Şia Sapık Bir Fırka Mıdır?

ibrahim eldrr

Üyeliği İptal Edildi
Banned
Bismihi Teala

Selamun Aleykum Değerli Müslümanlar;



!sLaM4eVeR



Hem muvahhid hem sia nasil olunuyormus? Sia itikadi bir sapikliktir, nasilki tasavvuf itikadi bir sapiklik olup ayri bir din olmussa sia da ayri bir koldan itikadi sapiklik olmustur
Sayın !sLaM4eVeR bir kuru iftira ve boş bir sözden ibarettir. Sizi böyle düşüncelere iten deliller nelerdir ve sapıklığında nişaneleri vardır. Bana bunları yazarsanız tek tek cevaplamak isterim.. Böylelikle helak olacak sapıklı açık deliller ışığında helak olsun...

Allah'tan hidayet ışığını açmasını dua ederim....
 

ibrahim eldrr

Üyeliği İptal Edildi
Banned
Bismihi Teala

Selamun Aleykum Değerli Müslümanlar;

Resulullah (s.a.a)’den nakledilmiş olan şu hadisi nakletmek istiyoruz:“Ümmetimin içerisinde bidatler ortaya çıktığında âlim ilmini ortaya koymalıdır; kim bunu yapmazsa Allah’ın laneti onun üzerine olsun.”


Ama sizin yaptığınız camur at izi kalsın misalidir. Bu kabul edilemez.. Allah'tan korkun...
 

ibrahim eldrr

Üyeliği İptal Edildi
Banned
Bismihi Teala

Selamun Aleykum Değerli Müslümanlar;

ilginiz için teşekkür ederim inceleyip en kısa zamanda cevap vereceğim inşALLAH İsteğim bu sayfada ki konun kapatılmaması ve benim üyeliğimin yasaklanmamasıdır.
 

musallii

Yeni Üye
Üye
rafizi necis sen git velayette elmeddin ile murtazaali ile mikdat ile qom ile takıl, forumunuzda hiç sunni kalmadı dimi..

içimizde ki hariciler bizimle uğraşmayı bıraktığı zaman inşaAllah size de zaman ayırıcağız.
 

ibrahim eldrr

Üyeliği İptal Edildi
Banned
Bismihi Teala

Selamun Aleykum Değerli Müslümanlar;

Ne yazık doğrusu kalpleriniz neden bu kadar kararmış ve ve gözlerinizdeki gören nuraniteyi kaybetmişsiniz size selam verene karşı bu kadar mı saygısızlık ve taasupluk gösterilebilir. Akıl ve mantık, deliller ışığında doğruları ayırıp batılı yok etmek için sizlerele konuşmaya geldim neden bu korku halbu ki hakla olan neden tassupçuluk ve saygızılığa başvurabilir. Delil ve ilmini ortaya koyun yeter helak olan deliller ışığında helak olsun hakka gelicek olanda deliller ışığında hidayet bulsun !!!! Başka arzum veya isteğim yoktur.
 

musallii

Yeni Üye
Üye
sana sadece forumunda elmeddin in imam cafere iftira atarak onun soylediğini iddia ettiği, o ikisi kafir di dediği haşa ebubekir r.a ve ömer r.a sözünü soruyorum sana bana sadece bunun ispatını yap, bende sana kendi forumundan bunun soylendigini delil getiricem..
 

ibrahim eldrr

Üyeliği İptal Edildi
Banned
Bismihi Teala

HAMD ALEMLERİN RABB'İ ALLAH'A SALAT VE SELAMI HZ. MUHAMMED (S.A.A) VE PAK EHL-İ BEYT (A.S) OLSUN

RABB'İMDEN DOĞRULARLA OLMAYI MUVAFFAK KILMASINI DUA EDERİM

Selamun Aleykum Değerli Müslümanlar;

Öncelikle şu ayeti kerimeyi hatılatmak isterim ki; Şüpehesiz sizin ümmetiniz tek bir ümmettir.Ben de sizin Rabbinizim,öyleyse bana ibadet ediniz"(Enbiya,92)
"Eğer O'na itaat ederseniz doğru yola erişirsiniz"(Nur,54)
"İşte benim dosdoğru yolum budur; ona tabi olun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları takva sahibi olasınız diye buyurmaktadır."(En'am,153)
Vahdet ve İslami Birlik Kavramı
İslami vahdetten kasıt müslüman fırkaların birbirleriyle işbirliğidir.
Bizim vahdetden kastımız da basit ve açıktır. O da Müslüman fırkaların birbirleriyle işbirliği içinde olması ve aralarında karşı koyma ve muhalefet dayalı bir tavrın olmamasıdır.Bizim Müslümanlar arasında birlikten astımız şudur: Birbirlerini reddetmesinler, düşmanı birbilerine musallat etmesinler ve bazıları bazılarına zulümle üstün olmasınlar.
İslam Ümmeti'nin Önemi
İslam ümmetinin büyük ve geniş bir mirası vardır.
İsmi islam ümmeti olan bu topluluk, müstesna bir gelişim ve parıltıyla beraber, zengin bir kültüre, geniş vebüyük bir mirasa sahibtir. Bu kadar geniş çeşitlilik ve farklılığın yanında, İslam'ın nüfuzunun, kapsamlılığının ve has-halis tevhidinin bütün cüzlerinde, rükünlerinde ve açılarında ortaya çıkardığı vahdetten ve şaşırtıcı uyumdan nasibini almıştır.
Hepimiz islam ümmetnin bir parçasıyız.
Siyah, beyaz ve sarı ırklardan oluşan, onlarca dilde konuşan bu kardeş ve samimi halkların hepsi kendilerini büyük islam ümmetinin bir parçası görüyorlar ve bununla iftihar ediyorlar. Gün boyunca tek merkeze dönerek tek dşlle Allah'a dua ediyor ve tek semavi kitaptan ders ve ilham alıyorlar.
İslami vahdet,istikbarın belini büker.
İslam dünyasının en büyük desteği, büyük islam ümmetidir. Yani müslüman halkların vahdeti, ittifakı, birbirlerini anlamaları, şimşekler çaktırabilecek itirazları, düşünce güçleri, emekleri, doğal ve Allah vergisi servetleri her müstekbir devletin kalbini titretebilir, kulağını sağır edebilir ve belini bükebilir.

Yani kısacası her kim hangi mezhepten olursa olsun İslamın dirliği için saygı ve hürmet gösterilmelidir. Birbilerini hakaret ve iftiralar atmamalıdır.

Öncelikle saad b. ubade kardeşimin bırakmış olduğu pdf formatındaki başlıkları ele alarak açıklamya çalışacağım inşALLAH

İLK KONU ABDULLAH B. SEBE VE ŞİA'LIĞIN KURULUŞU

Şia'nın böyle birinin yaşamadığını inanmaktadır. Bunun için getirilen delilleri inceleyelim.

1-Şia alimlerinin en saygınlarından biri olan ve hicrî 4. asırda yaşayan Ebu Amr el-Kişşî de “er-Rical” adlı eserinde, İbn Sebe’in münafıklığından söz etmiş ve onun tarihte fitneci bir kimliğe sahip olduğuna, hatta peygamberlik davasında bulunduğuna ve Hz. Ali (ra)’e uluhiyet isnat ettiğine dair Ebu Cafer’den naklettiği bilgilere vurgu yapmıştır

cevap: Şianın temel hadis kitapları 4-tür. yine rical kitapları da 4-tür. hadis kitapları: Allame Kuleynin r.a "El Kafi", Şeyh Sadukun r.a "Men la yehzuruhul fakih" ve Şeyh Tusinin r.a "Tehzib" ve "İstisbar" adlı kitaplarıdır. rical kitapları ise: Şeyh Tusinin r.a, "İhtiyar’ur-Rical", "el-Fihrist" ve "er-Rical" kitapları ve Şeyh Necaşinin r.a "el-Fihirst" adlı kitabıdır. senin delil olarak sunduğun kitap Şeyh Ebu Amr Muhammed bin Ömer bin Abdulaziz El-Keşşinin "Ma’rifet’un-Nakilîn An’il-Eimmet’is-Sadıkîn a.s" adlı kitabıdır. kitapta yanlışlıklar, hatalar ve karışıklıklar var. bu hem günümüz hemde geçmiş alimler r.a tarafından dile getirilmiştir. şimdi hem günümüz hemde geçmiş alimlerden iki örnek vereceğim:

اصل اين كتاب-چنانكه به تفصيل باز خواهيم گفت-از شيخ ابو عمر و محمد بن عمر بن عبد العزيز الكشى (28) وفات يافته در حدود نيمه قرن چهارم) و موسوم به معرفة الناقلين عن الائمة الصادقين بوده و چون در آن اغلاط و اشتباهات و اضافاتى وجود داشته، شيخ طوسى به تلخيص و تهذيب آن همت گماشته و آن خلاصه را اختيار الرجال نام نهاده است

Bu kitabin aslı -nasıl ki, irelide açıklayacağız- Şeyh Ebu Amr Muhammed bin Ömer bin Abdulaziz El-Keşşinindir. (H.K 4 asrda vefat etmiştir) bu kitap, "Ma'rifetul-Nakilin anil-Eimmetis-Sadikin" adlandirilmişdir. Bu kitapta bir çok karışıklık ve yanlışlar olduğundan ve sonradan ilaveler edildiğinden Şeyh Tusi r.a kitabı yeniden düzenlemiş ve onu "İhtiyarur Rical" adlandırmıştır.

Seyyid Ali Hamanei, "Rical ilminde 4 temel eser" BAKINIZ

له‏كتاب-الرجال، كثير العلم، و فيه اغلاط كثيرة‏

Onun (Keşşinin r.a) rical kitabı var. kitapta çok fazla ilim ve aynı zamanda yanlışlıklar var.

Necaşi r.a, "Fihirst"

2- en-Nevbahtî “Fıraku’ş-Şia” adlı eserinde şunları yazıyor:

“Abdullah b. Sebe’ Ebu Bekir, Ömer, Osman ve diğer sahabeleri açıkça tenkit edenlerden biriydi ve bunları söylemesi için Emiru’l-Müminin Ali’nin kendisine emir verdiğini söylüyordu. Bunları duyan Hz. Ali (ra) onu çağırdı ve gerçekten öyle bir şey söyleyip söylemediğini sordu. Kendisi bunları söylediğini itiraf edince, onu yakarak cezalandırmak istedi, fakat çevresindekiler onun sürgün edilmesiyle iktifa edilmesinin daha uygun olacağını söyleyince Hz. Ali (ra) onu Medayin’e sürgün etti.

CEVAP : Hasan İbni Musa el Nebahtî (v. h. 310) kitabı "el Firak"ta Abdullah İbni Sebe'nin adını içeren bir rivayet nakletmiştir ancak bu rivayeti kimden aldığını belirtmemiş ve bir kaynak göstermemiştir. hadis hakkında azacık bilgiye sahip olan her kes bilir ki, senetsiz hadisler zayıfırlar ve onlara itina edilmez. sened hakkında bilgi alman için link atıyorum: hadis sözlüğü: sened BAKINIZ

3- Keşi'nin Er-Rical kitabında Abdullah b. Sebe hakkında bir bab var o babta geçen rivayetler. ( Yalnız arapçası daha tam bitmedi son rivayetin 1 cümlesi kaldı anlıyamadığım bri kaç kelime var ondan dolayı tercüme etmemeyi uygun gördüm. İnş lugata bakarak tercüme etmeye çalışırım yada arapçası iyi olan birinden yardım alıp öylece tercümeyi bitirir eksik kısmıda eklerim. Zeydiyye kardeş hakkını helal et geç oldu bu aralar pek müsait olamıyorum ondandır. Bide ravi isimlerini tercüme etmedim gerek yok sanırım.


عبد الله بن سبإ :
Abdullah Bin Sebe
170- حدثني محمد بن قولويه القمي، قال حدثني سعد بن عبد الله بن أبي خلف القمي، قال حدثني محمد بن عثمان العبدي، عن يونس بن عبد الرحمن، عن عبد الله بن سنان، قال حدثني أبي، عن أبي جعفر (عليه السلام) : أن عبد الله بن سبإ كان يدعي النبوة و يزعم أن أمير المؤمنين (عليه السلام) هو الله (تعالى

“…Şüphesiz Abdullah b. Sebe, Peygamberlik iddiasında bulunuyordu ve Emirulmuminin’in (a.s) Allah olduğunu sanıyordu.”


عن ذلك) فبلغ ذلك أمير المؤمنين (عليه السلام) فدعاه و سأله فأقر بذلك و قال نعم أنت هو و قد كان ألقي في روعي أنك أنت الله و أني نبي.
“Bu (sözler) Emir’ul-Muminin’e (a.s) ulaştı. Derken İmam (a.s) onu çağırdı ve ona sordu, o da buna ikrar (itiraf) etti ve ekledi: Evet, sen O’sun (Allah’sın), bu benim kalbime ilka olmuştur. Şüphesiz sen Allah’sın ve ben de peygamberim.”


فقال له أمير المؤمنين (عليه السلام) ويلك قد سخر منك الشيطان فارجع عن هذا ثكلتك أمك و تب فأبى فحبسه و استتابه ثلاثة أيام فلم يتب فأحرقه بالنار و قال إن الشيطان استهواه فكان يأتيه و يلقي في روعة ذلك.

Emirul Muminin ona dedi ki: “Vay (yazıklar) olsun sana, şüphesiz şeytan sana musallat olmuştur (veya şeytan seni alaya almıştır), anan yasını tutsun hemen bu inançtan dön ve tövbe et.” İmam (a.s) onu hapsetti ve üç gün tövbe etmesini istedi ama o tövbe etmedi. İşte bundan dolayı İmam (a.s) onu ateşte yaktı ve buyurdular ki: Şüphesiz şeytan ona gelerek onu kandırıyor ve onun aklına bunu ilka ediyordu.”

CEVAP: هذه الرواية ضعيفة السند بمحمد بن عثمان العبدي وبسنان والد عبد الله بن سنان , فإنهما لم يثبت توثيقهما في كتب الرجال .
وعليه , فهذه الرواية ساقطة لا يصح الاحتجاج بها ولا التعويل عليها

Bu rivayet, Muhammed b. Osman el Abedi ve Abdullah b. Sinan sebebinden, zayıfdır. şöyle ki, rical kitablarında onların dürüstlüğü isbat edilmemiştir. buradan açık olarak biliniyor ki, rivayet kopukdur, ona isnad edilmez ve ona dayanılmaz.

Şeyh Ali Muhsin, "Allah ve lil hakike", cild 1, sayfa 40 BAKINIZ

ŞİMDİ GELELİM EHL-İ SÜNNET KAYNAKLARINDA ABDULLAH B. SEBE'YE ve ONUN TARİHTEKİ TAHLİLİNE

Birinci Bölüm

Amaçları Müslümanları ayırmak olan İslâm düşmanları, Şianın ortaya çıkışını anlatırken Şia'nın üçüncü halife Osman bin Affan döneminde İslâm'a giren Abdullah İbni Sebe tarafından kurulduğunu söylerler. Dahası Abdullah İbni Sebe, İmam Ali'nin (a.s) Rasulullah'ın (s.a.a) vasîsi olduğu konusunda Şam'dan Kûfe'ye hatta Mısır'a gidip çeşitli propogandalarda bulunduğunu söylerler. Hilâfetin İmam Ali'de (a.s) olması gerektiğini düşündüğünden, güya Müslümanları Hazreti Osman'ı öldürmeye teşvik etmiştir. Aynı zamanda İmam Ali'nin (a.s) ve muhaliflerinin ordularını Cemel Savaşı'nda kışkırtmıştır. Bunun yanında Şiaların öne sürdüğü tüm görüşlerin sorumlusudur. Bu kiralık yazarlara göre Abdullah İbni Sebe, Şiaların başı ve Şialığın kurucusudur; o kişi de bir riyakâr ve bir yalancı olduğundan Şianın tüm inanç ve bilgileri yanlıştır. İşin aslı, Abdullah İbni Sebe bazı Sünnîlerin ortaya koyduğu iddalarının günah keçisinden başka şey değildir.

İslâmiyetin ilk dönemlerinde Abdullah İbni Sebe diye birinin yaşayıp yaşamadığı ciddi bir muamma olsa da, araştırmalarımız göstermiştir ki o dönemde bu isimde biri yaşamış olsa bile ona atfedilen hikâyeler masaldan, uydurmadan, yanlışlardan, kurgudan ibarettir ve o kişinin tüm bunları yaptığına dair tek bir güvenilir kanıt dahi yoktur. İşte bu konuda, üstünde duracağımız nokta da budur inşaallah.

Tanıtım

Abdullah ibni Sebe için uydurulan hikâyeler, Şeytan'ın müridlerinden biri olan Seyf İbni Ömer el Temimî'nin art niyetli çabalarının ürünleridir. Seyf, hicrî ikinci yüzyılda yaşamış, hikâyelerini dönemin İslamî belgelerinde yer alan gerçeklerden ayıklayarak oluşturmuş bir hikayecidir. Kendisi aynı Selman Rüşdî'nin "Şeytan Ayetleri" eseri gibi bir hikaye kitabı yazmış ancak Şeytan rolünü kendi yarattığı Abdullah İbni Sebe adlı karaktere yüklemiştir.

Seyf İbni Ömer, zamanının hükümetini tatmin edebilmek adına Rasulullah'in (s.a.a) sahabelerinin biyografilerini tahrif etmiş ve İslâmiyet ile dalga geçmek için Şia tarihini eğip bükmüştür. Seyf, tarih boyunca Ehl-i Beyt'in (a.s) düşmanlığını yapan Ümeyyeoğullarının sadık bir avukatı olmuştur, iş bu sebeple Şialara saldırmak onun en büyük işlerinden bir tanesidir. Uydurduğu hikâyelerde kendi kabilesini yüceltmeye çalışmış, bu uğurda bazı hayalî sahabeler dahi yaratmıştır. Birçok Sünnî âlimi, sadece İbni Sebe konusunda değil birçok konuda Seyf'in sınırı olmayan masallar uydurduğunun farkına varmış, neticede onun rivayetlerini terketmiş ve onu yalancı olarak tanımlamıştır. Buna rağmen Seyf'in uydurmaları bugüne kadar Sünnîlerin azınlıkta olan bir kısmını memnun etmiştir. Bu bölümde birazdan Seyf'in güvenilmez ve onun hikayelerinin yalandan ibaret olduğunu açıkça ifade eden birçok Sünnî âlimini sıralayacağız.

Şia mektebine düşmanlık eden İslâm düşmanları, duydukları kini desteklemek için hep bu konuyu gündeme getirmişlerdir. Seyf İbni Ömer'in bu uydurmaları onlar için maalesef en önemli desteklerden biri haline gelmiştir.

Hikayelerin Kaynağı

Abdullah İbni Sebe masalı on iki asırdır var olan bir masaldır. Tarihçi ve yazarlar bu masalı birbiri ardına kaydetmiş, her alıntılayan hikayeye kendisinden bazı eklemeler yapmıştır. Hikayenin senetlerine bakarsanız Seyf İbni Ömer'in adını en başlarda göreceksiniz. Alttaki tarihçiler direk olarak Seyf'den bu masalı nakletmişlerdir:

• Cerir et Taberî.
• Zehebî, ki kendisi Taberîden nakletmiştir.
• İbni Ebubekir, kendisi İbni Esir'den, o da Taberîden nakletmiştir.
• İbni Asakir.

Aşağıdakiler de dolaylı yoldan Seyf'den nakletmişlerdir:

• Nicholson, Taberî'den nakletmiştir.
• İslâm Ansiklopedisi, Taberî'den nakletmiştir.
• Van Floton, Taberî'den nakletmiştir.
• Wellhauzen, Taberî'den nakletmiştir.
• Mirkhand, Taberî'den nakletmiştir.
• Ahmed Âmin, Taberî'den ve Wellhauzen'den nakletmiştir.
• Farid Vecdî, Taberî'den nakletmiştir.
• Hasan İbrahim, Taberî'den nakletmiştir.
• Seyid Afgani; Taberî'den, İbni Ebubekir'den, İbni Asakir'den ve İbni Badran'dan nakletmiştir.
• İbni Haldun, Taberî'den nakletmiştir.
• İbni Esir, Taberî'den nakletmiştir.
• İbni Kesir, Taberî'den nakletmiştir.
• Donaldston, Nicholson ve İslâm Ansiklopedisi'nden nakletmiştir.
• Giâtûl Dîn, Mirkhand'dan nakletmiştir.
• Ebûl Fida, İbni Esir'den nakletmiştir.
• Raşid Rıza, İbni Esir'den nakletmiştir.
• İbni Badran, İbni Asakir'den nakletmiştir.
• Bostanî, İbni Kesir'den nakletmiştir.

Yukardaki liste, Abdullah İbni Sebe hakkında nakledilen kurgulama masalların Taberî'den başladığını kanıtlamaktadır. Taberî ise, bu rivayetleri Seyf'in kitabından alıntıladığını, yazdığı Tarih'inde bizzat söylemiştir. Bu sebeple, Seyf'in karekteri ve tarih anlayışı büyük bir çaba ile dikkatlice değerlendirilmeli ve analiz edilmelidir.

