Sahabe Düşmanı Humeyni'nin Gerçek Yüzü
Bundan 30 küsür yılı aşkın zaman öncesinde İslam adına en ön planlarda olan, mucadele denince hemencecik zihinlerde yerini alan bir isimdi elbet Humeynî. Olayın tanıklarının beyanları veçhiyle; gazeteler onu yazmakta, dergi kapakları Onu konu edinmekte, muhafazakâr gruplar onu konuşmakta ve İslamî kesimin büyük bir kısmı ona hayranlık beslemekteydi.
Yıllardır ezilen, itilip kalkılan, ötekileştirilen ve “benim” diyebileceği ne varsa elinden alınan müstazaf müminler Şeriat adına yaptığı ihtilalle yaralarına merhem olacaklarını sanıyorlardı Ayetullah el-Humeynî’nin. Lakin böyle bir şeyin hiçbir zaman olamayacağı aşikârdı. Çünkü İslam dünyasını kucaklamak gibi bir derdi yoktu Humeynî’nin ve olamazdı da zaten. Neden mi? Çünkü Onun kendisinden asla feragat edemeyeceği bir mezhebi vardı: Şiilik.
Humeynî’nin bir Şii olduğu Âlem-i İslam tarafından da bilinmekteydi aslında. “O diğerleri gibi değildir, mezhebini ön plana çıkarmaz” diyerek avunan çaresiz müminler yine de çok ümit bağlamışlardı Humeyni’ye. Nasıl bağlamasınlardı ki? Adını “İran İslam Devrimi” verdikleri ihtilalden sonra Tahran’dan yaydıkları “Sünnî-Şiî” kardeşliği” sloganının halavetiyle sermest olmuştu Müslümanların pak gönülleri.
İşin hakikatine muttali olanlarca yukarıda arz edilen mevhum düşüncelerin hilafının tezahür edeceği gün yüzünden aşikârdı. Bunun müşahhas misalleri de yaşanmadı değil elbette. Said Havva’nın, Zuheyr Salim ile İran’a gidip Suriye'de’ ki ahval için yardım istemesi ve Humeynî’nin bunu reddetmesi bahsini yaptığımız mezhebi taassubun sadece bir tezahüründen ibaretti.
Her neyse…
Benim bu yazıyı kaleme almamla kastım ne Humeynî’nin stratejik hamlelerini tedkik etmek, ne de o günkü İran’ın siyasî tutumlarını eleştirmek. Asıl maksadım günümüzde de –maalesef- benzerlerini gördüğümüz bazı Humeynî sever kardeşlerimizin o pak zihinlerinde oluşturdukları Humeynî portresinin sanıldığı kadar masum olmadığını açığa çıkarmaktır.
Evet, Humeynî’yi birkaç cümleyle özetleyecek olursak; Eslafı gibi bütün hissiyatıyla imameti savunan, ehl-i sünneti en azılı düşmanı olarak gören ve kadim Şiilikte ne varsa hemen tamamını kabulcülükten imtina etmeyen koyu bir Şiidir kendisi. Sözüm ona –tevazu ve tenezzül kastıyla- “Dalalet ve cehalet yolunda heba olup geçmiş ömrüme üzülüyorum”(Silsiletu’l-Fikr ve’n-Nehci’l-Humeynî, “el-Kur’an, fî Kelami’l-İmam el-Humeynî, Sf: 84, Merkezu’l-İmami’l-Humeynî es-Sekafi, b. ve trh: Yok) diyerek aslında işin hakikatini bizatihi kendisinin de ifade ettiği bir zavallıdır o.
Bizler bu yazıda bizatihi Humeynî’nin kendi matbu eserlerinde yer verdiği ifadelerini alıntılayarak yapacağımız bir maske düşürme operasyonuyla onun gerçek yüzünü görmeye muktedir olamayan kardeşlerimize yardımda bulunma gayesinde olacağız. Sözü fazla uzatmadan sadede gelelim…
Allah’ın rahmeti sadece Şiilere
“el-Erba’ûne Hadisen” isimli eserinde 33. Hadisi şerh bağlamında Furkan süresindeki “Allah Onların kötülüklerini hasenata çevirecektir” (Furkan 70) şeklindeki ayet-i kerimeyi izah eden Humeynî, öncelikle rivayet olarak şu nakli kaydeder: “Günahkâr mümin Kıyamet günü getirilir ve hesap vereceği yerde durdurulur. Onun hesabını alacak kimse sadece Allah olur ve insanlardan kimseyi Onun hesabından haberdar kılmaz. Allah Teâlâ bu kula günahlarını bir bir hatırlatır. Kul kendisine hatırlatılan bu günahları ikrar edince Allah Azze ve Celle yazıcı meleklere: “Bu günahları iyiliklere çevirin ve insanlara gösterin” der. O zaman insanlar “Bu kulun bir tek günahı bile yokmuş” derler. Sonra Allah bu kulun Cennet’e götürülmesini emreder. Ayetin manası budur”.
