. Bu yüzden Şeyhülislâm’ın hükmü tam isabetlidir: Böyle bir söz, ilmî ihtiyat değil, itikadî sapma ve bid‘attir.
İfade edilmiştir ki: Müslümanlar, peygamberlerinden itibaren hali kapalı olan kimselerin arkasında namaz kılmaya sürekli devam etmişlerdir. Ancak hevâ ve fitnenin arttığı bazı dönemlerde kimi âlimler, tanımadıkları kimselerin arkasında namaz kılmayı ihtiyat gereği müstehap görmüşlerdir. Nitekim kendisine sorulan meselelerde İmam Ahmed’den nakledilen sözler de bu çerçevededir. Bununla birlikte İmam Ahmed hiçbir zaman “namaz yalnızca tanıdığım kimsenin arkasında sahih olur” dememiştir; onun sözleri namazın sıhhatine değil, fitne zamanlarında tercih edilen ihtiyata dairdir. (Fetâvâ, 3/280)
Bu ifade, İslâm’ın zahire göre hükmetme kaidesini, sahâbe devrinden itibaren kesintisiz bir amel olarak taşıyan en açık delillerden biridir; zira Müslümanların fitne dönemleri dışında değil, her zaman hâli kapalı kimselerin arkasında namaz kılmaya devam etmiş olmaları, bu hükmün bir ruhsat değil, ümmetin üzerinde ittifak ettiği bir aslî uygulama olduğunu gösterir. Bazı dönemlerde namazı tanımadık bir imamın arkasında terk etmeyi müstehap görenlerin gerekçesi, kişi hakkında şüphe bulunan bir “küfür ihtimali” değil, tamamen maslahat ve ihtiyat esasına dayanır; çünkü maslahata dayalı bir tercih hiçbir zaman “namazın sıhhat şartı” hâline dönüştürülemez. İmam Ahmed’in sözü de bu hakikati teyit eder: Onun kastı, namazın tanınan kişinin arkasında sahih olacağı değil, fitne zamanında tanınanı tercih etmenin daha uygun olduğudur. Dolayısıyla, “namaz yalnızca tanıdığımın arkasında sahih olur” iddiası, selefin amelini ters yüz eden, sahâbenin icmâına muhalefet eden ve dört mezhep imamından hiçbirinin söylemediği tamamen yabancı bir bid’attir. Böyle bir iddianın fıkhî zemini olmadığı gibi, usûl bakımından da geçerliliği yoktur; çünkü eğer mesele küfür olsaydı terk etmek müstehap değil, vacip olurdu. Bu nedenle sözün kendisi, hem tekfircilerin bâtıl kıyasını, hem de “tanımadığını Müslüman saymama” anlayışını kökten hükümsüz bırakmakta ve hükmü zahire bağlayan şer‘î ilkeyi yeniden tahkim etmektedir.
İbn Kudâme el-Makdisî şöyle demiştir: Kıldıran kimsenin hâli bilinmiyorsa ve imam olmasına engel teşkil edecek zahir bir durum da görülmüyorsa, onun arkasında kılınan namaz sahih olur. Bu meseleye İmam Ahmed açıkça işaret etmiştir. Çünkü Müslüman hakkında asıl olan berâet-i zimmettir. Bir kimse, Müslümanlığından şüphe duyduğu birinin arkasında namaz kılsa bile namazı yine sahih kabul edilir; zira cemaatte imamlık görevine genellikle Müslüman bir kimse geçer. (el-Muğnî, 3/23)
Zahire göre hükmetme kaidesinin fıkıh usûlündeki yerini en net biçimde ortaya koymaktadır; zira İbn Kudâme’ye göre imamın hâli bilinmediğinde veya onun imamlığa engel olacak açık bir küfür alameti görülmediğinde, arkasında kılınan namazın sahih olması icmâ derecesinde yerleşmiş bir esastır. Bu hükmün dayandığı temel prensip “berâet-i zimmet”tir; yani kişi hakkında küfür ispatlanmadıkça, onun Müslüman olduğu kabul edilir. Dolayısıyla bir kimsenin Müslümanlığı hakkında şüphe hissetmesi, onun arkasında kılınan namazın sıhhatine engel değildir; çünkü şüphe muteber bir delil değildir ve Müslümanlar arasında imamlık görevi genellikle Müslümanlar tarafından üstlenilir. Böylece İbn Kudâme, hem şahsî vesveseleri hem de tanımadık kimseleri toptan “mücerret şüpheyle” hüküm dışı bırakan batıl yaklaşımları kökten iptal etmektedir. Eğer imamın Müslüman olmadığına dair açık bir delil yoksa, namaz sahih ve tamdır. Bu usûlî kaide, tekfirci keyfîlikleri boşa çıkarır; zira din, zanna değil, delile bina edilir. İşte bu yüzden İbn Kudâme’nin açıklaması, “hali meçhulün arkasında namaz olmaz” diyen anlayışı hem fıkhî hem usûlî hem de amelî olarak hükümsüz kılar.