Seyf Kimdir

Seyf İbni Ömer el Zabbî el Usayidî el Temimî, Hicrî ikinci yüzyılda yaşamış ve Hicrî 170 senesinde ölmüştür. Zehebî der ki, Seyf; Harun el Reşid döneminde Bağdat'ta ölmüştür. Yaşamı boyunca Seyf, Ümeyye döneminde de bulunmuş olan şu iki kitabı kaleme almıştır:

• "El Futuh ve'l Riddah". Bu kitap Rasul'ün (s.a.a) vefatından öncesini ve Hazreti Osman'ın hilâfetine kadar geçen dönemi konu alır.
• "El Cemal ve Maşeri Aişe ve Ali". Bu kitap ise Hazreti Osman'ın öldürümlesinden Cemel Savaşına kadar geçen dönemi konu alır.

Bu kitaplar günümüzde kayıp olsada Seyf'in ölümünden birkaç asır sonrasına kadar var olmuşlardır. Araştırdığımız kadarıyla Seyf'in kitaplarına ulaşan son kişi İbni Hacer el Askalâni'dir. Seyf'in bu iki kitabı doğrulardan çok hikayeleri içeriyordu, doğru olaylar ise son derece gülünç bir şekilde anlatılmıştı.

Seyf Rasulullah'ın (s.a.a) bazı sahabeleri hakkında konuştuğu için ve aynı zamanda garip isimlerde bazı sahabeler uydurduğu için ilk İslâm tarihi onun hikayelerinden etkilenmiştir. Usdul Gabah, İsti'ab, İsabah gibi bazı rical kitapların yazarlarıyla, Mecmaül Boldan, Ravzul Mi'tar gibi bazı coğrafya kitaplarının yazarları yalnızca Seyf'in yazdığı kitaplarda geçen bazı yer isimleri ve bazı sahabe adlarını gerçekmiş gibi kullanarak kitaplarında onlara yer vermişlerdir. Bu sebeple, Seyf'in hayatı, karekteri ve yaratıcılığı dikkatlice incelenmelidir.

Sünnî Alimleri Seyf İçin Ne Dediler?

Aşağıdaki ünlü Sünnî âlimler, Seyf İbni Ömer'in herkesçe bilinen bir yalancı ve güvenilmez bir kimse olduğunu öne sürmüşlerdir:

• El Hâkim, (v. h. 405) şöyle yazmıştır: "Seyf bir zındık olarak kabul edilir. Rivayetleri terk edilmiştir."
• En Nesaî (v. h. 303) şöyle yazmıştır: "Seyf'in rivayetleri zayıftır ve güvenilmez oldukları için terkedilmelidirler."
• Yahya İbni Muin (v. h. 233) şöyle yazmıştır: "Seyf'in rivayetleri zayıftır, işe yaramaz."
• Ebu Hatem (v. h. 277) şöyle yazmıştır: "Seyf'in hadisi reddedilmiştir."
• İbni Ebu Hatem (v. h. 327) şöyle yazmıştır: "Âlimler Seyf'in rivayetlerini reddetmiştirler."
• Ebu Davud (v. h. 316) şöyle yazmıştır: "Seyf hiçbir şeydir. Yalancının tekidir. Bazı hadisleri kabul edilse de çoğu reddedilmiştir."
• İbni Habban (v. h. 354) şöyle yazmıştır: "Seyf dürüst ravîlere uydurma rivayetler isnâd etmiştir. Yalancı bir zındıktır."
• İbni Abdulbar (v. h. 362) şöyle yazmıştır: "Seyf'ten rivayet olunur ki el Ka'ka şöyle demiştir: 'Ben Rasulullah'ın (s.a.a) vefatına şahit oldum.' İbni Ebu Hatem Seyf'in zayıf olduğunu söyler. Bu sebeple el Ka'ka'nın Rasulullah'ın (s.a.a) vefatında bulunması reddedilmiştir. Seyf'in rivayetlerini sadece bilgi için aktardık."
• el Darkutinî (v. h. 385) şöyle yazmıştır: "Seyf zayıftır."
• Firozabadî (v. h. 817) şöyle yazmıştır: "Seyf zayıftır." Kitabı Tovalif'te bu görüşü kabul eden birkaç kişiyi daha saymıştır.
• İbni Sakan (v. h. 353) şöyle yazmıştır: "Seyf zayıftır."
• Safi el Din (v. h. 923) şöyle yazmıştır: "Seyf zayıf olarak kabul edilir."
• İbni Udey (v. h. 365) şöyle yazmıştır: "Zayıftır. Bazı rivayetleri meşhur olsa da rivayetlerinin çoğu kabul edilmemiştir."
• Suyutî (v. h. 900) şöyle yazmışyır: "Seyf'in hadisi zayıftır."
• İbni Hacer el Askalanî (v. h. 852) bir rivayet naklettikten sonra şöyle demiştir: "Bu rivayetin ravîlerinin çoğu zayıftır ama en zayıfları Seyf'tir."

Çok ilginçtir ki İmam Zehebî tarihinde Seyf'ten alıntılar yapmış olmasına rağmen "al Mughni fi el Zuafa"sında Seyf'i zayıf bir ravî olarak tanımlıyor. Dahası şunları yazıyor: "Seyf'in iki kitabı vardı ki bu ikisi âlimler tarafından şiddetli bir biçinde terkedilmiştir." (al Mughni fi al Zuafa, Zehebî, Sayfa 292)

Seyf'in hayatını incelediğimizde görüyoruz ki Seyf bir bilinmezci ve güvenilmez bir masal anlatıcısı. Anlattığı hikayeler bütünüyle şüpheli ve kısım kısım ya da tamamen uyduruk. Masallarında dünyada daha önce hiç bulunmamış şehirlerin isimlerini kullanmış. Abdullah İbni Sebe bu hikâyelerin yıldızı. Aynı zamanda senaryolarındaki boş karakterleri doldurabilmek adına tam yüz elli tane sahabe yaratmış, bu sahabelere verdiği garip isimlere başka hiçbir İslamî dökümanda rastlamıyoruz. Bunun yanı sıra Seyf'in rivayetlerinde olayların meydana gelişi hakkında belirttiği tarihler muteber Sünnî kaynaklarına geçen tarihlere tamamiyle zıt ve çelişkili. Seyf ayrıca hayalî ravî zincirleri oluşturmuş ve bu zincirlerden çok garip bazı olaylar aktarmış (örneğin bu olaylardan birinde bir inek insanlarla konuşuyor.)

Seyf'in savunucularından bazıları oldukça ilginç bir antitez oluşturmuşlardır, onlara göre Seyf zayıf ravîliği ile tanınmasına ve birçok muhaddis onun rivayetlerini terketmesine rağmen tarihi konularda güvenilir bir kimsedir. Çünkü güya onu zayıf olarak tanımlayan âlimler onun hadisini terketmişlerdir, bu da onun tarihine halel getirmez. Bu kişiler âlimlerin yalancı ve zındık olarak nitelendirdiği bir kimsenin tarihsel hikayelerine bel bağlıyorlar. Eğer problem Seyf'in hadis konusunda bilgi eksikliğine sahip olması olsaydı diğer konularda güvenilir olabilirdi. Ama problem şurda ki Seyf bir yalancı olarak tanımlanmış, birçok olaya uydurmalarını karıştırmış, kendi uydurduğu rivayetleri tamamen alakasın ravîlere isnad etmiş. Böyle bir kimse her konuda şüphelidir. İş onun tarihçi yönüne gelince beşinci bölümde de göreceğiz ki Hıristiyan tarihçiler bile onun naklettiği tarihsel olaylar ile muteber İslam kaynaklarındaki tarihsel olaylar arasında çok büyük çelişkiler olduğunu ortaya koymuşlardır.

Abdullah İbni Sebe Hakkında
Hiçbir Kaynağı ve Senet Zinciri Olmayan Hikayeler

Abdullah İbni Sebe hakkında yazan hem Şia hem Sünnî âlimlerinden, tarihçilerinden ve hikayecilerinden gelen ancak hiçbir kaynağı olmayan, hiçbir isnadı bulunmayan bazı rivayetler bulunmaktadır. Örneğin bu tür rivayetler "bazıları şöyle şöyle dedi" veya "bazı âlimler şöyle şöyle dedi" diye başlıyor ama bu âlimlerin kim oldukları ve o âlimlerin bu rivayeti nerden edindikleri yazmıyor. Bu tür rivayetler genelde Ümeyyeoğullarının, bilhassa Seyf İbni Ömer gibilerinin söylentilerinden kaynaklanmaktadır ve "el Milal ve'n Nihal", "el Firak" gibi kitaplarda yer almışlardır. Abdullah İbni Sebe'nin ismini kitaplarında anıp hiçbir kaynak veya senet bildirmeyen Sünnî alimler şunlardır:

• Ali İbni İsmail el Eşarî (v. h. 330) kitabı "Makalat-ûl İslamiyin"de.
• Abdulkahir İbni Tahir el Bağdadî (v. h. 429) kitabı "el Fark Bain el Firak"ta.
• Muhammed İbni Abdülkerim el Şehristanî (v. h. 548) kitabı "el Milâl ve'n Nihâl"da.

Üstteki Sünnî kaynaklarında Abdullah İbni Sebe hakkında hiçbir kaynak ve hiçbir senet zinciri belirtilmemiş, ne var ki garip isimli İslam mezheplerini uydururken birbirleriyle yarışmışlar. Kavusiye, Teyyareiye, Mamturaiye, Garabiye, Malumiye, Meçhuliye... Ve tüm bu iddiaları için tek bir kaynak veya referans gösterememişler. Ortaçağda yaşamış olan bu yazarlar garip hikayeler yazıp farklı Müslüman milletlere inanılmaz olaylar anlatmanın kendilerini alanlarında diğer yazarlardan daha üstün yapacağını zannetmiş olmalılar. Bu sebeple de İslâm tarihinde trajik bir zarara sebep olmuş ve İslâm milletlerine yalan yanlış şeyler anlatarak büyük bir suç işlemişlerdir.

Bunlardan bazıları, bugünlerde yanlışlığı kolayca tespit edilebilen saçma hikâyeler ve peri masalları kaydetmişlerdir. Örneğin Şehristanî, el Milâl ve'n Nihal'inde "Nasnas" adlı yarı insan yaratıklardan bahsediyor. Bu yaratık grubu yarım suratlı, tek gözlü, tek el ve tek ayaklı yaratıklarmış. Müslümanlar da güya bu yarı insan yaratıklarla muhabbet ediyor hatta birbirlerine şiirler okuyorlarmış! Bazı Müslümanlar bu yarı insan yaratıkları avlıyor ve onların etini yiyormuş! Bu yarı insanlar bir attan daha hızlı tepinip aynı onlar gibi geviş getiriyorlarmış! Şehristanî daha da ileri gidiyor Abbasî Halifelerinden Mütevekkil'in bu yaratıklar hakkında dönemin bilim adamlarına araştırmalar yaptırdığını kaydediyor!

O zamanın insanları elbette ki bu gerçekliğe en ufak bir uygunluğu olmayan hikâyelerinin ve peri masallarının gerçekliğini araştırmak için modern bazı aletlere sahip değildiler ve bu sebeple anlatılanlar ne kadar gerçek dışı ve deli saçması olursa olsun bu tür şeylere kolayca inanabiliyorlardı.

Kronolojik öğretileri takip edersek görürüz ki bu yazarların hepsi Seyf İbni Ömer'in ve hatta Taberî'nin devrinden sonra yaşamış yazarlardır. Bu sebeple bu kişilerin Abdullah İbni Sebe hakkındaki hikayeleri Seyf İbni Ömer'den almış olmaları son derece muhtemeldir. Hele ki Seyf'in skandalının bu zamanlarda herkesçe duyulmuş olduğunu göz önünde bulundurursak bu kişiler belki de Seyf'den nakletmiş oldukları bu hikayelerin gerçekçiliği zarar görmesin diye kaynak belirtmemiş olabilirler. Dahası Seyf'den önce Abdullah İbni Sebe hakkında yazılmış tek bir belge dahi bulunmamaktadır. Seyf İbni Ömer'den önce yaşamış âlim ve tarihçilerin hiçbiri kitaplarında Abdullah İbni Sebe'nin adını kitaplarında anmamıştır. Bu da göstermektedir ki eğer İbni Sebe yaşamışsa Seyf'den önceki tarihçiler için hiçbir öneme haiz olmamıştır. Bu da İbni Sebe'nin Seyf İbni Ömer el Temimî'nin propogandasından ibaret olduğunu kanıtlayan şeylerden biridir.

Abdullah İbni Sebe'den bahsedip de kaynak veya senet göstermeyen Şia tarihçileri de şunlardır:

• Sa'd İbni Abdullah el Aşerî el Kummî (v. h. 301) kitabı "el Makalat ve'l Firak"ta Abdullah İbni Sebe'nin ismini içeren bir rivayet kaydetmilştir. Ancak ne bir senet zinciri ne de bir kitap kaynağı göstermiştir. Dahası el Aşerî el Kummî Sünnî kaynaklarından da birçok rivayet nakleden bir kimsedir. El Neccaşî (v. h. 450) "el Rical"inde Kummî'nin birçok yere seyahat ettiğini ve Sünnî tarihçileriyle olan bağlarının güçlü olmasıyla bilindiğini, o tarihçilerden birçok hikâye dinlediğini yazmıştır. Duyduğu birçok zayıf rivayeti kaydetmiştir, bunlardan birisi de Abdullah İbni Sebe'nin kısa bir hikâyesidir ki hiçbir kaynağı yoktur.

• Hasan İbni Musa el Nebahtî (v. h. 310) kitabı "el Firak"ta Abdullah İbni Sebe'nin adını içeren bir rivayet nakletmiştir ancak bu rivayeti kimden aldığını belirtmemiş ve bir kaynak göstermemiştir.

Yukarıdaki iki Şia tarihçisi İmam Ali (a.s) döneminde ortaya çıkan Abdullah İbni Sebe adında bir şeytanî adamdan bahsetmişlerdir. Şunu farkedebiliyoruz ki bu bilgileri Seyf İbni Ömer'in ölümünden çok sonra, hatta el Taberî'nin bile vefatından sonra nakletmişlerdir. Bu sebeple belki de bu bilgileri Seyf'den nakletmişlerdir veya Seyf'den nakleden bir tarihçiden, örneğin Taberîden alıntılamışlardır. Bilhassa hikayelerini nakletmeden önce isnat yerine yazdıkları "bazı kişiler demiştir ki" ifadesinden ve bu "bazı kişiler"in kim olduklarını açıklamamalarından dolayı bu ihtimal daha mantıklı hale gelmektedir

Abdullah İbni Sebe Hakkında Nakledilen
Ancak Seyf İbni Ömer'e Ulaşmayan Rivayetler

Şunu söylemek gereklidir ki gerek Şia gerek Sünnî kaynaklarında İbni Sebe ile ilgili içinde Seyf'in bulunmadığı farklı senetlerden aktarılan rivayetler 14'ten azdır. Örneğin bunlardan birisi Şia olan el Kaşi'nin (v. h. 369) Rical adlı eserinde yazdığıdır. Bu kitapta Abdullah ibni Sebe hakkında Ehl-i Beyt imamlarından nakledilen rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetlere bakacak olursak Seyf'in bahsettiğinden çok daha farklı bir resim görürüz. Yine de Şia alimleri el Kaşi'nin kitabını hatalı bulmuşlardır, bilhassa isimlerde ve senetlerde hatalar vardır bu sebeple zikredilen kaynak güvenilir bir kaynak sayılmaz. El Kaşi'nin rivayetleri Şia'nın dört ana hadis kitabında bulunmaz.

Abdullah ibni Sebe'den bahseden diğer Şia alimleri, El Kaşi'de yazanları aynen nakletmişlerdir (Örneğin el Tusi, ibni Tavus, el Hilli). El Eşari el Kummî ve Nebahtî ise İbni Sebe hakkında kitaplarına aldıkları rivayetlerin hiçbirinde en ufak bir senet nakletmemişlerdir.

Sünnîlere gelecek olursak, önceden isimlerini zikrettiklerimiz ve Seyf ibni Ömer'den rivayet edenler dışında İbni Hacer el Askalanî'den nakledilen birkaç rivayet bulunmaktadır ki bunlar da el Kaşî'nin rivayetleriyle hemen hemen aynıdır. Bu rivayetlerle ilgili birkaç noktayı nakletmek istiyoruz:

• Seyf ibni Ömer'den nakledilmeyen rivayetler, ondan nakledilenlerden bütünüyle farklıdır. Bu rivayetlere göre İbni Sebe adında zavallı bir adam, İmam Ali (a.s) zamanında ortaya çıkıyor. Kendisinin peygamber, Ali'nin de ALLAH olduğunu iddia ediyor. İmam Ali bu adamın haberini aldığında onu tutuklatıyor ve tövbe etmesini istiyor. Etmeyince de yakılması emrini veriyor. Bu rivayetlere göre İmam Ali ve evlatları bu adamı lânetlemiş ve böylece gulatlık fikriyle bağlantılarını tamamen kopuk kılmışlardır. Bu rivayetlerde bahsedilen şey budur ve diğerlerine göre daha gerçekçidir.

• Bu 14'ten daha az bulunan rivayetler hiçbir muteber kitapta kaydedilmemiştir. Aslına bakarsanız Sünnîlerin en önemli hadis kitapları olan Kütüb-i Sitte'de u konu ile ilgili tek bir rivayet dahi bulunmamaktadır. Büyük ihtimalle Abdullah ibni Sebe adında biri bu dünyada hiç bulunmadı ve bütünüyle Seyf ibni ömer'in Masallarından biriydi, aynı uydurduğu yüz elli sahabe gibi. Seyf, kişiliğine dayalı bir karakter yarattı ve ona hiçbir diğer rivayette nakledilene benzemeyen olaylar isnad etti. Sadece benzememek de değil, Seyf'in rivayetleri diğer Sünnî rivayetleriyle büyük oranda çelişmektedir.

Şimdi Seyf'tan nakledilmeyen birkaç rivayet yazalım ve Seyf'in naklettikleriyle bunları karılaştıralım. Şia rivayetlerinde:

• İmam Muhammed Bakır'a (a.s) isnad ediliyor: Abdullah ibni Sebe Peygamber olduğunu söylerdi ve Müminlerin emini olduğunu, Ali'nin de ALLAH olduğunu iddia ederdi. Bu sebeple İmam onu çağırdı ve sorguladı, ancak o iddialarını tekrarladı ve şöyle dedi: "Sen osun! (Tanrısın) ve senin Tanrı olduğun, benim de senin Peygamberin olduğu vahyedildi bana." Bunun üzerine Emirel Mu'minin şöyle dedi: "Yazıklar olsun sana! Şeytan seninle alay ediyor. Dediğiden tövbe et. Hay annesi cenazesinde yas tutasıca! Vazgeç iddiandan." Ama o vazgeçmedi ve bunun üzerine İmam Ali onu hapise attı ve üç kez tövbe etmesini istedi, ama o etmedi. Bu sebeple onu yaktı ve dedi ki: "Şeytan onu nefsine almıştır, ona gelmiş ve bu düşünceleri ona anlatmıştır." (El Kaşi, Rical)

• Dahası İmam Zeynul Abidin'in (a.s) şöyle dediği rivayet olunuyor: "ALLAH'ın lâneti hakkımızda yalanlar söyleyene olsun. Abdullah İbni Sebe'den bahsettim ve tüylerim ürperdi. ALLAH onu lânetlemiştir. Ali (a.s), ALLAH'a yemin olsun ki onun (ALLAH'ın) bir kuludur ve ALLAH Rasulünün (s.a.a) kardeşidir. O, tüm onurunu ALLAH'a ve Rasulüne itaat ederek kazanmıştır; ALLAH Rasulü de onurunu ALLAH'a itaat ederek kazanmıştır." (El Kaşi, Rical)

• İmam Hüseyin'in (a.s) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bizler eminliğin ailesiyiz. Ancak bizim hakikatimize leke süren bir yalancıdan kurtulmuş değiliz. ALLAH Rasulü de isanlar arasında en emin kişiydi ancak Müseylime onun üzerinden yalanlar söylerdi. Emirel Muminin (a.s) ALLAH Rasulünden sonra en emin insandı ancak İbni Sebe onun eminliğine leke sürmeye çalıştı ve yalanlar söyledi. (El Kaşî, Rical)

• İmam Cafer Sadık, Şialarına İbni Sebe'den bahsediyordu ve onun İmam Ali'ye ilahiyet isnad ettiğini söylüyordu. Dedi ki: "Ali'ye bunu isnad ettiğinde İmam ondan tövbe etmesini istedi ancak o etmedi, bunun üzerine onu ateşte yaktı." (El Kaşî, Rical)

Sünnî rivayetleri, yani Askalanî'nin naklettikleri de El Kaşî'nin naklettiklerine oldukça benzemektedir:

• Abdullah ibni Sebe gulatlardan biriydi, bir zındık, yolunu şaşırmış kimseydi. Ali onu ateşte yaktı. (İbni Hacel Askalanî, Lisanül Mizan, Cilt 3, 289)
• İbni Sebe Yemen asıllıdır ve İslam'ı seçip Müslüman şehirlerinde gezmiş ve insanları emirlere başkaldırmaya çağırmış, onları kötülüğe iknâ etmiş ve aynı amaçla Dimeşk'e (Şam) gitmiş bir Yahudidir. ...burada Seyf ibni Ömer'in el Futuh'undan nakledilen hayli uzun bir hikaye var, senedi yok... (a.g.e)
• Ali kürsüye çıktı ve dedi ki "Bu adamın suçu nedir?" Ordaki insanlar "O ALLAH'ı ve Rasulünü reddediyor" dediler. ...verilen senette iki kişi kayıp ve dipnotta rivayetin düşük olduğu söyleniyor... (a.g.e)
• Ali Abdullah ibni Sebe'de şöyle dedi: "Duydum ki Risaletini ilân eden otuz deccal çıkacaktır, sen de bunlardan birisin" (İbni Hacel Askalanî, Lisanül Mizan, Cilt 3, 290)
• İbni Sebe ve takipçileri Ali bin Ebu Talib'in ilahiyetine inandılar ve Ali, döneminde onları yaktı." (a.g.e)

Bu Sünnî rivayetleri güvenilir kabul edilmemişlerdir. Hem Şia hem Sünnî rivayetlerinin tümü (Seyf'ten nakledilmeyenler), toplamda 14'ü bulmaz. Tekrarları saymaz isek daha bile düşüktür. Bu rivayetler şunları bildirmektedir:

• Abdullah ibni Sebe, İmam Ali'nin (a.s) hilafeyi döneminde ortaya çıkmıştır, Seyf'in iddia ettiği gibi Osman'ın döneminde değil.
• Abdullah ibni Sebe, Seyf'in iddia ettiği gibi İmam Ali'nin Rasulullah'ın vasîsi olduğunu söylemiyor, Ali'nin (a.s) ALLAH olduğunu söylüyor.
• İmam Ali diğer gulatlarla beraber onu da yakıyor. Seyf'in rivayetlerinde böyle birşey yok.
• Bu rivayetlerin hiçbirinde onun Osman döneminde bir rol oynadığı hakkında en ufak bir delil yok. Seyf'in söylediği gibi Osman'ın öldürülmesine sebep olan olaylarda bir parmağı yok.
• Seyf'in iddia ettiği gibi Sebe'nin Cemel vak'asında bir rolü olmamıştır.
• Bu rivayetler, Rasulün ashabından bir kimsenin Sebe'yi takip ettiğini yazmıyor. Oysa ki Seyf'in rivayetlerinde Ebuzer (r.a), Ammar Yasir (r.a) gibi bir çok önemli sahabî Abdullah ibni Sebe'nin yoldaşlığını yapıyor.