Buraya kadar her şey normal. Ancak, alıntıladığım bu ibarelerin hemen akabindeki Humeynî’ nin ifadesi şudur: “Bu sadece bizim Şiamızın (taraftarlarımızın) günahkârları hakkındadır.” (Ayetullah Humeynî, “el-Erbaûne Hadîsen”, Sf: 511, Daru’t-Teâruf)
Yukarıdaki iddiasına mesnet olarak Tûsî’nin “Emali” sini (I/70) gösteren Humeynî, bu ifadelerinden tam dokuz satır sonra açtığı paragrafta rahmet ayetinin Şia’ya mahsus olduğunu yineler mahiyette bu sefer de şunları söyler: “Malumdur ki bu iş (Allah’ın rahmet etme işi Ö.F.K.) ehl-i beytin Şia’sına mahsus olup diğer insanlar bundan mahrumdurlar. Çünkü iman ancak Masum ve tertemiz olan Ali ile Onun vasilerinin velayetinin vasıtasıyla hâsıl olur. Belki velayete iman olmaksızın Allah ve Rasulüne iman kabul edilmez. Nitekim ilerdeki fasılda bunu açıklayacağımız gibi.” (Ayetullah Humeynî, “el-Erbaûne Hadîsen”, Sf: 511, Daru’t-Teâruf)
İran ordusu Sahabe ordusundan üstündür!
Eserlerinde göze çarpan mezhebi taassubunun zamanındaki İran ordusunun Peygamber dönemindeki sahabe ordusundan ve Küfe dönemindeki Ali’nin ordusundan da üstün olduğunu söylemeye kadar götürdüğü Humeyni, “el-Vasiyyetu’s-Siyasiyye” isimli eserinde konuyla ilgili şunları söylemektedir: “Büyük bir cüretle asrımızdaki milyonlarca nüfusu olan İran ordusunun, Rasulullah’ın asrındaki Hicaz ehlinden ve Emiru’l-Müminin Ali ile oğlu Huseyin dönemindeki Irak’ta bulunan Kufe ehlinden daha üstün olduğunu zannetmekteyim. Çünkü Rasulullah’ın dönemindeki Hicaz’da bulunan Müslümanlar’adn bazıları Peygamber’e itaat etmemişler ve farklı gerekçeler öne sürerek muhtelif yerlere savaşa gitmekten geri durmuşlardır. Ta ki Allah Teâlâ onlara azab vadeden ve onları azarlayıp Tevbe süresinin bir kısım ayetlerini indirmiştir. Irak ehli de Şehitlerin Efendisi Ali’nin oğlu Huseyin’e yaptıklarını yapmışlardır. Onu öldürme günahını bîzatihi Onlar işlemediler ancak savaştan kaçtılar ve ta ki tarihteki bu cürüm meydana gelinceye dek oturdular.” (Humeynî, “el-Vasiyyetu’s-Siyasiyyetu’l-İlâhiyye”, Sf: 27)
Görüldüğü gibi Humeynî yaptığı devrimi ön planda tutabilmek adına ordusunun Peygamber’in ordusundan dahi üstün olduğunu ifade edebilmekte ve bu iddiasına gerekçe olarak da Sahabe hakkında gelen ve zahirleri itibarıyla “tevbih/azarlama” ifade eden ayetleri öne sürebilmektedir. Sahabeyle ilgili bu sakat tutumu bir Şii olarak Humeynî’ye çok görmedik, bunu da ifade etmiş olalım. Ne de olsa üç veya yedi kişi dışında “Sahabe’nin tamamının mürted olduğunu savunan (Küleynî, “el-Kâfi mine’l-Usul”, Kitabu’l-İman ve’l-Küfr, Babun fî kılleti adedi’l-Mûminîn, II/244) bir mezhebin mensubu değil mi?