İnsanların çoğu, imamların sözlerini anlamada iki büyük yanlışa düşmektedir:
Birincisi, sözün hangi mesele hakkında söylendiğini bilmemeleri;
İkincisi, sözün hükmünü kendi vehimlerine göre başka alanlara taşımalarıdır.
İmam Ahmed’den nakledilen şu söz de böyle yanlış anlamalara konu edilmiştir:
“Yolda yürürken bir mescitte kamet getirildiğini duysam icabet eder miyim?”
O da şöyle demiştir:
“Eskiden bu konuda yumuşak davranırdım; fakat artık öyle yapmıyorum.
Bid‘atlerin çoğaldığı bu zamanda sadece tanıdığın kimsenin arkasında namaz kıl.”
Bazı kimseler bu sözden şunu çıkarmıştır:
“Madem o zamanda bid‘at vardı ve imam sadece tanıdığı kişinin arkasında kılıyordu; o hâlde biz de bugün tanımadığımız hiçbir kimseyi Müslüman saymayız; onun arkasında namaz da kılmayız.”
Bu, çirkin bir hükümdür; ehl-i ilmin değil, zındıkların yorumlarına benzer.
Zira burada söz konusu olan mesele, hali meçhul birinin İslâm’dan hükmen çıkarılması değil, onun arkasında namaz kılmanın müstehap olup olmadığıdır.
İmamın sözü, kesinlikle “tanımadığın kimsenin arkasında namaz olmaz” mânasına gelmez. Sözün bağlamı şudur:
1) Bu söz, ümmetin icmâ ettiği “hali bilinmeyenin arkasında namazın cevazı” hakkındadır.
Hali bilinmeyenin arkasında namaz kılmanın cevazı üzerinde icmâ vardır.
İmamın sözü, “vaciptir kılacaksın” konusuna değil, “cevaz vardır ama bazı zamanlarda terk edilmesi müstehap olabilir” konusuna dairdir.
Dolayısıyla:
- “Namazını mutlaka kıl” demiyor,
- “Kılmazsan namazın batıl olur” demiyor,
- “Onu Müslüman sayma” hiç demiyor.
- Sadece fitnenin çoğaldığı zamanlarda ihtiyat için müstehap olan bir yolu gösteriyor.
2) Bu söz, hali meçhul hakkında değil, küfrü bilinen imamlar hakkındadır.
O dönem imamları devlet tarafından atanırdı.
Halife, Kur’ân’ın mahlûk olduğunu söyleten bir fitne yürütüyordu.
İmamlar bu inancı zorla kabul ettiriyor, aksi söylenirse kellesi alınıyordu.
Bu şartlarda “tanıdığın kimsenin arkasında kıl” demesi,
hali meçhul müslümanlar hakkında değil,
küfrü zorla ikrar ettirilen devlet imamları hakkındadır.
Bunu bilmeden sözü bugüne taşımak apaçık bir hatadır.
3) O devrin şartlarında imamların akîdesi açıkça biliniyordu. Hali meçhul diye bir kategori neredeyse yoktu.
Çünkü camilerin imamı halife tarafından atanırdı.
Atanma şartı ise bid'atı ikrar etmekti.
Bu yüzden akîdesi sağlam bir kimsenin imam olması mümkün değildi.
Dolayısıyla imamın kastı şudur:
“Öyle bir dönemdeyiz ki devletin tayin ettiği imamlar bid‘at ve küfürle emrediliyor; onların arkasında namaz kılma. Tanıdığın ehli sünnet bir topluluk bulursan onların arkasında kıl.”
Bunu “hali meçhul olan Müslümandır veya değildir” tartışmasına taşımak, sözün mânasına yapılmış bir zulümdür.
4) Sözün temel dayanağı maslahattır, tekfir değil.
Seçkin âlimlerin yerleşik sözleri şudur:
“Müslümanlar peygamberlerden sonra hali gizli olanların arkasında namaz kılmayı süreklilik üzere meşru görmüştür.”
“Bazı kimseler hevâ çoğaldığında tanımadıkları kimselerin arkasında namaz kılmayı terk etmeyi müstehap görmüşlerdir.”