Sebeiyye ve İbni Sebe(ler)

İslâm Öncesi Zamanlardan beri "Sebeiyye" terimi Kahtan'ın oğlu Yarub'un oğlu Yashub'un oğlu olan Sebe'nin soyunu tanımlamak için kullanılırdı ki aynı soyu tanımlamak için "Kahtaniye" ve yaşadıkları yere istinaden "Yemaniye" de denmiştir. Aynı zamanlarda Hazreti İbrahim'in (a.s) oğlu Hazreti İsmail'in (a.s) oğullarından Adnan'ın oğlu Nazar'ın oğlu Muzar'ın soyu olan ve "Adnaniye", "Nazariye", "Muzariye" diye bilinen bir kabile de vardı. Bu iki kabilenin de çeşitli dost kabileleri vardı ve bu dost kabileler onların korumaları altında olduğu gibi bazen de onların isimlerini alırlardı.

Genel itibariyle Araplar bu iki büyük kabileden birine tabi olurlardı. Bu iki kabile Medinedeki İslâmi toplumda Rasulullah tarafından (s.a.a) yeniden adlandırıldı. Kahtanîler Ensar olarak adlandırıldılar çünkü Medine'de yaşıyorlardı. Adnanîler ise Muhacir olarak adlandırıldılar çünkü Medine'ye seyahat etmişlerdi. Abdullah bin Vahab el Sebeî, Haricîlerin ilk lideri, Sebeî veya Kahtanî olarak bilinen ilk gruptandı. Adnanîler ile Kahtanîler arasında Medine ve Ku'fe'de sürtüşmeler başlayınca Adnanîler Kahtanîleri resmî olarak "Sebeîler" olarak adlandırmaya başladılar. Hicrî ikinci yüzyılda Ümeyyeoğulları zamanında Seyf İbni Ömer'in eserleri ortaya çıkana kadar "Sebeîyye" ismi sadece etniksel ve kabilesel bir isimdi. Seyf ise bu kabilesel ismi kullandı ve güya Abdullah İbni Sebe'nin kurmuş olduğu Sebeiyye mezhebini uydurdu.

Uydurduğu mezhebin sözümona lideri olan Abdullah İbni Sebe'yi ortaya çıkartabilmek için de ya Abdullah (bin Vahab) el Sebeî'nin ismini Abdullah İbni Sebe olarak kaydetti ki Eşarî'nin, Semanî'nin ve Makrizî'nin rivayetlerinde bu şekilde gözükmektedir, ya da mezhebi uydurduğu gibi liderini de uyduruverdi. Her iki şekilde de Hazreti Osman ve Hazreti Ali döneminde Abdullah İbni Sebe adlı birinin varlığı hakkında güçlü bir kanıt yoktur, tabi önceden bahsettiğimiz Haricî lider Abdullah bin Vahab el Sebeî'yi saymazsak.

Aynı zamanda şunu da görmekteyiz ki Kahtan kabilesine mansup olanlar, Abdullah İbni Sebe hakkında Seyf'in peri masalları ortaya çıkınca "Sebeî" sıfatını kullanmamaya başlamışlar. Ancak yine de ikinci ve üçüncü hicrî asırlarda Yemen, Mısır ve Endülüs'te bir çok insan "Sebeî" olarak anılmaya devam etmiş. Tabi ki Seyf'in uydurma Yahudisi Abdullah İbni Sebe'ye değil Yasrub'un oğlu Sebe'ye olan yakınlıklarından bu sıfatı kazanmışlar ki bu dönemde Sebeî olarak anılan kimseler arasında Kütüb-i Sitte'de hadisi bulunan bazı Sünnî hadis ravileri de mevcuttur. Daha sonra, Taberî ve diğer tarihçiler bu peri masalını yaymaya başlayınca Sebeî sıfatının kullanımı bitme noktasına geldi.

Şu da vardır ki hikayenin yaratıcısı olan Seyf'e göre Abdullah bin Sebe ile İbni Sevda aynı kişilerdi. Ancak hicrî beşe doğru rivayetlerin çoğalmasıyla İbni Sebe ile İbni Sevda ayrı kişiler haline geldiler. Bu çeşitliğiği beşinci asırda üç kişide sınırlandırabiliriz:

• Abdullah bin Vahab el Sabaî, Haricîlerin lideri, İmam Ali'nin (a.s) muhaliflerindendi.
• Abdullah İbni Sebe, İmam Ali'nin (a.s) ilahlığına inanan ve Sebeiyye kabilesini kuran adam. O ve takipçileri kısa süre sonra ateşte yakılıyorlar.
• Abdullah İbni Sebe, İbni Sevda diye de bilinen Seyf'in hayalî kahramanı. Bu ve takipçileri ise İmam Ali'nin (a.s) ilahlığına değil vasiliğine inanıyorlar, Hazreti Osman'a muhalif davranıyorlar ve Cemel Savaşı'nı başlatıyorlar.

Birinci kişilik gerçekten var olmuştur ve Abdullah İbni Sebe'den bahseden rivayetlerin bir kısmı Haricîlerin lideri olan bu adamla ilgilidir. İkinci kişiliğe gelirsek, bu kişiden bahseden çeşitli rivayetler bulunsa da iki ekolce de tasdik edilmemiştir. Üçüncü kişilik ise Seyf'in belki de birinci ve ikinci kişilikler hakkında duyduklarından esinlenerek uydurduğu bir karekter.

İbni Sebe ve Şia

İlk olarak Seyf'in uydurduğu ve Taberî'den nakledilen Abdullah İbni Sebe hikayesini ve hikayeyi anlatmakla kalmayıp onu Şia'nın kurucusu ilân edenlerin ortaya koyduğu hikayeyi birbirinden ayırmalıyız. Kanıtlanmış bir gerçektir ki bu ikinci gruptakiler, yani İbni Sebe'yi Şia'nın kurucusu olarak görenler kesinlikle Sünnî değildirler. Olsa olsa Ebu Süfyan'ın ve Mervan'ın sünnetinin takipçileridirler. Bu sözde âlimler İmamiye Şia'sı hakkında konuşmaya başlayınca Ehl-i Beyt'in (a.s) takipçilerini "Sebeiyyeciler" sözüyle tanımlarlar. Benzer şekilde Rasulullah'ın (s.a.a) emrettiği üzere durup Zekâtı kendileri taksim eden Hazreti Ebubekir'e zekat vermediği için öldürülen Müslümanları yalancı peygamber Müseylime'yi takip ettiği için öldürülen kâfirlerle bir tutarlar.

Şia ve Sünnî âlimlerine göre, Seyf İbni Ömer gerçeği bulandıran ve gerçekleri yalanlarla yamalayan bir kimsedir. İbni Sebe'nin varlığına inanmak Seyf'in uydurduğu Şia düşmanı hikayelere inanmak demek değildir. Gerçek şudur ki Abdullah İbni Sebe gibi adamlar isimlerine atfedilen hikayeler olmadan bir hiçtirler. Yalan hikayeler ise bu adamları olduklarından çok daha farklı bir yöne sürükler. Çevresinde cereyan eden olaylar olmamış olsa da böyle bir insan varolmuş olabilir.

Seyf'in Eseri

Bu makalede ve makalenin diğer bölümlerinde üzerinde duracağımız şey Seyf'in hikayeleri ile diğerlerinin yazdıkları arasındaki farklar olacak. İlk olarak size Seyf İbni Ömer'in eseri üzerinde genel olarak kısaca bahsetmek istiyoruz. Seyf'in görevi İslamî gerçekleri ve tarihsel olayları çarpıtmak olmuştur. Hicrî 11'den Hicrî 40'a kadar olan olaylar üzerine türlü çarpıtmalar ve tahrifler yapılmıştır. Seyf de yalnızca bu dönemde olan olayları değerlendirmiş ve gerisiyle ilgilenmemiştir.

Seyf'in hakkında konuştuğu ilk olay Usame'nin (r.a) ordusu ve Rasulullah'ın vefatıdır. Rasulullah (s.a.a) vefat etmeden dört gün önce İmam Ali (a.s) hariç tüm Ensar ve Muhaciri Medine'den çıkartıp Rumlarla savaşması için Suriye'ye gönderme planı yapar. Ancak sahabeler bu fikre karşı çıkar ve Rumların üzerine gönderilecek olan ordunun başına atanan Usame'nin liderliği ile alay ederler (Sahih al-Buhari, 5.552, 5.744 and 5.745) Orduyu Medine'de bekletirler dönerler. Rasulullah (s.a.a) vefat edince de hilâfet kavgasına girişirler. Seyf İbni Ömer, ordunun bekletilmesi olayını tahrif etmiş ve ortada herhangi bir gecikme olmadığını göstermeye çalışmıştır. Rasulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra Hazreti Ebubekir orduyu dağıttığı halde Seyf İbn Ömer, Hazreti Ebubekir'in şöyle dediğini iddia eder:

"İlerleyin! Yoksa ALLAH sizi cinayet ve veba ile yok edecek!" (Taberî Tarihi ve İbni Asakir Tarihi, 11. Yılın Olayları, Seyf'den naklediliyor.)

Diğer ravîler kesinlikle Hazreti Ebubekirin böyle saçma birşey söylediğini iddia etmemişlerdir. Bir zındık olan Seyf, zamanının halifesini memnun edebilmek adına İslamiyetle böylesine dalga geçmiştir. Yine konuştuğu konulardan biri olan Sakife beyati konusunda Seyf şunları söylemiştir:

"Ebubekir halife olup beyat almaya başladığında Ali evinde oturuyordu. Haberdar olur olmaz alel acele üstüne gece entarisini geçirip geç kalma korkusuyla evinden fırladı. Hemen Ebubekir'e beyat verdi ve onunla oturmaya başladı, ancak giysileri uygunsuz olduğundan evine gönderildi. Giysilerini giyindikten sonra da Ebubekir'in toplantısında bulunmaya devam etti. (Tarih-i Taberî, Cilt 3, Sayfa 207)

Bu gülünç rivayet Sahih-i Buharî ile çelişmektedir, zira Buharî ilk altı ay boyunca İmam'ın (a.s) Hazreti Ebubekir'e beyat etmediğini kaydetmiştir (Sahih-i Buharî, 5. 546). Seyf Sakife ile ilgili yedi hikaye anlatmıştır ve Sakife üzerine kurduğu senaryosunu oynaması için üç de sahabe uydurmuştur. Bu üç sahabeden Seyf'den başka bahseden bir kimse olmamıştır. Seyf bu üç sahabenin adını "Ka'ka", "Mubeşşir" ve "Şakir" koymuştur.

Bunun yanı sıra Seyf, Şia'nın kuruluşu, Ebuzer'in (r.a) sürgünü, Hazreti Osman'ın öldürülmesi ve Cemel Savaşı hakkında çeşitli rivayetler uydurmuştur. Seyf, Abdullah İbni Sebe hakkında art niyetli bir şekilde uyduruk hikayelerini Şia'ya bağlamaya çalışmıştır ancak tüm bu rivayetler bize göstermektedir ki bu adam Şia'dan bütünüyle bihaberdir. Çünkü Şia'nın asla ama asla savunmadığı düşünce ve inançları Şia'ya isnad etmiştir. İnşaALLAH diğer bölümlerde Abdullah İbni Sebe'nin uyduruk biyografisini diğer Sünnî kaynaklara göre değerlendireceğiz.

Şunu da söylemeliyiz ki Allâme Askerî bu konuda çok ayrıntılı bir eser vermiştir. "Abdullah İbni Sebe ve Diğer Masallar" adlı kitabında bu konuda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıklamalar yapmış ve anlatılan İbni Sebe'nin hiçbir zaman yaşamadığını kanıtlamıştır. Eğer o dönemde Abdullah İbni Sebe adında biri yaşamış olsa bile bu Seyf'in anlattığından çok çok daha farklı bir kimse olmalıdır.

İKİNCİ BÖLÜM

İmam Ali’nin (a.s) Vasiliği Doktrini

Seyf’e göre İbni Sebe, Ali İbni Ebi Talibin Rasulullah’ın vasisi ve halefi olduğu fikrini propaganda eden ilk kişi. İbni Sebe demiş ki Hazreti Muhammed’den (s.a.a) önce binlerce peygamber vardı ve her birinin ardında bıraktığı bir halef olmuştu, Hazreti Muhammed’in de halefi Ali’dir. Dahası Seyf iddia ediyor ki İbni Sebe, Rasulullah’tan sonra hükmeden üç halifenin gasip olduğunu söylemiş.

Seyf ve onun müritleri şunu unutmuşlar ki uydurdukları kurguda İbni Sebe’nin Medine’ye gelip de İslam’a girmesi Osman döneminde gerçekleşiyor. Bu da Rasulullah’ın vefatından uzun bir süre sonrasına rastlar. Diğer yanan Sünni tarihi Rasulullah’ın İmam Ali’yi daha görevinin başında halefi ilan ettiğine şahittir. İşte bu hadiste Peygamberimizin bu konudaki ilk açık telkinini görüyoruz:

Ali (a.s) anlatıyor: “En yakınlarınızı uyarın” ayeti nazil olunca Rasulullah beni çağırdı ve şöyle dedi: “Ey Ali, Allah bana en yakın akrabalarımı uyarmamı emretti ve ben bu görevin zorluğunu hissediyorum. Biliyorum ki ben onların karşısına bu uyarıyla çıkınca onların bana verecekleri cevaptan hoşlanmayacağım.” Daha sonra Rasulullah aile üyelerini küçük bir miktar yemek ve birazcık sütten oluşan akşam yemeğine çağırdı. Tam kırk akrabası gelmiştir. Onlar yedikten sonra Rasulullah konuştu: “Ey Abdulmuttalib’in oğulları! Allah’a yemin olsun, Araplardan size bırakılan tek bir adam yoktur ki benim size bıraktığımdan daha iyi olsun. Ben size bu dünyada ve daha sonrasında bir hayır bırakıyorum. Yüce Allah bana, sizi davet etmemi emretti. Aranızdan biri bana görevimde yardımcı olacak ve benim kardeşliğimi, vasiliğimi ve halefliğimi üstlenecek.” Bu davete tek bir cevap gelmedi, ben ise şöyle dedim: “Ey Allah Rasulü! Ben senin yardımcın olurum.” O da benim yakamı tuttu ve onlara şöyle dedi: “Bu benim kardeşim, vasim ve aranızda halefimdir. Bu yüzden onu dinleyin ve ona itaat edin.” Güldüler ve Ebu Talib’e şöyle dediler: “O (Muhammed) sana çocuğunu dinlemeni ve ona itaat etmeni emretti.”

Sünni Kaynaklar:
1. Tarih-i Taberî, İngilizce Versiyonu, c6, s88–92
2. Tarih-i İbni Esir, c2, s62
3. Tarih-i İbni Asakir, c1, s85
4. Tefsir-i Durr’ul Mansur, c5, s97
5. Sire-i Halebîye, c1, s311
6. Zevahid’ün Tanzil, c1, s371
7. Kenz’ül Ummal, c15, s100–117
8. Tefsir’ün Hazin, c3, s371
9. Delaili Nebeviye, c1, s428–430
10. El-Muhtasar, c1, s116–117
11. Rasulullah’ın Hayatı, Hasan Haykal, s104 (Yalnızca ilk basımında bu şekildedir. İkinci basımında nedense Rasulullah’ın son cümlesi silinmiştir)
12. Tehzib’ül Esar, c4, s62–63

Yukarıdaki rivayet aynı zamanda en önemli Sünnî figürlerden Muhammed İbni İshak, İbni Ebu Hatem, İbni Merdaveyh tarafından da nakledilmiştir. Hatta T. Carlyle, E. Gibbon, J. Davenport ve W. Irving gibi oryentalistler tarafından da kaydedilmiştir.

Bu konuda şu soruyu sormak istiyoruz: İmam Ali, Rasulullah’ın kendisini vasi, kardeş ve halef bıraktığını kendi ağzıyla dile getirmiştir. Seyf İbni Ömer ise Ali’nin vesayeti fikrinin Abdullah İbni Sebe adlı bir Yahudi tarafından uydurulduğunu söylemiştir. Tekfir mektebinin öğrencilerine sormak istiyoruz, “İmam Ali’nin sözüne mi inanıyorsunuz yoksa Sünnî alimlerinin zayıf, kalpazan ve zındık olarak nitelendirdiği Seyf İbni Ömer’in sözüne mi?”

Elbette ki biz hiçbir gerçek Müslümanın Seyf İbni Ömer gibi bir yalancının sözünü kabul edip de Rasulün kardeşi olan İmam Ali İbni Ebu Talib’in (a.s) sözünü reddedeceğine inanmıyoruz.

Allah Resulü İmam Ali’ye şöyle söylerdi: “Senin bana olan mesafen, Harun’un Musa’ya olan mesafesi gibidir. Tek farkla ki benden sonra bir Peygamber gelmeyecektir.”

Sünnî Kaynaklar:
1. Sahih-i Buhari, Arapça – İngilizce Versiyon, 5.56 ve 5.700 hadisler.
2. Sahih-i Müslim, Arapça, c4, s1870–1871
3. Sünen-i İbni Mace
4. Müsned-i Ahmed İbni Hanbel, c1, s174
5. el Hasaisül Alaviyah, en Nesaî, s 15–16
6. Müşkil-i Esar, el Tahavi, c2, s309

Rasulullah (s.a.a) Musa emirlerini almak için gittiğinde insanlarına göz kulak olması için yerine Harun’u halife olarak bırakmasını kastetmiştir. Aynı şekilde Ali’yi de kendisinden sonra İslamî konularla ilgilenmesi için bırakmıştır. Allah Kur’an’da şöyle der: “Mûsa, kardeşi Hârun'a dedi ki: "Toplumum içinde benim yerime sen geç…” (Araf 142)” Bu ayette geçen “ukhlufni” kelimesi ile “khalifa” kelimesinin tamamen aynı kökten geldiğini belirtelim.

Müslümanların arasına düşmanlık fitnesi sokmak için kiralanan yazarlar unutuyorlar ki Veda Haccı’ndan dönerken yüz binden fazla hacının bulunduğu Gadir-i Hum vadisinde Rasulullah (s.a.a) şunları söylemiştir: “Ben sizlere nefsinizden daha yakın değil miyim?” İnsanlar ağlayarak cevap vermiştir: “Evet ya Rasulullah!” Ve sonra Peygamber (s.a.a) Ali’nin (a.s) elini kaldırmış ve şöyle demiştir: “Ben kimin velisiysem, Ali de onun velisidir: Ey Allah’ım, onu seveni sev, ona düşmanlık besleyene düşmanlık et!”