Gayrımız kardeşimiz değil
Humeynî’deki –tabir yerindeyse- masonik bağlılık kendisini o denli bir raddeye götürmüştür ki “el-Meksibu’l-Muharreme”sinde “Onların imamlarından, mezhebinden ve kendilerinden beri olmak vâcib olduktan sonra bizimle onların arasında bir kardeşlik söz konusu olmadığı için kardeşlik mefhumu Şii olmayanları kapsamaz.” (Humeyni, “el-Mekasibu’l-Muharreme”, I/ 250, Müessesetu İsmailiyan) “(…) Onlara (Şii olmayanlara) hürmet gösterilmeyeceği konusunda hiçbir şüphe yoktur. Belki bu mezhebimizin olmazsa olmazlarındandır. Bilakis farklı baplarda zikredilen çeşitli hadiselere bakan bir kişi onların ayıplarını ortaya çıkarmak ve Onların gıybetini yapmanın caiz olduğunda hiç şubhe etmeyecektir.” (Humeyni, “el-Mekasibu’l-Muharreme”, I/ 251, Muessesetu İsmailiyan)
Humeyni’nin burada kullandığı ifadeler üzerine konuşulmasından dahi müstağni bıraktıracak cinsten. Şia’ya mensub olmayan kimseleri kafirlere yapılacak muamelenin daha da alt derekesine indirgeyen Humeynî’den hala medet beklemek ve Ona sevgi beslemek, kıyamete kadar mukabelesi olmayacak bir platonik aşkla beyhude bir talep uğruna ömür tüketmekten gayrı neyle ifade edilebilir?
Sahabe hakkındaki yakışıksız hezeyanlar
Yukarıda da arz etmeye çalıştığımız gibi, Humeynî’nin ilham kaynağı olan Şii kaynaklarının sahabe konusundaki tutumu bizatihi onun satırlarında da kendini göstermektedir. “Kitabu’t-Tahare” sinde Halife’ye dünyevi bir garazdan dolayı karşı çıkma konusunu ele alan el-Humeynî, aynen şunları söylemektedir:
“Halifeye başkaldıran Hariciler ve halifeyi kendileri tayin edenler gibi diğer taifeler azab açısından kâfirlerden daha şiddetli bir azaba müstahak iseler de necis/pis olduklarına dair herhangi bir delil mevcud değildir. Şayet bir sultan, Aişe, Zubeyr, Talha ve Muaviye gibi dini bir gerekçe olmaksızın mülkünde onunla rekabet etmek vb. başka bir maksatla Mûminlerin emirine karşı çıkarsa veya babasının, oğlunun katili olduğu için yahud Arab’a, Benî Haşim’e, Kurayş’e adavetinden dolayı Ona beslediği düşmanlık sebebiyle kendisi halife tayin ederse bunların hiç birisi zahiren görünür bir necaseti gerektirmez. Her ne kadar bunlar köpeklerden ve domuzlardan daha pis olsalar da. (Humeynî, “Kitabu’t-Tahare”, III/457, Müessesetu Âsâri’l-İmami’l-Humeyni)
وأما سائر الطوائف من النصاب بل الخوارج، فلا دليل على نجاستهم وإن كانوا أنجس من الكفار
فلو خرج سلطان على أمير المؤمنين (عليه السلام) لا بعنوان الدين، بل لمعارضته في الملك، أو لغرض آخر، كعائشة والزبير وطلحة ومعاوية وأشباههم
أو نصب أحدٌ عداءً له لا بعنوان الدين بل لمعارضته في غرض، أو طمعٍ في المال أو الرئاسة أو غير ذلك، فلا يجب قتاله ظاهراً
فإنه نجس باطناً لكونه من أعداء أهل البيت (عليهم السلام)
لكن لا دليل على نجاسته ظاهراً ولا على إباحة قتله
وعائشة والزبير وطلحة ومعاوية وأشباههم أخبث من الكلاب والخنازير
Eğer bir sultan, din adına değil de; mülkte muhalefet etmek veya başka bir amaçla — Aişe, Zubeyr, Talha, Muaviye ve benzerleri gibi — Emiru’l-Mûminîn’e (Ali’ye) karşı çıkarsa,
ya da bir kimse din adına değil de; bir menfaat, mal, makam veya başka bir amaç için Ona düşmanlık beslerse,
zahiren Onunla savaşmak vâcib olmaz.
Çünkü O, Ehl-i Beyt’in düşmanlarından olması sebebiyle bâtınen necistir;
fakat zahiren necis olduğuna dair bir delil de yoktur, öldürülmesinin mubah olduğuna dair de bir delil yoktur.