Bu hüküm tamamen maslahata dayanır.
Eğer sebep tekfir olsaydı, “terk etmek müstehap” denilmezdi;
“vacip olarak terk edilir” denirdi.
Çünkü bir kişinin kâfir olduğu biliniyorsa,
onun arkasında kılınan namaz batıldır, bu hüküm sabittir.
Fakat hali meçhulün durumu böyledir dememişlerdir.
Bu ikisini eşitlemek, ilmi kökünden sarsan bir tahriftir.
5) Bu sözden “namaz İslâm alameti olmaktan çıktı” sonucu çıkarmak tamamen uydurmadır.
Soruyorum:
- Nerede imamların: “Tanımadığım herkesi kâfir sayarım” sözü?
- Nerede bir imamın: “Namaz artık İslâm alameti değildir” sözü?
- Nerede: “Hali meçhulün arkasında kılınan namaz batıldır” diyen bir âlim?
- Nerede: “Müslüman olduğunu bilmediğim kimseye İslâm hükmü vermem” diyenlerden biri?
- Getirsinler.
Bu iddiaların hiçbirinin selefte bir kökü yoktur.
Varlığı iddia edilen sözlerin tamamı ya tahrif edilmiş ya bağlamından koparılmıştır.
6) Hali meçhulün hükmü bellidir: Asıl olan İslâm’dır.
Zahiren Müslümanların yaşadığı beldede bir kişi,
şirkini açığa vurmamış, küfrünü ilan etmemiş ve Müslümanlarla beraber namazda görülüyorsa,
bu kişiye İslâm hükmü verilir.
“En kötü ihtimal kapalıdır, hüküm vermeyiz” diyenler,
ümmetin asırlarca üzerine icmâ ettiği usulü bozmaktadır.
Hali meçhulün hükmü, ceza değil; berâettir.
Asıl olan ise zahirdir: “Onlar sizdendir.”
Bütün bu nakiller, imamların açık ifadeleri, sahâbenin amelî icmâı ve selef ulemasının yerleştirdiği usûl tek bir hakikate işaret etmektedir: Hâli meçhulün arkasında namazı geçersiz saymak, İslâm’ın hükmünü zanna bağlamak, sahâbenin yoluna muhalefet etmek ve ümmetin icmâına meydan okumaktır. Din, üzerine vehim ve tahmin bina edilen bir yapı değildir; bilakis “hüküm zahire göredir” esasıyla kurulan sağlam bir nizamdır. Bu sebeple, insanların kalplerini araştırıp batınlarını yoklamayı ibadet şartı hâline getirenler, aslında İslâm’ın zahirini bozmaya ve cemaat bağını koparmaya çalışan kimselerdir. Selef imamlarının tamamı, fitne zamanlarında bir kimsenin arkasında namazı terk etmeyi dahi sadece maslahata bağlamış, asla namazın sıhhatini tanışıklık veya gizli akîde araştırmasına endekslememiştir.
Şu hâlde, Müslümanların asıl olan İslâm üzere olduğuna hükmetmek, onların zahirine göre muamele etmek, cemaatle namazın bağını korumak ve tekfiri delille sınırlamak, şer‘î yöntemin ayrılmaz gereğidir. Bu usûlü terk eden ise, imamların değil; hevasının arkasına düşmüş olur. Son söz olarak bilinsin ki: Hali kapalı olanın arkasındaki namaz geçerlidir; geçersiz olan, zanna dayanan hükümler ve selefin izini bırakıp bid‘atin yoluna yönelen anlayışlardır.
Ve Allah en iyi bilendir; hidayet O’nun elindedir, doğruya ulaştıran O’dur.
https://islam-tr.org/uyeler/voice-of-ibn-taymiyyah.109823/report
Voice of Ibn Taymiyyah
Ekli dosyalar
-
kurtubi namaz.jpeg146.9 KB · Görüntüleme: 238 -
kurtubi namaz.jpeg146.9 KB · Görüntüleme: 139 -
ibnul muflih.jpeg155.3 KB · Görüntüleme: 118 -
Teymiyye.jpeg148.3 KB · Görüntüleme: 84 -
Mervezi.jpeg74 KB · Görüntüleme: 131 -
İbni Teymiyye Füze.jpeg125.8 KB · Görüntüleme: 117 -
İbni Teymiyye Roket.jpeg168.3 KB · Görüntüleme: 134 -
İmam Şafiii.jpeg125.1 KB · Görüntüleme: 154