Bu rivayeti nakleden Sünni Kaynaklarının bir kısmı:
1. Sahih-i Tirmizi, c2, s298; c5, s63
2. Sünen-i İbni Mace, c1, s12; s43
3. Müsned-i Ahmed İbni Hanbel, c1, s84; s118; s119; s152; s330; c4, s281; s368; s370; s372; s378; c5, s 35; s347, s358, s361, s366, s419 (tam 40 ravi zincirinden!!!)
4. Fezail’ül Sahaba, Ahmed İbni Hanbel, c2, s563; 572
5. el Müsderek-i Hakim, c2, s129; c3, s109–110, 116, 371
6. Hasaisül Alaviya, Nesai, s4, 21
7. Mecmaül Zevaid, el Heytemî, c9, s103 (çeşitli ravilerden)
8. Tefsir-i Kebir, Fahrirazi, c12, s49–50
9. Durrül Manzür, Suyutî, c3, s19
10. Tarih-i Hulefa, Suyuti, s169, 173
11. el Bidaye ve’n Nihaye, İbni Kesir, c3, s213; c5, s208
12. Muskil-i Esar, Tahavi, c2, s307–308
13. Habib-i Siyer, Mir Hand, c1, s144
14. Zevaikül Muhrikah, İbni Hacer el Haytami, s26
15. el İsabe, Askalani, c2, s509; c1, s319,
c2, s57, c3, s29, c4, s14,16,143
16. Taberani
17. Tarih-i Bağdadi, c8, s290
18. Hilyatül Evliya, Ebu Nuaym, c4, s23; c5, s26–27
19. el İstizab, İbni Abdülbar, c2, s462
20. Kenzül Ummal, el Muttaki el Hindi, c6, s154; s397
21. el Mirkat, c5, s568
22. el Riyad-i Nadire, Taberi, c2, s172
23. Zekair-ül Ukbe, Taberi, s68
24. Feyzül Kadir, Manavi, c6, s217
25. Usdul Habeh, İbni Esir, c4, s114
26. Yenabiül Mevedde, Kuduzi el Hanefi, s297

Rasulullah’ın (s.a.a) her zaman tüm Müslümanların önderi olduğuna hiçbir Müslüman şüphe duymamıştır. Rasulullah da Ali’nin (a.s) onu takip eden herkesin önderi olduğunu söylediğinde İmam’ı kendi mevkisine atamıştır. Bu bildirim ki yüzden fazla sahabe tarafından nakledilmiş ve Sünnî âlimleri tarafından Sahih ve Mütevahir olarak kaydedilmiştir, sadece Ali’yi Rasulullah’ın vasisi yapmaz aynı zamanda İmam’ın Rasulullah’tan sonra tüm Müslümanların halifesi olduğunu da gösterir. Tüm bunlara rağmen şu kiralık yazarlar hala İmam Ali’nin Rasulullah’a halife ve vasi olduğunu söyleyen ilk kişinin Osman zamanında İslam’a girdiğini ilan eden bir Yahudi olduğunu iddia ediyorlar.

Abdullah İbni Sebe, Rasulullah’ın hemen vefatından sonra gerçekleşen “halife kim olmalıdır” konulu tartışmaların kaynağı olabilir mi? Tüm Şia iddialarının Rasulullah’ın ölümünden kısa bir zaman sonra yahut ondan önce temellendiği kanıtlanmışken Osman döneminde, yani Rasulullah’ın (s.a.a) vefatından çok uzun bir zaman sonra ortaya çıkan bir adam çok önce gerçekleşmiş olaylara temel hazırlayabilir mi? Ammar İbni Yasir, Ebuzer el Gıffarî, Mikdat, Selman el Farisî, İbni Abbas gibi sahabeler, yani ilk Şialar, Hazreti Fatıma’nın (a.s) evinde toplanması, hatta Talha ve Zübeyir’in başlangıçta İmam Ali’ye sadık durarak Fatıma’nın (a.s) evinde diğerleriyle beraber bulunması apaçık bir tartışmanın sonucu değil midir?

Ömer dedi ki: “Rasulullah’ın (s.a.a) vefatından sonra gördük ki Ensar bizimle fikir ayrılığına düştüler ve Beni Sa’da kulübesinde toplandılar. Ali, Zübeyir ve bize muhalif olan herkes, Muhacirler Ebu Bekir’e biat etmişken bize muhalefet ettiler.”
Sahih-i Buhari, Arapça – İngilizce, c8, h817

Sakife beyatini bildiren diğer Sünnî hadisçileri de şunları nakletmişlerdir:

Ömer dedi ki: “Ali İbni Ebu Talib, Zübeyir İbni Avam ve onlarla olan diğerleri bizden ayrıldılar ve Rasulullah’ın (s.a.a) kızı olan Fatıma’nın evinde toplandılar.”
Ahmed İbni Hanbel, c1, s55
Sire-i Nebeviye, İbni Hişam, c4, s309
Tarih-i Taberî, Arapça, c1, s1822
Tarih-i Taberî, İngilizce, c9, s192

“Onlar bağlılık yemini ettiler, ancak Ali ve Zübeyir uzak durdular. Zübeyir kılıcını çekti ve “Bağlılık yeminleri Ali için edilmedikçe kılıcımı geri koymayacağım” dedi. Bu haberler Ebubekir ve Ömer’e ulaştığında Ömer dedi ki: “Ona bir taş ile vurun ve kılıcını alın.” Daha sonra Ömer Fatıma’nın (a.s) evinin kapısına hücum etti ve istesinler veya istemesinler kendilerine beyat edilmeleri gerektiğini haykırarak kapıyı kırdı.
Tarih-i Taberi, İngilizce, c9, s188–189

Şurası bir gerçektir ki o Yahudi, Rasulullah’ın (s.a.a) vefatından hemen sonra sahabelerin ikiye bölünmeleri hususunda herhangi bir rol almış olamaz zira bu olaylar olurken o henüz ortalarda yoktu.


Rasulullah’ın (s.a.a) En Sevilen İki Sahabesine
Ve Onların Tabiilerine Saldırı

Seyf iddia etmiştir ki İbni Sebe, Rasulullah’ın en önemli sahabelerinden ikisini, Ebuzer (r.a) ve Ammar İbni Yasir’i (r.a) Osman’a karşı kışkırtan kişidir. Demiştir ki “O Yahudi Ebuzer ile Şam’da tanıştı ve ona altın ve gümüşü hazine halinde saklama fikrinin yasak olduğunu söyledi.” Seyf bu şekilde Ebuzer, Ammar, Muhammed İbni Ebubekir, Malik Eşter ve daha nice sahabeyi ve tabiileri de İbni Sebe’nin şiaları listesine eklemiştir.

Seyf’in bu sözleriyle ortaya koyduğu delaleti daha iyi anlamak için yukarıda saydığımız bu büyük İslam önderlerinin biyografilerini bir daha gözden geçirelim:

Ebuzer el Giffarî (Cundup İbni Cunade): İslam ile müjdelenen üçüncü kişidir. İslam’dan önce de tektanrıcıdır. Mekke’de, Allah’ın evinin tam önünde dürüstçe İslam’a tabii olduğunu haykırmıştır ve bu yüzden Mekke müşrikleri tarafından öldüresiye dövülmüştür. Rasulullah’ın isteği üzerine kabilesine İslam’ı anlatmak için kabilesine dönmüştür. Bedir ve Uhud savaşlarından sonra Medine’ye gelmiş ve Rasulullah’ın (s.a.a) vefatına kadar onun yanında bulunmuştur. İlk halifeler döneminde Şam’a gönderilmiş, Muaviye’nin Osman’a şikâyet etmesi üzerine göre üçüncü halife Osman tarafından Rebeze çölüne sürgün edilmiştir. Rabaza Arabistan’da kötü iklimi ile tanınan bir çöldür ve Ebuzer burada açlıktan ölmüştür.

Ammar İbni Yasir: Ebuyakzan diye de bilinir. Annesinin adı Sümeyye’dir. O ve ailesi İslam’ın önderlerindendir ve İslam’a tabii olan yedinci kişidir. Ailesi Mekke’de İslam inançları sebebiyle işkence edilerek şehit edilmişlerdir ancak Ammar Medine’ye kaçmayı başarmıştır. Ammar, Cemel savaşında İmam Ali’nin tarafında savaşmış ve Sıffın’da doksan üç yaşında Muaviye’nin askerleri tarafından şehit edilmiştir.

Muhammed İbni Ebubekir: Babası olan ilk halife Ebubekir öldükten sonra İmam Ali (a.s) tarafından sahip çıkılmıştır. Muhammed, Cemel savaşında İmam Ali’nin (a.s) komutanlarındandı. Sıffın savaşında da öyleydi. İmam Ali onu Mısır valiliğine atamıştır. Daha sonra Muaviye Amr İbnül As önderliğinde bir ordusunu Mısır’a göndermiş ve Muhammed İbni Ebubekir’i mağlup edip onu esir almış ve öldürmüştür. Naaşını ölü bir eşeğin karnına gömmüş ve eşekle beraber yakmıştır. (el İstizab, c1, s235; Tarih-i Taberi, c4, s79; İbni Kesir, c3, s180; İbni Haldun, c2, s182)

Malik-i Eşter el Nekaî: Rasulullah ile tanışmıştır ve Tabiîn’in en güvenilirlerindendir. Kendi kabilesinin reisiydi, Yarmuk Savaşına gözüne aldığı bir yara sebebiyle Eşter lakabını aldı. Sıffın’da İmam Ali’nin (a.s) ordusunun generaliydi ve İslam düşmanlarıyla savaşırken gösterdiği cesaretle bilindi. 38 yaşında İmam Ali tarafından Mısır valiliğine atandı ancak Mısır yolunda, Kızıl Deniz yanında Muaviye tarafından planlanmış bir cinayetin kurbanı oldu.

Yukarıda bazı önemli İslam önderlerinin kısa hayat hikâyelerini verdik. Bazı tarihçilerin Seyf’in uydurmalarına aldanarak bu büyük insanların bir gizemli Yahudi’nin yolunu tuttuklarını kabullenebilmeleri çok üzücüdür. Seyf gibi kiralık yazarlar bu denli büyük sahabelere dahi saldırmaktan geri durmamışlardır. Ebuzer ve Ammar İbni Yasir’in İbni Sebe ile buluştuklarını, onun propagandasından etkilendiklerini ve bu sebeple Osman’a karşı çıktıklarını yazmışlardır. Ancak bizler biliyoruz ki onlar bu büyük sahabelere saldırırken aslında onların arılıklarını ve doğruluklarını sürekli söylemiş olan Rasulullah’a (s.a.a) saldırıyorlar.

Rasulullah dedi ki: “Yemin olsun ki Allah benden dört kişiyi sevmemi istemiştir çünkü O da onları sevmektedir.” Ashab sordular: “Ey Allah Rasulü! O dört kişi kimlerdir?” Rasulullah (s.a.a) cevapladı: “Ali onlardandır (üç defa tekrarladı), Ebuzer, Selman el Farisi ve Mikdat.”

Sünnî Kaynaklar:
1. Sünen-i İbni Mace, c1, s52–53, h149.
2. el Müsderek-i Hakim, c3, s130.
3. Müsned-i Ahmed İbni Hanbel, c5, s356.
4. Fezail-i Sahabe, Ahmed İbni Hanbel, c2, s648, h1103.
5. Hilya’tül Evliya, Ebu Nuaym, c1, s172.

Rasulullah (s.a.a) şöyle dedi: “Allah her Peygambere yedi dürüst sahabe vermiştir. Ancak bana ondört tane verilmiştir.” Onların içerisinde Ali’yi, Hasan’ı, Hüseyin’i, Hamza’yı, Cafer’i, Ammar İbni Yasir’i, Ebuzer’i, Mikdat’ı ve Selman’ı saydı.

Sünnî Kaynaklar:
1. Fezail-i Sahabe, Ahmed İbni Hanbel, c2, h109, h277.
2. Sahih-i Tirmizi, c5, s329, s662.
3. Müsned-i Ahmed İbni Hanbel, c1, s88, 148, 149; bir çok senet zinciriyle.
4. el Kabir-i Taberani, c6, s264–265.
5. Hilya’tül Evliya, Ebu Nuaym, c1, s128.

Rasulullah (s.a.a) dedi ki: “Ebuzer’den daha dürüst birini ne Cennet gölgelemiş ne de Dünya üzerinde bulundurmuştur. O, yeryüzünde Meryem oğlu İsa’nın (a.s) ruhuyla beraber yürür.”

Sünnî Kaynaklar:
1. Sahih-i Tirmizi, c5, s334, h3889.
2. Tehzib-i Esar, c4, s158–161.
3. Müsned-i Ahmed İbni Hanbel, h6519, h6630, h7078.
4. el Müsderek-i Hakim, c3, s342.
5. el Tabakad-i İbni Sa’d, c4, s167–168.
6. Mecmaül Zevaid, el Heytami, c9, s329–330.

İbni Mace, Süneninde İmam Ali’den (a.s) şu rivayeti nakletti: Ben Rasulullah’ın (s.a.a) evinde oturuyordum ki Ammar onu görmek istedi. Rasulullah (s.a.a) dedi ki: “Hoş geldin iyi ve arı olan!”

İbni Mace aynı zamanda Aişe’nin Rasulullah’tan (s.a.a) şunları naklettiğini yazmıştır: “Her ne zaman Ammar’a iki seçenek sunulursa, Ammar hep en doğru olanını seçer.”

Rasulullah’ın (s.a.a) Ammar hakkında söylediği birçok hadis vardır ki onlardan birisi de şudur: “Ammar bütünüyle iman doludur.” Yine Rasulullah (s.a.a) demiştir ki: “Bir asi topluluğu Ammar’ı öldürecektir.” (Sahih-i Müslim, İngilzce, s1508–1509; Müsderek-i Hakim, c3, s383)

Şimdi de bu asilerin kim olduklarını Müsned-i Ahmed ve Tabakat İbni Sad’ın şu rivayetinden çıkaralım: “Sıffın Savaşında Ammad-ı Yasir’in (r.a) kafası kesilip Muaviye’ye götürüldüğünde iki kişi tartışıyor ve ikisi de Ammar’ı öldürdüğünü iddia ediyordu.”

Yine Rasulullah (s.a.a) şunları söylemiştir: “Cennet üç kişiye özlem duyar. Onlar Ali, Ammar ve Selman’dır.” (Sahih-i Tirmizi, c5, s332, h3884)

Dahası Tirmizi şunu kaydetmiştir: Rasulullah (s.a.a) Ammar ve ailesinin Mekke’de işkenceye uğradığını duyunca şöyle dedi: “Yasir’in aile üyeleri, sabırlı olunuz. Yeriniz Cennet’tir.” (Sahih-i Tirmizi, c5, s233)

Bu sebeple Ammar ve ailesi Rasullullah’ın (s.a.a) Cennetle müjdelediği ilk kimseledir. Bu noktada şunu söylemeliyiz: Eğer bir Müslüman, Rasulullah’ın bu iki büyük sahabe hakkında bu denli önemli yorumlarda bulunduğunu biliyorsa ve yine o Müslüman, Rasulullah’ın bütünüyle doğruluğuna inanıyorsa, bu iki sahabeyi hiçbir zaman incitmek istemez. Böyle bir incitme sadece onların değil Rasulullah’ın (s.a.a) da itibarını sarsacaktır. Az önce gördüğümüz gibi yukarıdaki sahih hadisler Rasulullah’ın bilinen binlerce sahabesi arasından öne çıkan dört yahut on dört dürüst sahabesi olduğunu kanıtlıyor. Ebuzer ve Ammar’ın da bu birkaç kişinin arasında bulunduğunu görüyoruz.

Rasulullah’ın (s.a.a) vefatından iki asır sonra yaşayan Seyf İbni Ömer el Temimî’nin ve onun tabiilerinin Şialara karşı düşmanlığını görüyoruz. Seyf gayet iyi biliyordu ki Osman’a karşı gerçekleştirilen ihtilali İbni Sebe’nin iş gibi göstermek Ebuzer ve Ammar’ın Osman’a muhalif olma gerçeğiyle çelişiyordu. İş bu sebeple Seyf o iki büyük sahabenin isimlerini de o kurgusal Yahudi’nin öğrencileri listesine ekleyerek o iki büyük sahabeye zarar vermeye çalıştı.

Eğer İbni Sebe diye birisi varsa, Müslüman olduğunu Osman öldürüldükten sonra ilan etmiştir. Şimdi Seyf’in görüşünü kabul ettiğimizi ve bu doğrultuda Sebe’nin Osman döneminde ortaya çıktığını düşündüğümüzü varsayalım. Ebuzer ve Ammar İbni Yasir, diğer bir yandan, Osman döneminden daha önce Osman’a muhalif tavırlar sergilemeye başlamışlardır. O iki sahabe İmam Ali’nin (a.s) şialarındandır ve doğal olarak İmam Ali’nin hilafet görevine atandığına inanmışlardır. Bu, İbni Sebe daha ortada yokken bile onların inancı olduğundan Seyf’in “onlar İbni Sebe’den etkilenmiştir” hikâyesi bütünüyle fiyaskodur.

Yani Seyf, üçüncü halifeyi, İslam hazinesini yanlış yönetmesinden doğan tüm suçlamalardan temizlemek ve arındırmak için ihtilalcileri İbni Sebe’nin öğrencisi olarak sunmuştur. Hikâyesini de o iki büyük sahabeyi Rasulullah’ın (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) öğrenciliğinden çıkartıp İbni Sebe’nin öğrencileri safına ekleyerek bitirmiştir. Oysaki onlar Rasulullah tarafından onurlandırılmış önemli sahabelerdendir.

Üçüncü Bölüm

Osman’a Yönelik Kışkırtma

Seyf iddia etmiştir ki Osman’a karşı gerçekleştirilen kışkırtma ve tahrikin ardında yatan ana sebep Abdullah İbni Sebe’dir. Basra, Kufe, Suriye, Mısır gibi kasaba ve eyaletleri gezerek Müslümanları Medine’ye hücum edip Osman’ı öldürmeye teşvik etmiştir, zira o, Osman’ın İmam Ali’ye (a.s) ait olan yeri gasp ettiğine inanmaktadır. Seyf aynı zamanda Medine’deki Talha ve Zübeyir gibi sahabelerin aslında Osman’a muhalif olmadığını iddia etmiştir.

Tüm diğer savları gibi Seyf İbni Ömer’in Abdullah İbni Sebe hakkında ortaya koyduğu bu savı da desteksizdir ve ondan başka hiçbir ravi tarafından nakledilmemiştir. Seyf’in bu nakli haricinde İbni Sebe’nin Osman’a karşı bir kışkırtmada rol aldığına dair en ufak bir iz İslam tarihinde bulunamamıştır. Tam tersine tüm diğer merciiler bu hikâyeye bütünüyle muhalif durmuşlardır.

İslam tarihini okuyan bir araştırmacı, duyguları ister Osman’ın yanında, isterse de ona karşı olsun, bilir ki Osman’a karşı bir ihtilal çağrısının ilk defa ses bulduğu yer Basra, Kufe, Suriye veya Mısır değildir. Osman’ın devlet işlerini göğüsleme konusundaki zayıflığı birçok sahabenin ona muhalif durmasına sebep olmuştur. Bu da doğal olarak Medine’deki nüfuzu yüksek sahabeler arasında güçlü bir mücadeleye yol açmıştır. Taberî, İbni Esir ve Belaruzî gibi Sünnî tarihçiler ve daha niceleri, halifeye karşı kışkırtmanın sahabeler arasında nüfuzu yüksek olanlar tarafından tam Medine’nin içinde ortaya çıktığını doğrulayan rivayetleri nakletmişlerdir. Bu sahabeler de diğer şehirlerde bulunan sahabeleri Osman hükümetine gerçekleştirilecek olan bir ihtilale davet eden ilk sahabelerdir. İbni Cerir et Taberî şunları kaydetmiştir:

İnsanlar Osman’ın ne yapmakta olduğunu görünce Medine’deki sahabeler sınır eyaletlerine dağılmış olan diğer sahabelere şöyle yazdılar: “Sizler, Muhammed’in (s.a.a) dini uğruna Yüce Allah’ın yolunda mücadele etmek için sınırlara gittiniz. Sizlerin yokluğunuzda Muhammed’in (s.a.a) dinî bozuldu ve terk edildi. Bu sebeple dini yeniden kurmak için geri dönün.“ Bu mektuptan sonra her yönden insanlar halifeyi öldürmek için geldiler. (Tarih-i Taberî, İngilizce, c15, s184.)

Taberî yukarıdaki paragrafı Sire-i Rasulullah adlı kitabın yazarı olan ve Sünnî camiası arasında çok takdir edilen bir tarihçi olan Muhammed İbni İshak İbni Yaser el Medenî’den nakletmiştir.

Seyf’ten nakledilmeyen tarih şahitlik etmektedir ki Talha, Zübeyir, Ümmü’l Mu’minin Aişe, Abdurrahman İbni Avf ve Amr İbn’ul As gibi müessir kişiler Osman’a yönelik kışkırtmanın kilit noktasıdırlar.


A) Talha
Talha bin Ubeydullah, Osman’a karşı en büyük kışkırtıcılardan birisidir ve Osman cinayetinin planlayıcısıdır. Daha sonra bu cinayeti İslam tarihindeki ilk iç savaşı başlatarak (Cemel Savaşı) İmam Ali’ye (a.s) karşı kullanmaktan da geri kalmamıştır. Bu iddiamızı kanıtlamak için Taberî’den ve İbni Esir’den bazı paragraflar nakledeceğiz. İlk olarak İbni Abbas’tan (bazı yazıtlarda İbni Ayyaş’tan) nakledilen şu rivayeti ortaya koyuyoruz:

Osman’ın huzuruna geldim (kuşatma sırasında) ve onunla yaklaşık bir saat konuştum. Bana dedi ki: “Gel İbni Abbas.” Beni elimden tuttu ve bana kapısındaki insanların ne dediklerini dinletti. “Neden bekliyorsun?” diyen insanları duydum, diğer bazıları da “bekleyin, belki de pişman olur” diyorlardı. İkimiz kapının ardında beklerken Talha İbni Ubeydullah geçti ve “İbni Udays nerde?” diye sordu. Ona “işte orda” dediler. İbni Udays Talha’ya geldi ve bir şeyler fısıldadı. Daha sonra dostlarının yanına döndü ve “kimsenin bu adamı görmek için içeri girmesine izin vermeyin ve kimsenin onun evinden dışarı çıkmasına da izin vermeyin” dedi. Osman bana: “İşte bunlar Talha’nın emirleri” dedi ve devam etti, “Ey Allah’ım! Beni Talha’dan koru. Çünkü o tüm bu insanları bana karşı tahrik etmiştir. İnşallah istediğine ulaşamaz ve dökülen kan onun kanı olur. Talha harama girip beni suiistimal etti. Ben Rasulullah’ın (s.a.a) şöyle dediğini duymuştum: “Bir Müslümanın kanı ancak üç şeyi işlediğinde caizdir: irtidad, zina ve caiz olan haddini uygulamak hariç bir kimseyi öldürmek. O halde neden öldürülüyorum?”