Aişe, Zubeyr, Talha, Muaviye ve benzerleri köpek ve domuzlardan daha habistir. (Ruhullah el-Humeynî -Rûhullâh b. Mustafa el-Mûsevî el-Humeynî- Kitâbu’t-Tahâre, C. 3, Sf: 457)
Bu ibareleri dikkatli bir biçimde, başıyla sonundaki intibak dengesini güzel kurarak okuyabilen birisi görecektir ki Humeynî, isimlerini saydığı yüce sahabilere “Köpek ve domuzdan pis olma” vasfını nisbet etmektedir. Zira Halifeye dini olmayan başka gerekçelerle karşı çıkma eyleminin faillerini bu dört sahâbîyi zikrederek örneklendiren Humeynî, her hangi bir icma, haber ve delil olmamasından dolayı bunların zâhirî bir necislikle muttasıf olmayacaklarını söylerken, bu sahibine layık sarhoş kusmuğu mesabesindeki zındıklık ifadelerini kullanabilmektedir.
Ebubekir ve Ömer (r.anhum)’e İftira
Humeynî büyük bir ihtiras ve hımbıllıkla savunduğu İmamet meselesinde de hissiyatının kurbanı olur ve Hulefâ-i Raşidîn’den Ebu Bekir ve Ömer hakkında kantarın topuzunun kaçtığını gösteren ifadeler kullanır. “Keşfu’l-Esrâr”ında İmamet mevzuunu ele alan Humeynî, İmamiye’nin bu konuda ne denli haklı olduğunu isbatlamaya çalışır ve buna dair bir takım deliller zikreder. Sonrasında sözü, kendince zikrettiği iki halifenin bu konudaki kasıtlarına getirir ve bu iki halifenin maksatlarının ne pahasına olursa olsun hilafeti elde etmek olduğunu ifade eder. Humeynî, bu meyanda şöyle bir itirazın getirilebileceğini söyler: “Belki de birisi çıkıp şöyle diyecektir: Kur’an şayet açık bir şekilde imametten bahsetseydi Şeyhayn (Ebubekir ve Ömer, Ö.F.K.) buna karşı bir tavır sergilemezlerdi. Hatta Onlar karşı tavır sergileseler dahi insanlar onların bu tutumlarını kabulle karşılamazlardı.” (Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr”, Sf: 131, Dâru Ammar, Amman, 1987, B.I)
Muarızı tarafından gelebilecek böyle bir itirazı “Biz burada şimdi bu ikisinin Kur’an’ın açıkça zikrettiği şeylere muhalefet ettiklerine dair bir takım deliller zikremeye kendimizi mecbur hissediyoruz” (Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr”, s. 131) diyerek cevaplandıran el-Humeyni başlar adı verilen kitabın 131. Sahifesinden 138. Sahifesine kadar devam edegelen ve hiçbirisi hakikatı yansıtmayan tezvirat yumağı bir yığın deliller zikretmeye. Ez cümle der sonunda ama yine hızını alamaz ve şöyle söyler: “Geride geçenlerin tamamından ortaya çıkan odur ki; demek ki Ebubekir ve Ömer’in Kur’an’a muhalefet etmeleri Müslümanlar katında cidden önemsenecek bir şey değildir. Müslümanlar ya bunların taraftarları olup bunları destekleyecekler ya da Rasulullah (s.a.v)’e ve kızına karşı böyle tasarruflarda bulunan bu kişilerin karşısında olup huzurlarında bir şey söylemeye cesaret edemeyeceklerdi.” (Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr”, Sf: 138)
Bu ifadelerin iki satır aşağısında “hulasa” diyerek konuyu toparlayan Humeyni bu sefer de şöyle der: “Özetleyecek olursak, şayet bu işler Kuran’da açık bir şekilde zikredilmiş olsaydı bunlar (Ebubekir ve Ömer) yine gittikleri yoldan vazgeçmeyecekler, bulundukları vazifelerini bırakmayacaklardı.” (Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr”, Sf: 137)
Peygamber (s.a.v.) vazifesini tam yapsaydı…
“Keşfu’l-Esrâr” ında Gadir Hum konusunu ele alan Humeyni, o vakte kadar Peygamber (s.a.v)’in bütün hükümleri tebliğ ettiğini ve bunun da orada nazil olan “Ey Rasul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et” şeklindeki ayetin sadece imameti tayini gösterdiğini ifade ediyor. Bununla kalıyor mu peki? Kalmıyor tabi. Devamında bir Müslümanın cüretini aşacak şu sözleri söyleyebiliyor:
“İşte böylece, hadislerin nakli ve delillerden de anlaşılmıştır ki; İmamete davet konusunda Nebi (s.a.v) insanlardan korkmaktaydı. Tarihi hadise ve vakıalara dönüp bakan bir kimse Nebi (s.a.v)’in bu korkusunda haklı olduğunu görecektir.” (Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr”, Sf: 150) Bu satırların hemen akabinde Allah Teâlâ’nın bu konuyla ilgili emrine karşı Peygamber (s.a.v)’in gayret sarf ettiğini ancak mevcut durumun Cenab-ı Hak (c.c) ’ın bu emrini yerine getirmesine müsaade etmediğini belirten Humeynî bu tavrıyla Peygamber’in korkusundan ötürü tebliğini tam yapamadığını ifade etmekten başka neyi kastediyor olabilirdi ki?
Bu sorumuzun cevabını Humeynî’nin aynı eserinin başka bir yerinde bulabiliyoruz. Şöyle diyor Humeynî: “Şu açık bir şey ki; Şayet Nebi (s.a.v) imamet emrini Allah’ın kendisine emrettiği şeklin aynısıyla yerine getirseydi, bu konuda tüm gayretlerini sarf etseydi, İslam beldelerinde bulunan bütün bu görüş ayrılıkları, buğuzlaşlamar ve savaşlar olmayacak ve oralarda dinin usulüne ve füruuna yönelik ihtilaflar da olmayacaktı.” (Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr”, Sf: 155)
Görüldüğü gibi Humeynî aşikâr bir şekilde Peygamber (s.a.v) ’e imameti tebliğ gibi Allah Teâlâ’nın yüklemediği bir vazife nispet ediyor. Ardından bu vazifesini tam bir şekilde icra etmediğini ifade ediyor. Bilahare konuyu günümüzle ilişkilendirerek bu günkü ihtilafların, görüş ayrılıklarının ve savaşların sebebini de Allah Rasülü (s.a.v) ’nün Cenab-ı Hak tarafından tebliğ etmesi istendiği imametin tayini vazifesini kifai manada yerine getirmemesine bağlıyor.
Beklenen Mehdi’nin başaracağı ve Allah Rasulu’nün başaramadığı?
Humeynî’deki Peygamber (s.a.v) hakkındaki bu serbest tutum Onun bir başka eserinde de farklı bir tezahürle çıkıyor karşımıza. “Muhtârât min Ehadîsi ve Hitâbâti’l-İmami’l-Humeynî” isimli eserde Şiilikte bulunan “Beklenen Mehdi” inancına değinen el-Humeyni, onun geliş amacının bütün âlemde adaleti tesis etmek olduğunu ve bunu insanlık tarihinde Peygamber de dâhil hiçbir peygamberin başaramadığını ifade ediyor. Bu noktada da şöyle diyor Humeynî:
“Peygamberlerden her biri sadece adaleti ikame etmek için gelmiştir ve hedefi o adaleti âlemde tatbik etmek olmuştur. Ancak bunu başaramamıştır. Adaleti tatbik etmek, beşeri manevi kirlerden arındırmak ve ıslah etmek için gönderilen Nebilerin sonuncusu bile aynı şekilde buna muvaffak olamamıştır. Âlemin her yanında adaleti tatbik edip kelimenin tam anlamıyla bunu başaracak olan sadece beklenen Mehdi’dir.” (Ayetullah Humeyni, “Muhtârât min Ehadîsi ve Hitâbâti’l-İmami’l-Humeynî” II/42)
Burada da gördüğümüz gibi Humeynî Allah Rasulü (s.a.v) hakkındaki ihtiramsızlığını devam ettiriyor ve geleceğine elle tutulur gözle görülür hiçbir delilin bulunmadığı “Beklenen Mehdi”yi Kâinatın sultanına tafdil ediyor. Gulüv ve ifratın bu denlisine bir başkasında zor rastladığımız bu garip tutum da Humeynî’nin maskesini düşürüp gerçek yüzünü ortaya koyan bir emare olarak gözümüze çarpıyor.