İbni Abbas devam etti: Evi terk etmeyi istedim ancak isyancılar oradan geçmekte olan Muhammed İbni Ebubekir gelip izin vermelerini dileyene kadar benim yolumu tıkadılar. (Tarih-i Taberi, İngilizce, c15, s199–200.)

Üsttekine benzer nakillerle karşılaştırdığımızda Seyf’in iddiası yerle bir oluyor. Zira üstteki nakil, Osman’ın kendisine tüm bu yapılanların Talha gibi sahabeler tarafından gerçekleştirildiğini bildiğini ancak Abdullah İbni Sebe gibi bir önemli şahsiyetten (!) haberdar olmadığını kanıtlamaktadır. Acaba bu kiralık yazarlar olaydan asırlar sonra doğmalarına rağmen konuya Halife Osman’dan daha hâkim olduklarını mı iddia ediyorlar? Şimdi yazacağımız nakil de Osman cinayetine Talha tarafından yol gösterildiğini kanıtlıyor ve hatta katillerin Osman’ı hallettiklerini geri dönüp liderlerine bildirdiklerini gösteriyor:

Abzay dedi ki: “Osman’a saldırının gerçekleşip içeri girildiği güne tanıklık ettim. Onlar eve, Amr İbni Hazm’ın mekânında buldukları bir açıktan girdiler. Bir an çatışma oldu ve işlerini bitirdiler. Allah’a yemin olsun ki Sudan İbni Hümran’ın oradan dışarı çıkışını hiçbir zaman unutmadım. Onu şöyle derken duydum: “Talha İbni Ubeydullah nerede? İbni Affan’ı öldürdük!” (Tarih-i Taberi, İngilizce, c15, s200)

İmam Ali (a.s) Hayber’deyken Osman Medine’de kuşatma altındaydı. İmam (a.s) Medine’ye geldi ve insanların Talha’nın mekânında toplanmış olduğunu gördü. Sonra da İmam Ali (a.s) Osman ile buluşmaya gitti. İbni Esir şöyle yazıyor:

Osman Ali’ye (a.s) dedi ki: “Sen bana İslamî hakkım, kardeşlik ve arkadaşlık hakkım yönlerinden borçlusun. Eğer tüm bu hakların hiçbirine sahip olmasaydım ve eğer İslam öncesi zamanda yaşıyor olsaydık dahi biz Abdumenaf oğulları için Tem’den birisinin (Talha) bizim liderliğimizi çalması ikimiz için de bir utanç kaynağı olurdu.” Ali (a.s) Osman’a dedi ki: “Ne yaptığım hakkında bilgi sahibi olman lazım.” Sonra Ali (a.s) Talha’nın evine gitti. Orda birçok insan vardı. Ali (a.s) Talha’ya dedi ki: “Talha, bu içine düştüğün durum da neyin nesi?” Talha cevapladı: “Ey Ebu’l Hasan! Artık çok geç!” (el Kâmil, İbni Esir, c3, s84)

Taberi aynı zamanda Osman kuşatma altındayken İmam Ali (a.s) ve Talha arasında geçen şu konuşmayı da nakletmektedir:

Ali (a.s) Talha’ya dedi ki: “Senden Allah için tüm o insanları Osman’dan uzak tutmanı istiyorum.” Talha cevapladı: “Hayır, Allah’a yemin olsun ki, Ümeyye oğulları doğru olana gönüllerinden boyun eğmedikçe bunu yapmayacağım.” (Tarih-i Taberî, İngilizce, c15, s235)

Hatta Talha, Osman’ı sudan dahi mahrum etmiştir:

Abdurrahman İbnül Esved dedi ki: “Ali’yi (a.s) devamlı olarak olayı engellemeye çalışırken görüyordum, eskiden davrandığı gibi davranmıyordu. Kuşatma altına alınan Osman’ın su tulumlarına el konulması hakkında Talha ile konuştuğunu gördüm. Ali (a.s) bu konuda oldukça üzgündü ve sonunda Osman’a su tulumlarının gönderilmesine izin verildi.” (Tarih-i Taberî, İngilizce, c15, s180–181)

Neden İmam’ın (a.s) Osman’ı terk ettiğini anlamak için bu makalenin sonuna doğru naklettiğimiz rivayetlere bakın.

Dahası, tarihçiler doğrulamaktadırlar ki katliamı planlayanlar Osman’ın cesedinin Müslüman mezarlığına gömülmesine dahi izin vermemiştir, o da yıkanmadan ve kefenlenmeden “Haşhiş Kevkeb” adlı bir Yahudi mezarlığına gömülmüştür. (Tarih-i Taberî, İngilizce, c15, s246–250) Eğer Yahudiler bu cinayeti planlamış olsalardı onun kendi mezarlıklarına gömülmelerine izin vermezlerdi. Muaviye güç kazandıktan sonra o Yahudi Mezarlığını arasındaki alanla beraber el Bakiy’e dâhil etmiştir. (Tarih-i Taberî, İngilizce, c15, s246–250)


B) Aişe
Talha, Osman cinayetindeki tek işbirlikçi değildi. Sünnî tarihi onun kuzeni olan Ümmü’l Müminin Aişe’nin de Osman’a karşı mücadelede bulunduğunu anlatmaktadır. Alttaki paragraf da Osman ihtilalinde Aişe’nin Talha ile birlikte davrandığını gözler önüne sermektedir:

İbni Abbas Mekke’nin dışına seyahat ederken Aişe’yi el Sulsul’da buldu (Medine’nin yedi mil güneyi). Aişe dedi ki: “Ey İbni Abbas, Allah’a şükür ki karşıma çıktın. Bu adamı (Osman) terk ettirmek ve insanlar arasında şüphe doğurmak için senin gayet keskin bir dilin vardır. (Mevcut kuşatmada) İnsanlar anladıklarını gördüler ve onlara bir nur rehberlik etti. Talha’nın hazinelere ve depolara giden bir anahtar görevi gördüğüne şahit oldum. Eğer o halife olursa akrabası olan Ebubekir’in yolunu tutacaktır.” İbni Abbas dedi ki: “Ey Anne (Müminlerin annesi), eğer o adama (Osman’a) bir şey olursa insanlar yalnızca bize güvenecektir (İmam Ali yanlılarına).” Aişe dedi ki: “Kes sesini! Seninle tartışmaya niyetim yok!” (Tarih-i Taberî, İngilizce, c15, s238–239)

Birçok Sünnî tarihçisi başta Aişe’nin Osman’a gittiğini ve Peygamber’in (s.a.a) vefatından birçok yıl sonra dağıtılan mirasını onunla paylaşmasını istediğini nakletmiştir. Osman ise onun Ebubekir’e Fatıma (a.s) için en ufak bir payı bile bırakmamasını söylediğini hatırlatarak ona para vermekten kaçınmıştır. Yani eğer Fatıma (a.s) en ufak bir miras payı almadıysa Aişe neden alsın? Aişe bu olay üzerine Osman’a fazlasıyla sinirlenir ve şöyle der: “Bu sersem bunağı öldürün! O artık mürtet olmuştur!”

Sünnî Kaynaklar:
1. İbni Esir Tarihi, c3, s206.
2. Lisan’ül Arab, c14, s141.
3. El İkd’ül Ferid, c4, s290.
4. Serh-i Nehc’ul Belaga, İbni Ebi’l Hadid, c16, s220–223.

Gördüğümüz üzere, Osman cinayetini tasarlayan ana figürler Talha ve Aişe gibi oldukça müessir kimseler. Sünnî kaynaklarından aktırdığımız bu rivayetler de Abdullah İbni Sebe konusunda aktarılanlarla bütünüyle çelişmektedir ki konuyu İbni Sebe’ye bağlayan Seyf, yukarıdaki nakillerin ravilerinden asırlar sonra doğmuştur.

Bir diğer Sünnî tarihçisi, el Belaruzî, tarihinde (Ensabul Eşraf) kaydetmiştir ki durum olabildiğine ciddileştiğinde Osman Mervan İbnul Hakem’den ve Abdurrahman İbni Attab İbni Useyd’den Aişe’yi kendisine cephe almaktan vazgeçirmelerini istemiştir. Onlar da Aişe Hacc’a gitmeye hazırlanırken onu bulmuş ve şöyle demişlerdir: “Senin Medine’de kalman için ve Allah’ın bu adamı senden koruması için dua ediyoruz.” Aişe demiştir ki: “Seyahat hazırlıklarımı yaptım ve Hacc’a niyetlendim. Allah’a yemin olsun ki sizin isteğinizi kabul etmeyeceğim. O adamın çuvallarımın birinin içinde olmasını ve onu o çuvalın içinde taşımayı dilerdim. Böylece onu götürüp denize atardım.” (Ensabul Eşref, el Belaruzî, c4, s75)

Elbette ki Osman’a karşı gerçekleşen ihtilal Medine’de başlamıştır; Kufe’de, Basra’da veya Mısır’da değil. Medine’nin bu önemli insanları Medine’den dışarı mektuplar yazıp insanları Osman aleyhinde kışkırtan ilk kişilerdir. İbni Sebe adlı bir Yahudi’nin insanları Halife’ye karşı kışkırtan kişi olduğunu söylemek o kişinin Aişe, Talha ve Zübeyir’i de kandırdığını kabul etmedikçe mantıksızdır ki İbni Sebe hakkında hiçbir nakil bırakın onun bu kişilerle temas kurmasını, onun Medine’ye geldiğini dahi yazmıyor.

Yine İbni Sebe’nin Osman ihtilalindeki rolü, ancak Halife’nin ilk iki Halife’ye zıt bir rolde yürümesine, İslamî kaynakları akrabalarına dağıtmasına ve onları İslam eyaletlerine vali seçmesine sebep olsaydı inandırıcı olabilirdi. Zira Medineli isyancı sahabelere İbni Sebe tesir edememişse ve Osman’ın yanlış politikalar izlemesinde İbni Sebe’nin bir etkisi yoksa nasıl olur da Osman cinayetini İbni Sebe’ye yükleyebilirler?

Osman’ın İslam eyaletlerinde ortaya çıkan sorunları çözmede sergilediği tavır; Aişe, Talha, Zübeyir ve diğerlerine Müslümanları Osman aleyhine ayaklanmaya çağırmaları için bir sebep oluşturmuştur. Ancak bu ihtilali İbni Sebe’ye atfedenler Osman’ın yanlış politikalar izlemesinde İbni Sebe’nin rolü olduğunu kabul etmiyorlar. Haklılar da, zira bu denli olaylara imza atmış bir Yahudi yalnızca Seyf İbni Ömer el Temimi’nin ve onun rivayetlerini kabul edenlerin hayal güçlerinden ibarettir. Seyf’e dayanmayan on beşten az rivayet (ki hiçbiri güvenilir bir Şia veya Sünnî kaynağına dayanmamaktadır) , Seyf’e dayanan ve İbni Sebe’yi her yere burnunu sokmuş ve her yeri karıştırmış bir Yahudi olarak sunan rivayetlerden fazlaca ayrılmaktadır.


C) Amr İbnul As
Ne kadar ilginçtir ki Osman’a yapılan ihtilalin en büyük rolü ne Şia ne de Sünnî kaynaklarında güçlü bir kanıtla var olmayan bir Yahudi’ye atfedilmektedir. Ancak tarihçiler, ihtilaldeki en büyük rolü oynayan, üstelik de İslam tarihinde gayet iyi bilinen adamın adını unutuyorlar: Amr İbn’ül As. Bu adam, o devirde ortaya çıkmış olan herhangi bir Yahudi’den çok daha zeki ve kurnazdı. Amr, Halife’ye komplo düzenlemek için gereken tüm sebeplere ve Medinelilerin çoğunu Halife aleyhinde kışkırtmaya yarayan tüm kabiliyetlere sahipti.

Amr İbnul As, Osman cinayetindeki en büyük provokatörlerdendir. İkinci halife döneminde Mısır valiliğini yapmıştır. Ancak üçüncü halife onu görevinden alıp yerine evlâtlık kardeşi olan Abdullah İbni Sa’d İbni Ebu Şerh’i geçirmiştir. Bunun neticesinde Amr, Osman’a oldukça sinirlenmiş ve ona düşman kesilmiştir. Medine’ye döndükten sonra Osman’ın yanlış işlerini açıklayıp onu suçlayarak ona karşı büyük bir habis mücadeleye girişmiştir. Osman da Amr’ı suçlamış ve onunla sertçe konuşmuştur. Bu ise Amr’ı çok daha sinirli bir hale getirmiştir. Talha ve Zübeyir’le anlaşmış ve Osman’a komplo kurmuştur. Hacılarla görüşmüş ve onlara Osman’ın yaptığı sayısız ihlâli anlatmıştır. Taberî’ye göre Osman kuşatma altındayken Amr, el Eclan’ın mekânında oturup Osman’ın durumu hakkında insanlara sorular sormuştur:

Amr, ikinci bir atlı geçip gidene kadar oturduğu yerden kalkmadı. Amr onu çağırdı ve sordu: “Osman ne yapıyor?” Adam cevapladı: “Öldürüldü.” Amr şöyle dedi: “Ben Ebu Abdullah’ım. Eğer bir şey istersem onu elde ederim. İnsanları ona karşı tahrik ettim, dağın tepesindeki çobanı bile sürüsüyle beraber (tahrik ettim).” Bu lafın üzerine Seleme İbni Ravh ona dedi ki: “Siz Kureyşliler, sizinle Araplar arasındaki o sıkı bağı kopardınız. Neden yaptınız bunu?” Amr cevap verdi: “Bizler hakikati yanlışlığın kuyusundan çekip çıkarmak istedik ve insanların hakikat karşısında eşit bir duruşa sahip olmasını istedik.” (Tarih-i Taberî, İngilizce, c15, s171–172)

Müslümanları parçalamaya çalışanlar, önemli Sünnî ravilerce nakledilen rivayetler arasında İslam tarihinde çok iyi bilinenleri görmezden geliyorlar. Osman’a yapılan ihtilâl, Aişe, Talha, Zübeyir, Abdurrahman İbni Avf ve Amr İbnul As gibi Medine’nin ileri gelen kişilerinin çabalarının sonucudur. İhtilâlin Osman’a isyan etmiş gerçek kişiler tarafından gerçekleştirildiğini itiraf etmek yerine hakikati reddedip ondan bahsetmiyorlar. İhtilâli, Sünnî âlimlerinin yalancı olduğunu söylediği Seyf İbni Ömer el Temimî’nin rivayetlerine güvenip kurgusal bir Yahudi’ye atfediyorlar. Halife’yi, Aişe’yi, Talha’yı ve Zübeyir’i eleştirmekten korkup Seyf’in rivayetlerine inanarak hakikatten kurtulmaya çalışıyorlar.

Daha da ilginci şudur ki Aişe, Talha, Zübeyir ve Muaviye İbni Ebu Süfyan, İmam Ali’ye (a.s) karşı iki kez, İslâm tarihinde daha önce görülmemiş bir şiddetle savaşmışlardır ancak bunlardan hiçbiri İmam Ali’nin (a.s) talebelerini İbni Sebe’nin talebesi olmakla suçlamamıştır. Sünnî tarih kitapları ve Sünnî hadis derlemeleri açıkça Muaviye’nin Müslüman Dünyasındaki tüm camii imamlarını İmam Ali’ye (a.s) lanet ettirmek için kullandığını kaydetmektedir. Eğer şu kurgusal Yahudi, İbni Sebe, Osman’a karşı gerçekleştirilen ihtilâlde en ufak bir rol alsaydı, Muaviye İmam (a.s) ve taraftarlarına çamur atmak için bu rolü ana konu haline getirmez miydi? Anında insanlara Osman’ı öldürenlerin Abdullah İbni Sebe’nin öğrencileri olduğunu ve aynı kişilerin Ali’yi (a.s) hilâfete getirdiğini anlatmaz mıydı? Ancak ne Muaviye ne de Aişe bu yolu seçmemiş, İbni Sebe hakkında tek bir laf etmemiştir zira İbni Sebe ile ilgili aktarılan hikâyeler hicretin ikinci asrında yaşamış olan Seyf İbni Ömer tarafından uydurulmuştur.

Osman cinayeti, Osman hükümetinde bulunduğu halde onu ölüme terk edenleri hatta onu öldürmeye çalışanları gizlemek için harika bir günah keçisi yaratmıştır. Muaviye ve Mervan gibi Ümeyye oğulları ki Osman’ın akrabalarıdırlar, sadece Osman’ın yaşamından değil ölümünden de faydalanmışlardır. İbni Sebe hikâyesi de bu güce tapan adamların yüzlerine maske geçirip onları gizlemiş, İmam Ali (a.s) ve şialarına ise saldırma bahanesi haline gelmiştir.


Osman İhtilalinin Ardında Yatan Diğer Sebepler
Üçüncü Halife Osman’a insanlar onun Allah’ın kitabına ve Peygamberin (s.a.a) öğretilerine dayalı bir yönetim benimseyeceği yönünde aldıkları taahhüde binaen biat etmişlerdi. Eğer Kur’an’da veya Rasulullah’ın (s.a.a) öğretilerinde bir açıklama bulamaz ise Ebubekir ve Ömer’in metotlarını takip edecekti.

Şu bilinmektedir ki ilk iki halife sıradan yaşamışlardı. Ne kendi kabilelerinden birilerini diğer insanlardan yüksek mevkilere atamış ne de akrabalarından birini hükümette önemli görevlere getirmişlerdi.

Ancak Osman, kendi seçeneklerini ortaya koydu. Lüks içerisinde yaşamayı kendine uygun gördü. Kendi kabilesinden (Ümeyye oğulları) kimseleri hükümette önemli ve güçlü görevlere getirdi. Kim olduklarına dahi bakmadan onları diğer Müslümanlardan yüksek mevkilere atadı. Ne yazık ki akrabalarının hiçbiri hakikat yanlısı değildi. Belki de Osman’ın bu ayrıcalıkları yapma sebebi Allah’ın kitabına göre davrandığını gösterir zira Kur’an sıla-i rahimi önerir (!). Ülkedeki olaylara bu şekilde yaklaşması birçok sahabeyi rahatsız etti. Onu tutumsuz ve ölçüsüz buldular.

Sahabeler Halifeyi şu hususlarda eleştirdiler:

1. Kendi amcası olan el Hakem İbni Ebu’l As’ı, Peygamber (s.a.a) tarafından Medine’den kovulmuş bu kişiyi, tekrardan Medine’ye getirtti.

Rivayet edilmiştir ki el Hakem saklanır ve Peygamber’in (s.a.a) önemli sahabelerle gizlice konuştuğu şeyleri dinler daha sonra duyduklarını etrafına yayardı. Peygamber’in (s.a.a) yürüme şeklini taklit eder ve Onunla dalga geçerdi. Bir defasında Rasulullah (s.a.a) Hakem’i onu taklit ederken gördü ve dedi ki: “İşte olacağın şekil.” El Hakem bu söz üzerine aniden titremeye başladı ve ölene kadar o şekilde titredi. Yine nakledilmiştir ki:

Bir gün, sahabelerinden bazılarıyla otururken Rasulullah (s.a.a) dedi ki: “Lânetli bir adam odaya girecek.” Kısa bir süre sonra el Hakem odaya girdi. (el İstizab, Yusuf İbni Abdulbarr, c1, s359–360)

2. Medine’ye getirdikten sonra el Hakem’e 300,000 Dirhem para bağışladı.


3. El Hakem’in oğlu Mervan’ı en önemli yardımcısı ve başdanışmanı yaptı. Böylece Mervan, görevi itibariyle en az Osman kadar müessir bir kimse haline geldi. Mervan, Kuzey Afrika’nın resmî gelirlerinin beşte birini 500,000 Dinar karşılığında satın aldı. Ne var ki bu meblağı hiç ödemedi. Halife onun bu parayı elinde tutmasına izin verdi ki bu para günümüzde on milyon dolara eşittir!

İmam Ali (a.s) Osman’ı Mervan tehlikesi hususunda sıkça uyardı, ama beyhude. İmam Ali (a.s) ve Osman arasında geçen aşağıdaki konuşma da bu gerçeği göstermektedir. Osman’a saldırıldığında o Ali’den (a.s) yardım istemiş ve şöyle demiştir: “Bugün bana gelen şu muhalif grubunun başıma açtığı felaketi görüyorsun. Bilirim ki senin insanlar arasında bir saygınlığın var ve onlar seni dinleyeceklerdir. Onlara gidip onları benim başımdan savmanı isterim. Onların benim huzuruma gelmelerini istemem, bu bana bir hakarettir. Diğerlerinin de bunu duymasını sağla.”

İmam Ali (a.s) dedi ki: “Hangi sebeple onları savayım?”