Kur’an’ın tahrif edildiği inancı
Humeynî’nin farklı eserleri incelendiğinde Kur’an-ı Kerim’den bahsettiği yerlerde “onun tahrif edilen bir kitab olduğu ve bu konudaki mesuliyeti de sahabenin taşıdığı” inancı görülmektedir. Kur’an’ın tahrif edildiği, asıl mushafın 17.000 (On yedi bin) ayeti ihtiva ettiği, Kuran’da Bakara süresinden daha mufassal bir “Velâye” süresinin bulunduğu gibi inançların Şia’ya ait olduğunu biliyoruz. “Tabersî’ye ait “Faslu’l-Hitâb fî isbâti tahrifi kitâbi Rabbi’l-Erbâb” isimli eser bu akidenin mevcudiyetini fazlasıyla isbatlar mahiyettedir. (Ayrıca, İhsan İlâhî Zahîr’in “eş-Şî’a ve ve’l-Kur’an” isimli eseri de bu konuda kâfi ve vâfî delilleri haizdir. Mektebetu Beyti’l-islam, Riyat, 2008, B.I)
Kur’an- Kerim üzerine yazdıklarıyla imamet akidesi arasındaki ilintiyi kurmak adına yapmadığı zorlama tevil kalmayan Humeynî, yine “Keşfu’l-Esrar”ında şöyle der: “Şayet imametin Kuran’da sabit kılınması tamam olmuş olsaydı İslam ve Kur’an kavramlarıyla dünyevi garaz ve riyasetten başka bir şey kastetmeyen bunlar (sahabe), Kurandan bir bölümü, şubheli maksadlarını yerine getirmek için vesile edineceklerdi. Bu sayfaları Kuran’dan silecekler, Kur’an’ı ebediyen âlemlerin gözünden düşüreceklerdi. Müslümanlara ve Kur’an’a ebediyen sürecek büyük bir ar getirecekler ve Müslümanların Yahudi ve Hristiyanları kınadıkları ayıbı Kur’an’ için de isbat edeceklerdi.” (Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr”, Sf: 131)
Bu satırlarıyla okuyanlarının zihinlerinde Kuran hakkında “acaba” istifhamlarının oluşması için gayret sarf ettiğini açık bir şekilde hissettiğimiz Humeynî, bu hislerimizi yalancı çıkarmaz ve “Tahriru’l-Vesile” sinde eteklerindekileri biraz daha döker. Konu “Mescidin boş bırakılmasının mekruh olduğudur.” Bu baptaki Humeynî’nin sözleri de şunlar: “Boş bırakılan mescidin Allah Teâlâ’ya şikâyette bulunacak üç şeyden biri olduğu rivayetlerle nakledilmiştir. Bu, Allah Teâlâ’ya şikâyette bulunacağı ifade edilen üç şey hakkındaki rivayetin bizzat kendisidir. Onlardan biri de Mushaf’tır ki o “Beni tahrif ettiler” diyecek.” (Humeynî, “Tahriru’l-Vesile”, I/152)
Rivayet olarak yer verdiği bu ifadelerinde Mushaf’la tahrif ifadelerini yan yana kullanmakta hiçbir beis görmeyen Humeynî bu yakıştırmayı “el-Kur’an bâbu Ma’rifetillah” isimli eserin de de ilahi kitablar üzerinde yapılan tahriften bahsettiği kısımda bu kitaplar arasında “Kur’an-ı Şerif” i de zikrederek farklı bir şekilde yineler. (Humeynî, “el-Kur’an bâbu Ma’rifetillâh” Sf: 50, Daru’l-Hucceti’l-Beydâ, Daru Mektebeti’r-Rasûli’l-Ekram)
“Vasiyye” sinde de şunları söyler Humeynî: “Rasul-u Ekram Sallallahu Aleyhi ve âlihî ve Sellem’in iki emaneti (Kuran ve ehl-i beyt Ö.F.K) azgınların zulmünün bütün İslam ümmetine belki bütün beşeriyete yapılmış bir zulüm olduğunu söylemek gerekir. (…) Bu ilahi emanet Kuran ve Rasul-u Ekram’in bıraktığının (ehl-i beytin Ö.F.K) başına gelen üzücü felaketlere kan ağlansa yeridir.” (Humeyni, “Vasiyye”, 68) Görüldüğü gibi burada da Humeynî, Kur’an’ın başına gelen felaketlerden bahsediyor? Humeynî’ ye göre “Mushaf’ın bizatihi kendisinin başına gelen şey ne olabilir acaba?” diye sorduğumuzda yukarıdaki alıntılarda cevabımızı bulabileceğimizi sanıyorum.
Ali ve Fatıma (r.anhuma) hakkında aşırılık
Humeynî her bir Şii gibi Ali ve Fatıma konusunda aşırıya kaçan ve onların insanlar katındaki menzilesini çok daha fazla yüksek tutmak için hiçbir delili ve mesnedi olmayan ifadeler kullanmaktadır. Şunlar, Ali hakkında söylediklerinden sadece bir tanesi: “Şayet Ali Aleyhisselam Nebi Sallallahu Aleyhi ve alihi’den önce ortaya çıkacak olsaydı kesinlikle gönderilen bir Peygamber olacak ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Alihi Şeriatı nasıl izhar ettiyse o da izhar edecekti. Bu da bu ikisinin ruhaniyette, maddi ve manevi makamlarda bir olmasından kaynaklanmaktadır.” (Humeynî, “el-Erbaûne Hadîsen”, Daru’t-Teâruf, Sf: 153)
Bu ifadelerde de Humeynî, Ali (r.anh) ile Peygamber (s.a.v) arasındaki ruhaniyet, maddi ve manevi makamlardaki birlikten söz edebiliyor. İşte bu tavır, herkesi menzilesine yerleştirme itidalini bırakıp, “çok daha yüceltmem lazım” anlayışıyla hareket etmenin ve bu vesileyle ifrata kaçmanın adıdır.
Fatıma (r.anha) ile ilgili de; normal bir kadın olmadığını ruhani ve melekûti bir kadın olduğunu, hakikatinde ilâhi ceberûtî olup insan ve kadın suretinde varlığa büründüğünü, bütün peygamberlerin hasletleriyle süslendiğini ve erkek olması durumunda Peygamber olacağını ve Rasulullah (s.a.v)’in makamında olacağını belirtmektedir. (Muhammed Fadıl el-Mes’ûdî, “el-Esrâru’l-Fâtımiyye”, Sf: 354 - 355)
Mushaf-ı Fatıma inancı
Şiilikte Mushaf-ı Fatıma diye bir inanç vardır. Bu inancın temeli Küleynî’nin “el-Kâfî”sindeki şu olaya dayanmaktadır:
“Allah Nebi (s.a.v)’in ruhunu kabzedince Fatıma (Radıyallahu Anha) Cenab-ı Hak’tan başka kimsenin bilemeyeceği derecede üzüldü. Allah (Azze ve Celle)’ da Ona kendisini teselli edip Onunla konuşacak bir melek gönderdi. Bu durumu Ali’ye şikâyet eden Fatıma’ya Ali “Bunu bir daha hissettiğinde ve bu sesi duyduğunda bana haber ver”dedi. Bu hadise bir daha tekerrür edip Ona haber verdiğinde Ali eşi Fatıma’dan o anda duyduğu her şeyi yazdı. Ve böylece Fatıma’nın mushafını oluşturdu.” (Küleynî, “el-Kâfi”, Kitabu’l-Hücce”, Babu zikri’s-sahîfe”, C. I, Sf: 239 - 241)
Bu sapkın itikada inanan Şiiler, Peygamber (s.a.v)’den sonra Fatıma’ya da vahiy geldiğine ve bunun da mustakil bir mushafı teşki ettiğine inanmakta ve bu vesileyle bir kısım Şii’ler bu günkü elimizde mevcut olan Kur’an’ın eksik olduğuna inanmaktadırlar. Humeynî’de “Keşfu’l-Esrâr”ında Fatıma’ya geldiği iddia edilen bu meleğin gerçekten geldiğini ve bunun Kur’an’ın va'z etttiği akideye de zıt olmadığını söylemektedir. (Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr”, Sf: 145-47) Bizler onun bahsi geçen kitabda gerekçe olarak öne sürdüğü görüşlerin tahlilini yapacak değiliz. Zira böyle bir ameliye, bu makalenin hem maksadını hem de hacmini aşar. İlmi olan arkadaşlarımız bahsi geçen yere bakarak beyan edilen gerekçelerin zafiyeti ve tutarsızlığını rahat bir şekilde ortaya çıkarabilirler zaten.

Humeyni Devrimi Sonrasında Kılınan İlk Cumua'da Arkasında ABD Büyükelçisi, Haham ve 3 Hristiyan
Sapıkların Cenazesi Yere Düşer Diyenin Cenazesi Ayaklar Altında Kalırsa
Humeyni hakkında meşhur bir isnad da; "Sapık (dalâlette olan) kimselerin cenazesi yere düşer.” / “Allah, dalâlette olanın cenazesini taşınmasına izin vermez.” anlamındaki sözüdür ki, Haziran 1989 / Tahran'da Humeynî’nin cenazesi milyonların katıldığı bir kalabalıkla taşınırken Tabutu kontrolden çıktı ve Kalabalık tabutu çekiştirdi, Kefen açıldı ve Ceset kısmen dışarı çıktı. Cenaze en az 2–3 defa yere düştü ve Defin işlemi ertelendi. Cenaze daha sonra helikopterle ve güvenlik önlemleriyle defnedildi. Bu, inkâr edilemeyen, kayıtlı bir olaydır.