Osman cevapladı: “Şu sebeple ki bana tavsiye ettiğini ve doğru olduğunu düşündüğünü yürürlüğe koyacağım, senin yolundan ayrılmayacağım.” İmam Ali (a.s) dedi ki: “Aslında sana defalarca söyledim, sen ve ben bu konular hakkında uzun uzadıya tartıştık. Bunların hepsi Mervan İbni Hakem’in, Said İbnül As’ın, İbni Amir’in ve Muaviye yüzünden. Sen onları dinledin ve beni küçümsedin.” Osman dedi ki: “O halde artık onları küçümseyip seni dinleyeceğim.” (Tarih-i Taberî, İngilizce, c15, s173)

Sonra İmam Ali (a.s) insanlarla konuştu ve onlardan gitmelerini istedi. Bunun üzerine birçoğu geri çekildiler. Sonra İmam (a.s) Osman’ın yanına gitti, ona insanların gittiğini söyledi ve ekledi:

“İnsanların şahit olacağı bir açıklama yaz ki onu senden duysunlar. Allah senin pişmanlığı kalbinde hak edip etmeyeceğine şahit olacaktır.”

Bunun üzerine Osman dışarı çıktı ve pişmanlık duyduğunu açıklayan bir hutbe okudu. Dedi ki: “Allah’a yemin olsun, Ey insanlar! Eğer içinizden biri beni suçladıysa benim için bir bilinmezi gerçekleştirmiş değildir. Hiçbir şeyi bilinçsizce yapmadım. Ancak ruhum kibirli bazı umutlar yeşertti ve beni kandırdı, takvam benden kaçıp gitti… Allah’tan yaptıklarım için bağışlanma istedim. Benim durumumdaki bir adam bağışlanmaya hep hasret çeker.”

İnsanlar ona merhamet ettiler hatta aralarından bazıları ağladı. Said İbni Zeyd Osman’ın huzurunda durdu ve dedi ki: “Ey Müminlerin Emiri! Bundan sonra seni desteklemeyen hiç kimse senin huzurunda bulunmayacak. Allah’tan kork, ruhun Allah’tan korksun ve dediklerini yerine getir!”

Osman aşağı indiğinde Mervan İbnül Hakem’i ve Said İbnül As’ı birkaç diğer Beni Ümeyye ile beraber evinde buldu. Mervan dedi ki: “Konuşsam mı? Sessiz mi kalsam?” Osman’ın eşi dedi ki: “Hayır! Sessiz kal, yoksa seni günahından dolayı öldürürler. O, vazgeçemeyeceği bir açıklamada bulundu.” Mervan Osman’a dedi ki: “Uğruna Allah’tan bağışlanma dilemek zorunda olduğun bir hatada ısrar etmek, korkudan pişman olduğunu söylemekten daha iyidir.” Osman ikna oldu ve “Dışarı çıkıp insanlarla konuş, ben bunu yapmaktan çekiniyorum.” dedi.

Bunun üzerine Mervan insanlara şöyle dedi: “Neden burada çapulcular gibi toplanmışsınız? Sizler buraya bizim mülkümüzü çalmaya geldiniz. Gidin! Allah’a yemin olsun ki eğer bize zarar verirseniz sizler çok daha tatsız sonuçlarla karşılaşırsınız ki fikirlerinizin doğurduklarından dolayı şükredemezsiniz. Evlerinize dönün! Bizler mevkisini çaldıracak insanlar değiliz!”

İnsanlar olanlar konusunda Ali’ye (a.s) danıştılar. Ali (a.s) Osman’a geldi ve dedi ki: “Anlaşılan yine Mervan’ı memnun etmişsin, ancak yalnızca bir devenin taşıdığı tahtırevanı döndürmesi gibi dinini döndürürsen Mervan’ı tam memnun edebilirsin. Gerçekten de Mervan, dinine ve ruhuna gelince bir yoksunluk sahibidir. Allah’a yemin olsun ki o seni hapsedecek ve çıkmana izin vermeyecek. Bu ziyaretten sonra bir daha sana söylenmeyeceğim. Sen kendi şerefini yok ettin ve tüm etkini kaybettin.”

Ali (a.s) ayrıldığında Osman’ın eşi dedi ki: “Ali’nin bir daha sana dönmeyeceğini ve senin yeniden Mervan’a riayet gösterdiğini duydum.” Osman dedi ki: “Ne yapmalıyım?” Eşi cevapladı: “Yalnızca eşi olmayan Allah’tan korkmalısın ve iki selefinin (Ebubekir ve Ömer) uygulamalarına bağlı kalmalısın. Mervan’a itaat etmek seni öldürür. Mervan’ın insanlar arasında hiçbir itibarı yoktur hiç kimsede sevgi veya huşu uyandırmaz. İnsanların seni terk etmesinin tek sebebi Mervan’ın meclisindeki rütbesidir. Ali’ye sığın, onun samimiyetine ve doğruluğuna güven. O seni anlar ve o insanların itaat etmekten kaçınacağı biri değildir.” Ancak Osman Ali’ye (a.s) gitmekten çekindi. (Tarih-i Taberî, İngilizce, c15, s176–179)

Osman’ın ölümü üzerine İmam Ali (a.s) dedi ki:

“Allah’a Andolsun ki utanç duyana kadar onu korumaya çalıştım. Ama Mervan, Muaviye, Abdullah İbni Amir ve Sa’d İbnül As onunla anlaştı. Ona samimî tavsiyeler verip onları yanından göndermesi gerektiğini söylediğimde benden şüphelendi, şimdi gördüğün şeyler olana kadar benden şüphelendi.” (Tarih-i Taberî, İngilizce, c15, s198)

Mervan ve yanındakiler, halkın Osman’a yaptığı rüşvet ve torpil suçlamalarının temel sebebiydi. Mervan, netice olarak daha sonra hilafeti tamamen ele geçirdi ve Hicrî 64. yılda tahta oturdu ve Kordoba emirleriyle Şam’daki Emevî krallarının atası olarak hatırlandı.

4. Halife evlatlık kardeşi olan Abdullah İbni Sa’d’ı Mısır valisi olarak atadı. O sıralarda Mısır, en büyük Müslüman eyaletiydi. İbni Sa’d Müslüman olduğunu ilân edip Hicrete katıldığında Peygamber (s.a.a) onu vahiy kâtipliğine atamıştı. Ancak İbni Sa’d, mürtet oldu ve yeniden Mekke’ye döndü. Dinden çıktığında şunları söylemişti: “Tanrının Muhammed’e vahiy ettiğinin aynısını ben de vahiy alıyorum.”

Mekke fethedildiğinde Rasulullah (s.a.a) Müslümanlara İbni Sa’d’ı bulup öldürmeleri emrini verdi. Ancak Osman’ın evinde saklandı ve ortalık sakinleşinceye kadar orda kaldı. Daha sonra Osman İbni Sa’d’ı Rasulullah’a (s.a.a) götürdü ve İbni Sa’d’ı koruduğunu itiraf etti. Rasulullah (s.a.a) bir süre sessiz kaldı, orda bulunan sahabelerden birinin İbni Sa’d’ı öldürmesini bekledi. Sahabeler ise Rasulullah’ın (s.a.a) bu uzun sessizliğinin ne anlama geldiğini anlamadılar. Kimse İbni Sa’d’ı öldürmeye kalkmadığından Rasulullah Osman’ın onu korumasını onayladı.

5. Halife Osman Velid İbni Akabe’yi (o da akrabasıdır), Kufe valisi olarak atadı. Bunu yapabilmek için de önceki vali olan ünlü sahabe Sad bin Ebu Vakkas’ı görevinden aldı. Sa’d, Uhud Savaşında büyük başarılar elde etmiş bir nişancıydı.

Diğer yandan, Velid’in Rasulullah (s.a.a) zamanındaki tutumu hiç de hoş değildi. Kur’an onun itibarını düşürdü ve onu bir fasık olarak gösterdi. Örneğin, Rasulullah (s.a.a) onu Beni el Müstelak’a zekât toplaması için gönderdi. Velid, Müstelakların ona doğru atları üzerinde geldiklerini gördü. Müstelaklarla onun arasındaki eski düşmanlıklar sebebiyle korktu. Rasulullah’a (s.a.a) geri döndü ve ona Müstelakların onu öldürmeye çalıştığını söyledi. Bu bir yalandı. Ancak Velid’in bu açıklaması Medine Müslümanlarını sinirlendirdi ve Medineli Müslümanlar Müstelaklara saldırmak istedi. Bu zamanda şu ayet nazil oldu: “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat 6)

Velid yaşamının geri kalanını da bu gayri İslamî yoldan yaşadı. Şarap içerdi, hatta bazıları onun cemaat namazını kılarken ayyaş olarak kıldığına şahit olmuşlardır! İçki sebebiyle seksen defa kırbaçlanmış ve Halife tarafından sürülmüştür. Halife’nin hakikate tabi bir sahabeyi Velid’in yerine getirmesi beklenirken tutup başka bir akrabası olan Said İbnül As’ı yerine geçirmiştir.

Bu bölümün sonunda İmam Ali (a.s) ve Osman arasında geçen bir rivayeti naklediyoruz ki Osman daha katledilmeden çok uzun bir zaman önce onun durumuna ışık tutmuştur:

İnsanlar toplanmış ve Ali İbni Ebu Talib (a.s) ile konuşuyorlardı. Ali (a.s) Osman’a gitti ve şöyle dedi:

“İnsanlar bana geldi, senin hakkında benimle konuştular. Allah’ı unutma! Kör olduktan sonra insanlara yol gösteremez, bilgisizken insanlara bilgi katamazsın. Şüphesiz ki bu yol açık ve aşikârdır ve hak dinin işaretleri dosdoğru dururlar.

Bil ki ey Osman, Allah’ın gözündeki en büyük hizmetçi, ADİL BİR İMAMDIR. O ki dosdoğru bir yolda aydınlanmıştır ve insanlara rehberlik eder. O ki gerçek sünneti hâkim kılar ve tüm bidatleri ortadan kaldırır. Allah’a yemin olsun ki her şey apaçık ortadadır. Sapasağlam ve gerçek sünnet dosdoğru ortada durur, ne kadar saklasan ve değiştirsen de. Allah’ın gözünde KÖTÜ İMAM, despot bir liderdir, yoldan çıkmıştır ve diğerlerini de yoldan çıkartır. O ki gerçek sünneti yıkar ve bidatleri hâkim kılar.

Yemin olsun ki Allah Resulünü (s.a.a) şöyle derken duymuştum: “Diriliş gününde, zalim lider yanında bir avukatı veya bir yardımcısı olmadan getirilir, Cehennem’e fırlatılır ve Cehennem’de aynı bir değirmen gibi döner durur. Daha sonra da Cehennem’in ateşten seline dalış yapar.”

Dediğim gibi, Allah’ın farkına var ve cezaların karşılığında yapabileceklerinin de. Gerçekten de Onun cezası şiddetli ve acı vericidir. Bu toplumun öldürülen lideri olmayasın diye gözünü açmanı söylüyorum. Aslında söylenir ki bu toplum tarafından bir lider öldürülecek ve onun kanlı mücadelesi kıyamet gününe kadar sürecek ve olaylar fazlasıyla karışacak. Bu olay insanları mezheplere ayıracak ve onlar yanlışlığın derinliğinden dolayı hakikati göremeyecekler. Dalgalar gibi sallanacak ve karışıklık içerisinde dolaşacaklar.” (Tarih-i Taberî, İngilizce, c15, s141–142)

Osman’ın yaptığı yanlışlar döneminin başında ortadayken ve yanlışları daha bu zamanlarda insanları cepheleştirmeye başlamışken, İmam Ali (a.s) gibi büyük sahabeler daha işin başında yaptığı yanlışların doğurabileceği sonuçları açısından Osman’ı uyarırken ve tüm bu hakikatler en güvenilir Sünnî kaynaklarında zikredilmişken nasıl olur da bazıları tüm bu gerçeklere gözlerini yumup tüm ayaklanmayı ve cinayeti İslam’ı karıştırmaya çalışan bir Yahudi’ye atfedebilir? Bu ihtilali İbni Sebe’nin işi gibi göstermek, Osman’ın yaptığı yanlışları ve Osman’ın kuyusunu kazmayı isteyen sahabe kisvesindeki insanları örtüp saklamak için yapılmamışsa ne için yapılmıştır? Rasulullah’ın (s.a.a) bile lânet ettiği sahabeleri temize çıkarmak için onlarca büyük sahabeyi ve tabiunu töhmet altında bırakmak hangi Müslüman’a yakışan bir harekettir? Sahabeleri eleştirmeyi bile cehennemlik günah olarak sayan sahabe bağnazları acaba altına girdikleri bu büyük vebali göremiyorlar mı?


Dördüncü Bölüm

Cemel Savaşını Kim Başlattı?

Cemel Savaşı Hicrî 36’da Basra’da halife seçildikten sonra İmam Ali’ye (a.s) açılan ilk savaştır. Savaşa Cemel adının verilmesinin sebebi muhalif grubun liderlerinden biri olan Aişe’nin deve sürmesinden kaynaklanmaktadır. Muhaliflerin diğer liderleri Rasulullah’ın (s.a.a) iki iyi bilinen sahabeleri olan Talha ve Zübeyir’di. Bu savaş tarihte aynı zamanda Basra savaşı olarak da bilinir. Sonucunda on binden fazla Müslüman’ın kanı akmıştır.

Ehl-i Beyt-i Rasulullah’ın (s.a.a) şialarına karşı temelsiz suçlamaları sürdüren kimseler İbni Sebe ve adamlarının tam İmam Ali (a.s) ve üç muhalifi (Aişe, Talha ve Zübeyir) anlaşmak üzereyken Cemel Savaşının başlamasına neden olduklarını iddia ediyorlar. Güya İbni Sebe ve adamları gece vakti iki tarafta da yer alıp birbirlerine saldırmış ve iki tarafı da savaşa sürüklemişler. Bu da Osman’ın katillerinin cezalandırılmasını isteyenlerin barışçı çabalarını (!) mahvetmiş.

Bu iddia, Sünnî tarihçilerinin ve muhaddislerinin kaydettiği birçok açık tarihi gerçekle çelişmektedir. Bunlardan birkaçını naklediyoruz:

1. El Şaabi (Amir İbni Şerahil el Şaabi) şöyle rivayet etmiştir:

Sağ tarafta bulunan Emirel Müminin sol tarafta yer alan Basra ordusuna saldırdı. Birbirleriyle dövüştüler ve insanlar Aişe’ye doğru gittiler. Birçokları Zubeh ve Ezd kabilelerindendi. Savaş sabahtan başladı ve öğleye kadar sürdü. Basralılar geri çekildiler ve Ezd kabilesinden bir adam “Geri dönün ve saldırın” diye bağırdı. Ali’nin oğlu Muhammed ona bir kılıçla vurdu ve elini kesti. Adam “Ezdliler kaçın!” diye bağırmaya başladı. Ezdiler yenilince “Bizler Ali İbni Ebu Talib’in dinindeniz” diye bağırdılar. (Tarih-i Taberî, Arapça, c4, s312. –Bu makale yazıldığı sırada Tarih-i Taberî’nin bu bölümü henüz İngilizceye çevrilmemişti.– )

Üstteki rivayet, iddia edildiği gibi savaşın gece vakti başlamadığına bir kanıttır. Tam tersine savaş sabah vakti başlamıştır. Bu da iki tarafın karşılıklı olarak gece vakti birbirlerine saldırdıkları iddialarını çürütmektedir.

2. Katade şöyle rivayet etmiştir:

İki ordu birbirleriyle karşılaştıkları zaman Zübeyir gayet zırhlı bir biçimde atının üzerinde belirdi. İnsanlar Ali’ye (a.s) “Bu Zübeyir’dir!” dediler. Bunun üzerine Ali (a.s) dedi ki: “O ikisinden (Talha ve Zübeyir) Zübeyir’in Allah’ı hatırlamasını daha çok umarım.” Daha sonra Talha da geldi. Ali (a.s) onları gördüğünde dedi ki: “Sizler silahlar, atlar ve askerler hazırlamışsınız. Peki, Ahiret gününde Rabbinizle karşılaştığınızda ona söyleyecek bir bahane de hazırladınız mı? Allah’tan korkun ve sıkıca bir elbise dikip de daha sonra onu çözen bir kadına benzemekten kaçının. Ben sizin (din) kardeşiniz değil miyim? Sizler benim kanımın kutsallığına (din kardeşinin kanı açısından) inanmaz mısınız? Size ne oldu da benim kanımı dökmeyi caiz bilmeye başladınız?” Talha dedi ki: “Sen insanları Osman’a karşı kışkırttın.”

İmam Ali (a.s) Kur’an’dan şu ayeti okudu: “O gün Allah, onlara hak ettikleri cezayı tam verecek ve Allah'ın apaçık Hak olduğunu bilecekler. (Nur 25)” ve devam etti: “Talha, sen mi Osman’ın kanı için savaşıyorsun? Allah Osman’ı öldürenlere lanet etsin. Zübeyir, sen Rasulullah’ın (s.a.a) Beni Gunam’da bana bakıp gülümsediği günü hatırlıyor musun? Ben de ona gülümsemiştim ve sen ona “Ali çok kibirli.” Demiştin de Rasulullah (s.a.a) sana “O kibirli değildir, sen bir gün onunla adaletsizce savaşacaksın.” Diye cevap vermişti.

Zübeyir dedi ki: “Allah’a yemin olsun, dediğin doğru. O olayı hatırladım, keşke buraya gelmeseydim. Allah’a yemin olsun ki bir daha senle savaşmayacağım.” Sonra Zübeyir oradan ayrıldı ve Aişe ile oğlu Abdullah’a İmam Ali (a.s) ile savaşmayacağına yemin ettiğini söyledi. Abdullah ona Ali ile savaşmasını ve ettiği yemin için kefaret ödemesini söyledi. Zübeyir kabul etti ve kölesi olan Maktul’ü serbest bırakarak kefaretini yerine getirdi.

Sünnî Kaynaklar:
• Tarih-i Taberî, Arapça, c4, s501–502.
• Tarih-i İbni Esir, c3, s240.
• El İstizab, İbni Abdulbarr, c2, s515.
• Usul-ü Heba, c2, s252.
• El İsabe, İbni Hacer el Askalanî, c2 s557.

Bu rivayet de bize, Talha ve Zübeyir’in İmam Ali ile (a.s) savaş başlamadan önce karşı karşıya geldiklerini ve iki tarafın liderlerinin birbirleriyle tartışmasının gece vakti değil gündüz vakti olduğunu kanıtlıyor. Aksi takdirde insanlar bu konuşmanın kimler arasında geçtiğini göremez ve Zübeyir’in giydiği zırhtan bahsedemezlerdi.

Konuşma ve tarafların liderlerinin karşı karşıya gelmesi savaştan önce gerçekleşmişti, şu halde savaşın karanlık gecede aniden başladığını iddia eden Seyf’in rivayetleri yalandır.

3. Ez-Zehebî şöyle rivayet etmiştir:

Cemel Savaşının olduğu gün Ali’nin (a.s) kampındaydık. Orada Ali (a.s) Talha’yı konuşmak için çağırttı. Hemen ardından Talha geldi, Ali (a.s) ona dedi ki : ”Allah rızası için söyle! Sen Rasulullah’ın (s.a.a) “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım, O’nu seveni sev O’na düşmanlık edene düşmanlık et!” Dediğini duymadın mı?” Talha cevap verdi: “Evet.” Ali (a.s) dedi ki: “O halde benle neden savaşmak istiyorsun?”

Sünnî Kaynaklar:
• El Müsderek el Hâkim, c3, s169; s371.
• Müsned-i Ahmet İbni Hanbel.
• Mürüc-ül Zeheb, el Mesudî, c4, s321.
• Mecmaül Zevaid, el Heytamî, c9, s101.

4. Yahya İbni Said şöyle rivayet etti:

Mervan İbni Hakem Talha’nın geri çekildiğini gördü. O ve tüm Ümeyye oğulları onu ve Zübeyir’i Osman’ın katili olarak bildiğinden ona bir ok fırlattı ve onu ağır bir şekilde yaraladı. Daha sonra o Osman’ın oğlu Aban’a dedi ki “Seni babanın katillerinin birinden daha kurtardım.” Daha sonra Talha, Basra’da harabeye dönmüş bir eve götürüldü ki orada da öldü.

Sünnî Kaynaklar:
• Tabakat-ı İbni Sa’d, c3, s159.
• El İsabe, İbni Hacer el Askalanî, c3, s532–533.
• Tarih-i İbni Esir, c3, s244.
• Usul-ü Heba, c3, s87–88.
• El İstizab, İbni Abdulbarr, c2, s766.
• Tarih-i İbni Kesir, c7, s248.
• Müsderek-i Hakim, c3, s169; s371.

5. Ehl-i Beyt’e (a.s) düşmanlığıyla tanınan bir Sünnî ravisi olan el Zührî, İmam Ali (a.s), Zübeyir ve Talha arasında savaş başlamadan geçen şu diyalogu rivayet etmiştir:

Ali (a.s) dedi ki: “Zübeyir, Osman’ı öldürdükten sonra bir de benimle onun kanı için mi savaşıyorsun? Allah Osman’a aramızdan öyle hasımlar vermiş ki…” Sonra Talha’ya: “Talha, sen Rasulullah’ın (s.a.a) eşini buraya savaş için kullanmaya getirmişsin ancak kendi eşini Medine’deki evinde saklamışsın! Sen bana biat etmemiş miydin?” Talha dedi ki: “Ben sana boğazımda bir kılıç ile biat ettim.”