Sapkın Humeyni'nin sapık fetvaları
Humeyni, 1962’de Şah Rıza Pehlevi’nin mollaların himayesinde olan geniş arazileri ve mülkleri devletleştiren toprak reformuna karşı çıkmasıyla tutuklandı ve ardından sürgün edildi. 1979, yılında Fransa’dan ülkesine dönerek “İran Devrimi”nin ruhani önderi olarak ülkenin başına geçti.
Humeyni, İran’ın başına geçmeden önce birçok kitap yayınladı. Bu kitablar, Humeyni’nin verdiği birbirinden ilginç fetvalarla doludur. Aşağıda, Humeyni’nin dindışı fetvalarına, kaynaklarıyla birlikte sınırlı sayıda örnek verilmiştir:
Kur’an-ı Kerim ve diğer bütün ilahi kitablar, zaman içerisinde bir çok kez tahrif edilerek insanların eline sunulmuştur.
Müslümanların Yahudilere ve Hıristiyanlara yönelttikleri tahrif suçlaması, şubhesiz sahabe üzerinde de sabittir. (El-Kur’an/Bab Marifetullah)
Sahabe için Kur’an’dan ayet çıkarmak kolay olmuştur. Müslümanların Yahudilere ve Hıristiyanlara yönelttikleri tahrif suçlaması, şubhesiz sahabe üzerine sabittir. (Keşf’ul Esrar)
Arkadan ilişkiye girmek caizdir. (Tahrir’ul Vesile-11.mesele)
Bir erkek, koyun, inek, dev ve benzeri hayvanlarla cinsel ilişkiye girebilir. (Tahrir’ul Vesile)
9 yaşından küçük çocuklarla nikahlanabilir. Erkek, nikahlandığı kız süt emme çağında bile olsa, Ona şehvetle dokunup sarılabilir. (Tahrir’ul Vesile-12.mesele)
Erkek, çocuk yaşındaki eşiyle vajinal yolla ilişki yaparsa çocuğa acı verebilir ama anal yoldan ilişki kabul edilebilir. (Tahrir-ul vesile)
Kadınlarla geçici nikahlanmak (mut’a) caizdir.
Hz. Peygamber tebliğ vazifesini hakkıyla yerine getirmemiştir. (Muhtarat Min Ehadis ve Hitabat)
Apaçık görünüyor ki, Nebi Allah’ın imamet konusunda Ona vahyettiğini tebliğ etmemiştir. Eğer Nebi, tebliği yapmış olsaydı, şu anki İslam beldelerinde Müslümanlar arasındaki bu ihtilaflar ve münakaşalar patlak vermezdi. (Keşful Esrar, Sayfa 149 – 155).
Mehdi zuhur edene kadar cihad yoktur (Kısacası emperyalist devletlerle savaşmak yasaklanmıştır; İran’ın uyguladığı gerilim politikaları danışıklı dövüştür). (Tahrirul Vesile)
(Humeyni de dahil) İmamlar için övülmüş bir makam vardır. İmamların makamına ne melekler, ne rasuller, ne de nebiler ulaşamazlar. (El-Hükümetü’l İslamiyye)
Bâtıl bir amel olsa bile taştan veya kayadan bir şeyler talep etmek şirk değildir. Nitekim Bizler Allah’ın kendilerine kudret verdiği İmamların ve Peygamberlerin mukaddes ruhlarından medet umuyoruz. (Keşfu’l Esrar, Sayfa: 49)
“Sünniler ve Hariciler necistir. Bizler onların kesinlikle kafir olduklarını söyledik hatta bazı durumlarda öldürülmeleri vâcibdir!” (Kitabut Tahareh, sayfa 458)
Sonuç yerine
İslam tarihi ba husus yakın tarih çerçevesinde incelendiğinde her dönem bir takım maksatlı ellerin bilinçsiz toplumları rahatlıkla yönlendirdiği görülecektir. Bu, haddi zatında bir aldatma faaliyetidir. Vadiyi boş bırakan Âlem-i İslam’ın başına tilkilerin vali olarak tayin edilme faaliyeti. Humeynî’de bu bahsini yaptığımız faaliyetlerin bir neticesidir. İslam’ın omurgası mesabesinde olan ehl-i sünnet itikadını çökertme ve Müslüman toplumları Şiileştirme adına şaşkın balıklar için misinanın ucuna konulan tehlikeli bir av örümceğidir de diyebiliriz.
Göz boyama için yaptırdıkları ihtilalle de yıllardır zaferi bekleyen Müslümanlara yine düşman eli ve musaadesiyle kavuşulan bir başarının mukavvadan kahramanıdır Humeynî.