Bu noktada Ali onlara hiçbir bahane bırakmadan onları barışa davet etti. Ali kendi ordusunu işaret etti ve “Aranızdan kim bu Kur’an’ı ve içerisinde yazanları muhalif orduya gösterecek? Kim bunu bir elini kaybetse de diğer eliyle yapacak?” Kufeli bir genç “Ben bu görevi üstlenirim.” Dedi. Ali ordusuna tekrar sordu. Tekrar o genç bu görevi kabul edeceğini söyledi. Sonra Ali dedi ki: “Bu Kur’an’ı onlara göster ve de ki ‘Başlangıcından sonuna kadar bu sizinle bizim aramızdadır. Allah’ı hatırlayın, genci kanınızı ve bizim kanımızı bağışlayın.’ ”

Genç oraya gidip onlara Kur’an’ı hatırlattı ve İmam’ın (a.s) sözlerini nakletti. Basralılar gence saldırdı ve onu öldürdüler. O zaman Ali (a.s) ordusuna dedi ki: “Artık savaşmak caizdir.” Sonra savaş başladı. (Tarih-i Taberî, Arapça, c4, s905)

Tüm bu ve buna benzer rivayetler açıkça savaşın Seyf İbni Ömer’in söylediği gibi gece değil gündüz başladığını kanıtlamaktadır. Savaş, iki tarafın da birbirleriyle karşılaşıp konuşmasından önce başlamamıştı. İmam Ali (a.s), Talha ve Zübeyir arasında geçen karşılaşma gece olmuş olsaydı İmam Ali’nin (a.s) son çağrısı hiçbir işe yaramazdı zira iki ordu da karanlıktan ve uykudan dolayı konuşmalara şahit olamazdı. Yine Kur’an’ı taşıyan gencin çabaları da boşa gitmiş olurdu. Muhalif kuvvetlerin hiçbiri gece vakti gencin elindeki Kur’an’ı göremezdi.

Dahası, İbni Sebe’nin iddia ettiği gibi İmam ve üç isyankâr emir arasındaki Osman’ın katillerinin cezalandırması konusunda bir anlaşma yapılacak olsaydı o üç lider de Osman’ı öldürülenlerin cezalandırılması konusunda ciddi bir istek duymuş olurdu. Ancak o üç liderin üçü de insanları Osman’ı öldürmeye çağıranların başlarıydılar. Üstteki rivayetlerde de görüyoruz ki İmam Ali (a.s) Zübeyir’i açıkça Osman’ı öldürmekle suçluyor.

Eğer ihtilalciler İmam Ali (a.s) yerine Talha ve Zübeyir’i halife seçselerdi onlar Osman’ın katillerine en büyük hediyeleri verirlerdi. Bu liderlerin amacı Osman’ın intikamını almak değildi zira onların kendileri bu ihtilali tasarlamışlardı. Onlar sadece İmam’ın (a.s) hilafetini devirmek için Osman’ın katillerinden intikam ister gibi rol yapıyorlardı.

Cemel Savaşı sırasında İmam Ali (a.s) şöyle dedi:

“Hak ve batıl insanların faziletleriyle tanımlanamaz. Önce hakikati anla, sonra kimin hakikate bağlı olduğunu anlarsın.” (Nehc’ul Belaga, İmam Ali)


Abdullah İbni Sebe’nin Kişiliğinin Karşılaştırmalı Özeti:

1. Seyf, bu konuda bir yığın bilgi, birçok ayrıntılı ve uzun rivayetler nakletmiştir. Ancak Seyf’e dayanmayan İbni Sebe rivayetleri 14’ü geçmemektedirler ve oldukça kısadırlar.

2. Seyf’in aktardığı rivayetler, Seyf Sünnî âlimlerince zındıklıkla, uydurmacılıkla ve yalancılıkla suçlandığından reddedilmiştir. Seyf’e dayanmayan rivayetler ise ne Şii ne de Sünnî âlimlerince sahih olarak kabul edilmemiş ve bu sebeple İbni Sebe adlı birinin varlığı soru işareti olarak kalmıştır.

3. Seyf’in aktarlığı rivayetlerde İbni Sebe Osman döneminde ortaya çıkmıştır. Seyf’e dayanmayan rivayetlerde ise İmam Ali (a.s) döneminde.

4. Seyf’in aktardığı rivayetlerde İbni Sebe, Rasulullah’ın (s.a.a) Kıyamet gününden önce aynı İsa (a.s) gibi döneceğini ilk iddia eden kişidir. Seyf’e dayanmayan rivayetlerde bu konuda bir şey olmadığı gibi Sünnî kaynaklarında Rasulullah’ın (s.a.a) ölmediğini ve tekrar döneceğini söyleyen ilk kişi Ömer’dir.

5. Seyf’in rivayetlerinde Abdullah İbni Sebe, Ali’nin (a.s) Rasulullah’ın (s.a.a) vasisi olduğunu iddia etmiştir. Seyf’e dayanmayan rivayetlerde Abdullah İbni Sebe, Ali’nin (a.s) Tanrı, kendisinin de onun Peygamberi olduğunu iddia etmiştir.

6. Seyf’in rivayetlerinde İbni Sebe Osman’ın öldürülmesi gerektiğini çünkü Ali’nin (a.s) yerini gasp ettiğini söylemiştir. İbni Sebe Osman ihtilalinin baş aktörüdür. İhtilale teşvik Medine’den başlamamış, Talha ve Zübeyir Osman’a muhalif durmamıştır. Seyf’e dayanmayan rivayetlerde bu konuda bir şey nakledilmemiştir ancak Sünnî kaynaklarına göre Talha, Zübeyir, Aişe ve Amr İbnul As, Osman ihtilalinin baş aktörleridirler. İsyanı Medine’den başlatmışlar ve diğerlerinin katılmaları için onlara mektuplar yazmışlardır.

7. Seyf’in rivayetlerinde İbni Sebe bir gece vakti Cemel savaşını başlatmıştır. Seyf’e dayanmayan rivayetlerde de bu konuda bir şey nakledilmemiştir ancak Sünnî kaynaklarına göre savaş gündoğumundan sonra başlamıştır. Savaştan önce iki ordu karşı karşıya gelmiş ve İmam Ali (a.s) asilerle son konuşmayı yapıp savaşın caiz olduğunu söylemiştir.

8. Seyf’in rivayetlerinde Ebuzer, Ammar İbni Yasir gibi büyük İslam önderi sahabeler İbni Sebe’nin öğrencileridirler. Seyf’e dayanmayan rivayetlerde bu konuda bir şey yoktur. Sahih Sünnî rivayetlerinde Ebuzer ve Ammar’ın en büyük sahabelerden oldukları ve Rasulullah (s.a.a) tarafından çok sevildikleri yazmaktadır.


Şia’nın Manası ve Teşeyyü’nün Hakikati Hususunda Elbette beyler biliyorlar ki Şia sözlükte takip etme ve taraftar manasındadır; “şiat’ür- recül” yani kişinin takipçisi ve yardımcısı. Sizin büyük alimlerinizden olan Firuz Abadi kendi lügatında şöyle diyor: “Şu isim (Şia lafzı) ile genellikle Ali ve Ehl-i Beytini sevenler adlandırılmıştır; öyle ki artık onlar için özel bir isime dönüşmüştür.”
Ama siz bilerek veya unutarak veyahut tefsir ve hadis ilmine ihatanız olmadığından ve geçmişlerin sözlerinin etkisinde kalarak hiçbir deliliniz olmaksızın; “Şia lafzı ve onun Ali ve Ehl-i Beytinin (aleyhim’us- selam) takipçilerine verilmesi Osman zamanında ortaya çıkmıştır ve bu ismi veren de Yahudi Abdullah bin Seba'dır” diye buyurarak büyük bir yanlışlığı düştünüz; oysa ki mesele buyurduğunuz şekilde değildir. Sizin kendi kitap ve tefsirlerinizde yer alan muteber hadislere göre Şia terimi Resulullah (s.a.a)’in kendi zamanında Ali bin Ebi talip (a.s)’ın takipçilerine verilen isimdir.
Şia ismini Hz. Ali (a.s)’ın takipçilerine veren, sizin sözünüzün aksine Resulullah (s.a.a)’in kendi şahsı olmuştur. Bu kelime vahiy sahibinin kendi dilinden cari olmuştur; O Peygamber ki Allah-u Teâla onun hakkında şöyle buyurmuştur:
“O, heva ve hevesten (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz; söyledikleri yalnızca O’na vahy olunan şeyden başka bir şey değildir.” (1)
İşte böyle bir Peygamber’in kendisi Hz. Ali (a.s)’ın taraftar ve takipçilerini, “Şia”, “Naci” ve “Kurtuluşa Erenler” olarak adlandırmıştır.

Teşeyyü Makamının İzahı Hakkında Ayet ve RivayetlerHülasa alim, hafız, muhaddis olan ve alimlerinizin de onunla iftihar ettiği böyle bir kimse kendi senediyle muteber kitabı “Hilyet’ul- Evliya”da İbn-i Abbas’tan şöyle naklediyor: “Beyyine” suresinin şu yedinci ayeti: “İnnellezine âmenu ve amil’us- salihati ulâike hum hayr’ul- beriyyeti cezâuhum...”[2] nazil olduğunda Resulullah (s.a.a) Ali bin Ebi Talib’e hitaben şöyle buyurdu:
“Ya Ali! “Hayr’ül- berriye”den (yaratılmışların en hayırlılarından) maksat sen ve senin şialarındır. Kıyamet günü sen ve şiaların, Allah’ın sizden sizin de Allah’tan razı ve hoşnut olduğunuz halde gelirsiniz.”
Ebu’l- Müeyyid Muvaffak bin Ahmed-i Harezmi “Menakıb” kitabının on yedinci bölümünde, sizin büyük müfessirlerinizden olan Hakim Ebu’l- Kasım Ubeydullah bin Abdullah’il- Haskalani “Şevahid’ut- Tenzil fi Kavaid’il- Tefsir” kitabında Muhammed bin Yusuf-i Genci eş-Şafii “Kifayet’ut- Talib” kitabında, Sibt bin Cevzi “Tezkiret’ul- Havvas’ul- Ümmet-i fi Marifet’il- Eimmeti” kitabında ve Munzir bin Muhammed bin Munzir, özellikle Hakim rivayet etmişler ki (sizin büyük alimlerinizden olan) Hakim Ebu Abdullah Hafız, merfu[3] bir senetle bize haber verdi ki Emir’ul- Muminin Ali bin Ebi Talib’in (kerremellah vechehu) katibi Yezid bin Şerahil O Hazretin şöyle buyurduğunu duydum dedi:
“Hatem’ul- Enbiya (s.a.a) vefat ettiğinde mübarek sırtı göğsüm üzerinde idi, buyurdular ki: “Ya Ali! Allah-u Teâla’nın; “İmam edip salih amellerde bulunanlar, yaratılmış olanların en hayırlılarıdır” buyruğunu duymadın mı? İşte onlar senin şialarındır; benim ve sizin buluşma yeri Kevser havuzunun kenarıdır. Bütün ümmet hesap için toplandıklarında “Ğurren muhaccelin” (el ve abdest azaları nurlu olanlar) diye çağrılırsınız.”
Yine iftihar edilen alimlerinizden olan ve H. Dokuzuncu asırda, sünnet ve cemaat tarikinin müceddidi olarak tanınan Celaluddin-i Süyuti, “Dürr’ül- Mensur fi Kitabillah’i bi’l- Me’sur” tefsirinde zamanın fazıllarından ve büyük alimlerinizin güvendiği kişilerden olup İbn-i Asakir-i Dimaşki[4] ismiyle meşhur olan Ebu’l- Kasım Ali bin Hasan’dan o da Hz. Peygamber (s.a.a)’in büyük ashabından olan Cabir bin Abdullah-i Ensari’den şöyle dediğini naklediyor:
“Resulullah (s.a.a)’in hizmetinde olduğumuz bir sırada Ali bin Ebi Talip (a.s) içeri girdi, derken Hz. Peygamber şöyle buyurdular:
“Canım elinde olana andolsun ki, bu (Hz. Ali’ye işaret) ve şiaları kıyamet günü kurtuluşa erenlerdir.” Bu esnada mezkur ayet (İnnellezine amenu...) nazil oldu.
Yine aynı tefsirde İbn-i Adi’den, (o da) İbn-i Abbas’tan şöyle rivayet etmiştir: “Mezkur ayet nazil olduğunda Resul-ü Ekrem (s.a.a) Emir’ul- Muminin Ali’ye (a.s) şöyle buyurdular:
“Sen ve şiaların kıyamet günü, Allah sizden siz de Allah’tan razı olduğunuz halde gelirsiniz.”
Menakıb-i Harezmi’nin dokuzuncu bölümünde Cabir bin Abdullah’dan şöyle nakledilmiştir:
“Resulullah (s.a.a)’in huzurunda idik. Ali (a.s) bize doğru geldi, Peygamber; “Kardeşim Ali yanınıza geldi.” buyurdular; sonra Kabe’ye doğru yöneldi, Ali’nin elini tutup şöyle buyurdu:
“Canım elinde olana andolsun ki, bu Ali ve şiaları kıyamet günü kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”
Resulullah (s.a.a) daha sonra şöyle buyurdular: “Ali hepinizden daha önce iman getirdi; O, Allah’ın ahdine vefalı olanınız, halkın arasında en adiliniz, en güzel eşit taksim edeniniz ve Allah katında makamı en yüce olanınızdır.”
Bu esnada daha önce zikr olan ayet nazil oldu; artık o zamandan itibaren Ali bir kavmin arasında görüldüğünde, Peygamber’in ashabı; “Yaratılmış olanların en hayırlısı geldi” diyorlardı.
Yine İbn-i Hacer, “Savaik”in on birinci babında sizin büyük fakih ve alimlerinizden olan hafız Cemaluddin Muhammed bin Yusuf-u Zerendi el-Medeni’den nakletmiştir ki, mezkur ayet nazil olduğunda Resulullah-ü Ekrem (s.a.a) Ali’ye (a.s) şöyle buyurdular:
“Ya Ali! Sen ve şiaların Hayr’ul- beriyye’siniz (yaratılanların en hayırlılarısınız); Sen ve şiaların, kıyamet günü Allah sizden, siz de Allah’tan razı olduğunuz halde gelirsiniz; düşmanların ise gazaplı ve (boyunlarına halkalar geçirildiğinden dolayı) başları yukarı kalkık bir halde gelirler.”
Hz. Ali; “Düşmanım kimlerdir?” dediğinde Resulullah (s.a.a); “Senden teberr[5] eden ve sana lanet okuyan kimselerdir.” buyurdular.
Yine sizin muvassak[6] alimlerinizden olan Mir Seyyid Ali Hemedani eş-Şafii “Meveddet’ul- Kubra” kitabında ve mutaassıp İbn-i Hacer “Savaik’ul- Muhrika”da Hz. Peygamberin muhterem zevcesi ve müminlerin annesi Ümmü Seleme’den Hazretin şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir: “Ya Ali! Sen ve ashabın cennettesiniz; sen ve şiaların cennettesiniz.”
Harezm hatiplerinin en üstünü Muvaffak bin Ahmed “Menakıb” kitabının on dokuzuncu bölümünde senediyle Resulullah (s.a.a)’den Hz. Ali (s.a.a)’a şöyle buyurduğunu naklediyor:
“(Senin ümmetim arasındaki meselin (örneğin), Mesih İsa bin Meryem’in meseli (örneği) gibidir. Zira onun kavmi üç fırka oldu: Bir fırka havariler olan müminler, bir fırka Yahudi olan düşmanlar, bir fırka da O cenap hakkında haddi aşan gulat.[7] Ümmetim de senin hakkında üç fırka olacaklar: Bir fırka mümin olan şiaların, bir fırka ahd ve biati bozan düşmanların (Nakisin), bir fırka da sapık olan ve senin hakkında haddi aşan ifratçılar. Ya Ali! Sen ve şiaların cennettesiniz, şialarının dostları da cennettedir; düşmanların ve senin hakkında haddi aşanlar ise cehennem ateşindedir.)

Rivayet ediliyor ki, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:
“Ya Ali! Yakın bir zamanda sen ve şiaların, Allah’ın sizden sizin de Allah’tan razı olduğunuz bir halde O’nun huzurunda çıkacaksınız, düşmanların ise öfkeli ve (boyunlarında halkalar olduğundan dolayı) başları yukarı doğru bir halde Allah’ın huzuruna çıkarlar.”
İşte bunlar Kur’ân-ı Kerim ve kendi kitaplarınızda yazılmış olan sağlam hadislerle teyit olan özet olarak naklettiğimiz muhkem delillerdi. Eğer sabaha kadar ezberden ve karşınızda ki bu kitapların yüzünden hedef ve maksadı isbat etmek istesem, Allah’ın yardımıyla buna kadirim. Sanıyorum yanlışlıkların giderilmesi için örnek olarak naklettiğimiz bunca rivayet yeterli olsa gerek. Beyler artık bundan sonra düşmanların saçma sapan sözlerini ağzınıza almayın. Hariciler, Nasibiler ve Emvilerin uydurdukları sözlere uyarak her şeyden habersiz avam halka; “Şia lafzını vazeden (çıkaran) Yahudi Abdullah bin Seba’dır” diyerek meseleyi yanlış olarak onlara aktarmayın.
Muhterem beyler, biz şialar Yahudi değiliz; biz Muhammedi’yiz. “Şia” lafzını Hz. Ali (a.s)’ın takipçilerine veren de mel’un Abdullah bin Seba değildir; Resulullah (s.a.a)’in kendi şahsıdır. Biz Abdullah bin Seba’yı münafık ve mel’un bir kimse biliyoruz; delil ve burhansız da hiçbir fert veya gruba uymayız.
Şia lafzı Hz. Ali (a.s)’ın takipçilerine, sizin dediğiniz gibi Osman’ın zamanında söylenmedi; Resulullah (s.a.a)’in kendi zamanında O Hazretin has sahabesine “Şia” söylüyorlardı. Nitekim Hafız Ebu Hatem-i Razi, alimler arasında mütedavil (kullanılan) lafızların tefsirinde yazdığı “Ez-Ziynet” kitabında şöyle yazıyor: “İslam’da Resulullah’ın kendi zamanında ortaya çıkan ilk isim “Şia” ismidir. Ashabdan dört kişi “Şia” lakabıyla çağırılıyorlardı:
1- Ebuzer-i Gifari
2- Selman-ı Farisî
3- Mikdad bin Esved-i Kendi
4- Ammar bin Yasır.
Beyler düşünün, eğer bu terim bidat olsaydı, Peygamber’in zamanında Hazretin özel ashabından olan dört kişiyi “Şia” lakabıyla çağırmaları ve Hz. Peygamber’in de bu kelimenin bidat olduğunu bilip onları menetmemesi mümkün müdür?
Binaenaleyh onların, Ali şialarının kurtuluş ehli olduğunu Hz. Peygamber’in bizzat kendisinden duymuş oldukları anlaşılmaktadır. İşte bundan dolayı böyle bir makamla iftihar ediyorlardı ve ashap açıkça onları Şia ismiyle çağırıyordu.
Selman, Ebuzer, Mikdad ve Ammar’ın MakamıBunlara ilave siz, Hz. Peygamber’in ashabının amelini hüccet biliyorsunuz ve O Hazretten şöyle bir hadis naklediyorsunuz:
“Şüphesiz ashabım yıldızlar gibidir, hangisine iktida ederseniz (uyarsanız) hidayet olursunuz.”
Ebu’l- Fida, kendi tarihinde; “Peygamber (s.a.a)’in ashabından olan bu dört kişi “Sakife-i Beni Saide”de Ali’yle birlikte Ebu Bekir’e biat etmekten kaçındılar.” diye yazmamış mıdır? Öyleyse neden onların amelini ve biatten kaçınmalarını hüccet bilmiyorsunuz? Oysa ki kendi alimleriniz onların Allah’ın ve Peygamber’in dostu olduklarını yazmışlardır. Biz de Hz. Ali’nin takipçileri olarak onlara uyuyoruz ve kendi hadisinizin hükmüyle doğru yolu bulmuş oluyoruz.
Beylerin müsaadesiyle vaktimizi göz önünde bulundurarak sizlere birkaç hadis nakletmek istiyorum:
Hafız Ebu Naim-i İsfehani “Hilyet’ul- Evliya”da (c.1, s. 172’de) ve İbn-i Hacer-i Mekki “Savaik’ul- Muhrike”de Hz. Ali (a.s)’ın faziletleri hakkındaki kırk hadisin beşinci hadisinde Tirmizi’den ve Hakim de Bureyde’den Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir:
“Allah-u Teala dört kişiyi sevmeyi bana emretmiştir ve onları sevdiğini de bana bildirmiştir.”
Ya Resulellah! O dört kişi kimlerdir? dediklerinde; “Ali bin Ebi Talip Ebuzer, Mikdad ve Selman’dır” buyurdular.
İbn-i Hacer 33. hadiste Tirmizi’den ve Hakim Enes bin Malik’ten Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir:
“Cennet üç kişiye özlem duymaktadır: Ali, Ammar ve Selman.”
Acaba Allah’ın, Peygamber’in ve cennet ehlinin mahbubu olan Resulullah’ın has ashabının amel ve tavırları senet değil midir; Müslümanların onları kabul edecek ve onlara önem verecek derecede hücciyetleri yok mudur? Acaba sizin görüşünüzde sadece “Sakife” oyunuyla muvafakat eden bazı grupların ashap sayılması ve Resulullah (s.a.a)’in Sakife ehlinin niyetlerine muhalefet eden diğer tertemiz sahabesinin itibar derecesinden düşüp etkisiz kalması utanç verici değil midir?
Binaenaleyh naklettiğiniz hadisi mutlak bir şekilde söylemeseydiniz bu çıkmaza düşmemeniz ve bizi de hidayet dairesinden çıkarmamanız için; “Ashabımdan bazısı yıldızlar gibidir.” demiş olsaydınız daha iyi olurdu.

---------------------------

[1] - Necm/3.

[2] - “İman edip salih amellerde bulunanlar ise, işte onlar da yaratılmış olanların en hayırlılarıdır. Rableri katında onların ödülleri, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, kendileri de O’ndan razı (hoşnut ve memnun) kalmışlardır.”

[3] - Rivayeti nakledenlerin ismi söylenmeden hadisi bir masumdan nakletmek.

[4] - İbn-i Hallakan “Vefeyat’ul- A’yan”da, Zehebi “Tezkiret’ul- Huffaz”da, Harezmi “Rical-i Müsned-i Ebi Hanife”de ve “Tabakat-i Şafiiyye”de Hafız Ebu Said kendi tarihinde onu övmüş ve güvenilir biri olduğunu söylemiştir. İbn-i Asakir kendi zamanında hadis ehli imamı, ilmi çok, güvenilir ve takvalı bir şahıs ve 550 yılında Ehl-i Sünnet ve’l- cemaat alimleri arasında en bilgin birisi imiş.

[5] - Teberri: Beri olma, yüz çevirme, sevmeme.

[6] - Muvassak: Güvenilir, emin.

[7] - Gulat: İfratçılar, O’nu Allah ve Allah’ın ortağı bilenler.



Ehl-i Sünnet Kaynaklarında Caferi Alimlerinden Hadis Nakletmesi


1- -İbrahim b. Yezid b. Amr b. el-Esved en-Nehai el-Kufi el-Fakih:

Dayısı Abdurrahman ve Abdurrahman'ın iki amcası "Alkale' ve "Übey" hepsi doğru senetli hadis nakletmişlerdir. Her altı sahih sahibi de Ehl-i Beyt taraftarı olduklarını bildikleri halde onlara bir çok hadisler isnad etmişlerdir.

Yukarıdaki unvan sahibi "İbrahim b. Yezid'i ise, "İbn-i Kuteybe" Ehl-i Beyt taraftarı sayar ama "doğruluğu şüphe götürmez" der. Buhari ve Müslim'in sahihlerinde "Hemman b. el- Iaris" ve "Abdullah b. Mes'ud'un oğlu "Ebu Ubeyde'ye ve daha başka bir çok sadık hadis sahiplerine dayanarak naklettiği hadis onun nasıl mukaddes olduğunu ispatlar. 50 yılında doğup 95 veya 96 yılında "Haccac"ın ölümünden dört ay sonra vefat etmiştir.


2- İsmail b. Eban el-Ezdi el-Kufi el-Verrak:

"Buhari'nin Sahih'inde Buhari'nin Şeyhi idi. "Zehebi, Mizan'ında ondan bahseder ve Buhari "Sadık" olduğuna işaret eder, hatta ondan vasıtasız nakleder. 286 yılında vefat etmiştir.


3- Habib b. Ebi sabit el-Esedi el-Kahili el-Kufi et Tabii:

İbn-i Kuteybe, "Maarif'inde, Şehristani el-Milel ve'n Nihel'inde Caferilerden olduğunu yazarlar. Zehebi, Altı Sahih'in, onu Hüccet saydıklarına işaret eder. İbn-i Muin'de onu tevsik ettiğini yazar. İbn-i Avn ise: "Bir gözü kördü" der. Ne tuhaf, onu kötüleyecek başka bir şey bulamamış olacak ki, böyle demiş (olsun). Oysa körlük ayıp sayılmaz. Ayıp olan, böyle "Kör" bir söz söylemektir. Buhari ve Müslim Sahihlerinde Said b. Cubeyr ve Ebu Vail ve daha başkalarından naklettiği hadisler doğruluğunu ispat eder. Her iki Sahihte de Sevri ve Şü'be ondan hadis naklederler. Ayrıca yalnız Müslim Sahihinde, Süleyman el-A'maş, Husayn ve Ebu İshak eş Şibaniy ondan hadis naklederler. 119 yılında ölmüştür. Allah rahmet eylesin.


4- el-Hakem b. Uteybe el-Kufi:

Caferiliğini İbn-i Kuteybe, Maarif'inde tasdik etmiştir. Buhari ve Müslim onunla tanıklık yapmışlar, Sahihlerinde, Ebu Cuheyfe, İbrahim en-Nehai, Mücehit ve Said b. Cübeyr yoluyla naklettikleri hadisi görebilirsiniz. Buhari'nin sahihinde Abdülmelik b. Ebi Gunye, bilhassa ondan hadis nakletmiştir. Müslim'in Sahihi'nde ise bilhassa kendisinden, A'meş, Amr b. Kays, Malik b. Miğvel, Hamza -i Zeyyat, Mutraf ve Ebu Avane gibileri nakletmişlerdir. 155 yılında 65 yaşında iken ölmüştür.


5- Halit b. Muhallet el-Katvani, Ebu Haysem el-Kufi:

Buhari'nin Sahih'indeki şeyhlerinden biridir. İbn-i Sa'd Tabakat'ında ondan bahseder ve şöyle der: "Caferi'dir" 213 yılında muharrem ayında Abbasi halifesi Me'mun zamanında Kufe de vefat eder. Caferilikte aşırı idi, ama Ehl-i Sünnet ondan yazarlar." Ebu Davut da şöyle der: "Doğrudur, fakat Caferidir." Cevzacani ise, şöyle der." Sövücülüğü ile mezhebini belli etmişti." Buhari ve Müslim Sahihlerinin bazı yerlerinde onunla tanıtlık ederler. Hatta Buhari Sahihi'nin bazı yerlerinde, ondan vasıtasızhadisler yazmıştır. Kıssaca, sünen sahiplerinin hepsi mezhebini bildikleri halde onunla tanıtlık yaparlar. '

6- Zübeyd b. Haris b. Abdülkerim el- Yami el-Kufi:

Zehebi, onu zikreder ve "İtimat ve doğruluğa şayan tabiilerdendi, Caferiliği vardı," der. El-Cevzecani ise adetini bırakmayarak diğer Nasibi'ler gibi liyakatsiz ibareler kullanmış, şöyle demiş: "Kufe'de halkın; mezheplerini tasvip etmediği bir takım insanlar vardı ki, bunlar Kufe'nin en ileri gelen muhaddislerindendi. Mesela, Ebu İshak, Mensur, Zübeyd el-Yami, el-A'maş ve bunlara benzer başkaları. Millet onlara hadis nakletmekteki doğruluklarından dolayı tahammül ederdi." Sözlerinin sonundaki itirafa bakın, Allah ona istemediği halde hakikati nasıl söyletiyor: "Hakikat, hem insaflı hem inatçıdır" diye boşuna dememişler. İslam'ın en ileri gelen muhhaddislerinden olan, bu mümtaz şahsiyetlerin mezhebini Nasibi'lerin tasvip etmesinin, onlara ne zararı vardır? Resulullah (s.a.a)'in tavsiye ettiği mümtaz kişiler, Mağfiret kapısı, Necat gemisi Ehl-i Beyti'nin yolundan gittikten sonra, onları tasvip etmeyenler, böyle demiş veya şöyle demiş, ne önemi var? Hem, onların kapılarında durmaması imkansız, onların sofralarında uşaklık yapmaktan başka çaresi olmayan Nasibi'nin sözüne mi aldıracaklar?.. Şair der ki: "Aşiretimin büyükleri ve sevdiklerim benden razı olduktan sonra, beni sevmeyenler ne derse desin" Bu (hüccet olmuş) zatlar, bütün sünnet erbabı tarafından tanıtlandıktan sonra, Cevecani gibilerine elbette ki aldırış etmeyecekler. Buhari ve Müslim Sahihlerinde: Ebu Va'il, Şabi, İbrahim en-Nahai ve Sa'd b. Ubeyde'den naklettiği hadislere bakın lütfen!... Yine her iki sahih de kendisinden nakletmiş olan, şu şahıslara bakın: Şu'be, es-Sevri, Muhammed b. Talha, "Zübeyr b. Muaviye, Fudayl b. Azvan, Hüseyn en-Nahai, ise sadece Müslim Sahih'inde ondan naklederler. Zübeyd, Allah'ın rahmetine 124 yılında kavuşmuştur.

7- Salim b. Ebi Ca 'd el-Eşcai el-Kufi:

Kardeşleri: Ubeyde, Ziyad, Ümran ve Müslimdir. İbn-i Sad, Tabakat'ında hepsini zikreder, Müslim'den bahsederken şöyle der: "Ebu Ca'd'in, altı erkek çocuğu vardır. İkisi Murcii, ikisi de Harici idi. Caferi olanlar: Salim ve Ubeyd idi.

İbn-i Kuteybe, Maarif'inde, Şehristani el-Milel Ve'n-Nihal'inde Salim'in Caferi olduğunu yazarlar. Zehebi, onu Mizan'ında zikrederken, Tâbi olduğunu söyler ve her iki Sahihte de hadisi olduğunu yazar. Ve şöyle der: "Abdullah b. Murre, Mensur, Abdullah b. Amr ve İbn-i Ömer'den olan hadisi Buhari'de mevcuttur" Biz de diyoruz ki: Buhari'nin Sahihinde, Ümmü İbn-i Derda'dan da hadisi var. Müslim'in Sahih'inde ise, Ma'dan ve İbn-i Ebi Talha'dan hadisi vardır. Ayrıca, her iki sahihte kendinden, A'meş, Kutabe, Amr b. Murre, Mensur ve Husayn b. Abdurrahman nakletmişlerdir. Nesai ve Ebu Davut da ondan Hz.Ali'ye (as) isnad edilen hadisi yazmışlardır. 98 yılında Süleyman b. Abdülrnelik zamanında öldüğü söylenir.


8- Said b. Eşva:

Zehebi, Mizanı'nda zikreder ve: "Kufe'nin kadısıj doğru veıeşhurdur" der. Nesai ise; "Zararsızdır, Şabi'nin dostlarından- i" diyor. Ama adetini bırakmayan Cevzecani, şöyle diyor: 3ali, sapık, aşın bir Caferi idi" Biz de diyoruz ki: Buhari ve [üslim, ona tanıtlık yapmışlar, Sahihlerinde, Şabi'den nakletti- i hadis sabittir. Yine her iki Sahihtej Zekeriyya b. Ebi Zaide ve lalid el-Hazza ondan hadis naklederler.

9- Süleyman b. Tarhan et-Temini el-Basri:

İbn-i Kuteybe, Maarif'inde Ehl-i Beyt adamlarından sayar. Sihah sahiplerinin altısı da onunla tanıtlık yaparlar. Bilhassa Müslim ve Buhari sahihlerinde şu şahıslardan nakleder: "Enes b. Malik, Ebu Mecaz, Bekir b. Abdullah, Katade ve Ebu Osman en-Nehdi." Yine her iki Sahihte kendisinden şu şahıslar nakletmiştir: "Oğlu Muammar, Şü'be ve Sevri, Müslim de, başkaları da ondan nakletmiştir. Süleyman b. Tarhan 143 yılında vefat etmiştir.


10- Süleyman b. Karım b. Maaz Ebu Davut ed-Dabbi el- Kufi:

Onu, İbn-i Hebban zikreder ve şöyle der: "Gali bir Rafızi'dir. Yazar diyor ki: "Buna rağmen "Ahmed b. Hanbel" onu tevsik etmiştir." Süleyman'ın Mizan'daki tercümesinde olduğu gibi, İbn-i Adi de şöyle der: "Süleyman b. Karm'in hadisleri güzeldir. Bence o, Süleyman b. Erkam'dan daha iyidir. Hadisini, Müslim, Nesai, Tirmizi ve Ebu Davut, Sahihlerine almışlardır. Müslim'de, Ebu'l Cevab'ın Süleyman b. Karın'dan onun da A'meş'ten aldığı Rusulullah (s.a.a)'a dayanan şu hadis mevcuttur: "İnsan sevdiğiyle beraberdir." Sünenler'de onun Sabit'ten, Enes'ten naklettiği şu hadisi de mevcut: "İlmi takip etmek, her Müslüman'a farzdır." Yine A'meş'ten Amr b. Murra'dan, Abdullah b. Haris'ten, Zübeyr b. Akmar'dan, Abdullah b. Amr'dan şöyle bir hadisi var: "Haken b. Ebi'l As Resulullah (s.a.a)'in meclisinde oturup, söylediklerini dinler ve tek tek Kureyş'teki düşmanlarına taşırdı. Resulullah (s.a.a), ona ve "Sulb" ünden Çıkacak olan bütün zürriyetine lanet okudu.


11- Sabit b. Dinar:

Ebu Hamza es-Sümali lakabıyla tanınır. Ehl-i Beyt taraftarlığı güneş gibi açık. Mizan'da ondan şöyle bahsediyor: "Bir keresinde Osman'ın lafı edilince alaylı bir şekilde: "Osman kimdi" dediği söylenir. Süleyman onu Rafizi'lerden sayar." Oysa "Tirmizi'nin senet adamlarından olup "Vaki" ve "Ebu Nüaym" onunla tanıtlık yapmışlardır. "Tirmizi"nin sahihinde, Enes'ten Ve Şa'bi'den nakleder. 150 yılında vefat etmiştir.

12-Suveyr b. Ebi Fahite Ebu Cehim el-Kufi:

Ümmü Hani Bint-i Ebu Talib'in kölesi; Zehebi Mizan'ında onu zikreder ve "Yunus b. Ebi İshak" Rafizi olduğundan söz ettiğini nakleder. Bununla beraber "Süfyan' ve "Şube" ondan hadis almışlardır. "Tirmizi" de sahihinde İbn-i Ömer ve Zeyd b. Erkam' dan naklettiği yazmıştır.


13- Cami b. Umeyre b. Sa'lebe el-Kufi et-Teymi:

Ebu Halim onun için: "Hadisi doğrudur, değerli bir Ehl-i Beyt mezhebi taraftarıdır" der. İbn-i Hayyan ise "Rafizi'dir" der. Onun akkındaki bu gibi söylentiler Mizan'da da yazılıdır. Biz de diyoruz ki: "Alauddin b. Salih, Sadaka b. el-Musenna ve Hakim b. Cubeyr gibi kişiler ondan hadis nakletmişler ve onu hocalarıkabul etmişlerdir. Tirmizi ondan nakletmiş. Zehebi'de onu tasdik etmiştir. Tabiilerdendir. İbn-i Ömer ve Aişe'den duymuştur. İbn-i Ömer'den naklettiği hadislerden biri "Resulullah (s.a.a)'ın Hz. Ali (a.s)'a: "Sen, dünya ve ahirette kardeşimsin" dediğini uydum" hadisidir.

14- el-Haris b. Haira Ebu'n-Numan el-Ezdi el-Kufi:
Hakkında, Ebu Hatim er-Razi, "Eski Ehl-i Beyt taraftarlarındandır" der. Ebu Ahmed eı-Zubeyri ise: "Tenasuha inanırdı" der. İbn-i Adiy de onu zikreder ve şöyle der: "Hadislerini, ihtiyar ve zayıf olmasına rağmen kendi yazardı, çok ateşli bir Ehl-i Beyt taraftarıydı. Nesai onu doğrular ve Abbad b. Yakup, Abdullah b. Abdülmelik el-Mes'udi yoluyla, şu hadis kendisinden naklolunur: "Zeyd b. Veheb, Ali'nin (as) şöyle dediğini duydum dedi: "Ben Abdullah'ım yani Allah'ın kuluyum ve Resulullah'ın kardeşiyim. Bunu benden başkası söylerse yalan söylemiş olur."

15-el-Haris b. Abdullah el-Hemdani.

Hz. Ali'ye yakın olan kimselerdendi. Tabiilerin en faziletlilerinden idi. Caferiliği apaçıktı. İbn-i Kuteybe'nin saydığı Caferilerin başında gelir. Zehebi Mizanı'nda Tabilerin büyük alimlerinden olduğunu itiraf eder ve İbn-i Habban'ın şöyle dediğini, azar: "Aşırı bir Caferidir. Buna rağmen herkes onun büyük bir fakih ve farzları en iyi bilenlerden olduğunu kabul etmişti."

Nesai taassubuyla onu Hüccet kabul etmiş ve kuvvetli muhadis saymıştır. Şa'bi onu yalanla itham ederdi ama ondan nakletmekten de geri kalmazdı. Mizan sahibi diyor ki: "Belli ki Şa'bi onu, lehçe ve hikayelerde yalanlardı ama Nebevi hadislerde asla. Mizan'da diyor ki: Zehebi şöyle yazar: "Muhammed b. Sirin şöyle der: İbn-i Mesut'tan nakleden beş ashabı vardı, dördünü görebildim ama beşincileri olan Harisi ki en fazılları da o dur ama, onu görmek bana nasip olmadı." Diyor ki: Cenab-ı Allah, en inanılır kişilerden birini Şa'bi'ye musallat ederek kendi metodu ile cezalandırdı. İbn-i Abdülbirr "Cami-u Beyan'il-ilm, Kitabı'nda, İbrahim Nahai'nin Şa'bi için "yalancı" dediğini yazarken şöyle der: "Zannedersem Şa'bi Haris el-Hemdani'yi yalanladığı için bu cezaya çarptınldı. İbn-i Abdülbirr şöyle devam eder: "Haris hiç yalan söylememiş, ancak Hz.Ali'yi (as) aşırı bir şekilde sevdiği ve başkalarına tercih ettiği için, Şa'bi ona kin besler. Zira Şa'bi Ebu Bekir'i tercih eder ve onun ilk Müslüman olduğunu kabul ederdi.

İbn-i Sa'd ise, "Haris'in kötü demeçleri var" der. Zira İbn-i Sa'd, Caferilere hiç insaflı davranmamıştır. Bu kötü dediği demeçler de Haris'in Ehl-i Beyti herkesten üstün gösteren demeçleri olduğu muhakkaktır. Haris, 65 yılında ölmüştür; Allah rahmet ve rızvan eylesin.


Daha bir çok nakledebilirim Allah'a şükür ama sizler isterseniz her konuyu olabildiğince etraflıca ve acele etmeden icleyelim kabul etmeyebilirsizi sadece Mezhepleri iyi tanıyalım ve taassupçuluktan uzak bir uslup ile birbirimize yaklaşalım....

İnşAllah diğer başlıklarıda inceleyeceğiz....








 

Almunadil

Üyeliği İptal Edildi
Banned
Bak bilader bu kadar uzun konuşmaya gerek yok, çok kısa yoldan şia'ya niçin müslüman olan birinin güvenmemesi gerektiğini açıklayacağım.

Allahın ve Rasulunun sav razı olduğu arkadaşlarına (mesela Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Halid bin Velid radiyallahu anhum) iftirada bulunanlara güven olunmaz. Her ne kaynak gösterirlerse göstersinler. Bir kere Kuran-i Kerimde Allahu Teala razı olduğunu apaçık bildiriyor. Ayrıca Allah Rasulun hayatta olduğu müddetçe en ufak bir isyan veya muhalefet etmemişlerdir Allah Rasulune. Buraya kadar bir nokta ondan sonra olanlar mümkündür olabilir. Bu bahsettiğimiz insanlar o kadar faziletliki, Allahın dinini yaymak için Allah rasulu ile birlikte herşeyi yapmışlardır. Onlar Allah rasulu ile görüşmüş konuşmuş insanlar.

Şimdi bazı şialar bu güzel insanlara iftira ederek her türlü alçaklığı yapıyorlar. Dinde olmayanı dine katıyorlar, dinden iskonto ediyorlar vs vs. Biz buna sapıklık diyoruz çünkü Allahın dini olan İslamla alakaları kalmıyor kendilerine aiy bir din oluşturuyorlar ve adıda şia oluyor. Bak bilader insan doğruyu araştırmakla mükellef sen bu şialıkta iddia edilen şeyleri Allahın kitabına bakarak bir kıyasla ne kadar çok hataları olduğunu göreceksin. Aklını temiz tut önyargılı olma. Doğruyu bulmaya uğraş. Bak bilader ben sunniyim ama sunniliği iyice araştırıp kabul ettim. Sunnilikte bazı şeyler var Kurana ve sünnete uymayan o konuda ben Kuran ve sünnete uyuyorum. Körü körüne din konusunda söylenenleri kabullenme! Daima Kuran ve sünnete bak! Bunun ucunda ölüm var ahirette hesaplaşma var.

Ayrıca sana Ömer ra hayatını anlatan sahih makale veya kitapları okumanı tavsiye ederim.
 

ibrahim eldrr

Üyeliği İptal Edildi
Banned
Bismihi Teala

Selamun Aleykum Değerli Müslüman Almunadil beyfendileri;

Herşeyden önce bu makale ve yazılar şia'ya sorulan sorulara birer cevap niteliği taşımaktadır. Kabul eder veya etmezsin buna saygı gösteririm ama her mezhepte yanışlıklarda vardır. Bunlarıda akıl , Kur'an, hadis ve tarih ışığında incelenir. Elbette kabul olunur veya olunmaz ama bu karşı tarafın hepsinin yalancı veya iftiracı anlamına gelmez. Ben Ebu Bekir Ömer b. Hattab Osman ve diğer sahabelerin faziletlerini inkar etmiyoruz sadece şia'nın sahabe anlayışı hepsini adil bilmemesidir. Örnek vermek gerekirse 1 halife Ebu Bekir'in zekat vermeyenlere karşı savaşında yapmış olduğu iştihatı yanlış olduğunu 2. Halife Ömer b. HATTAB karşı çıkıştı bizde 2 halifenin bu çıkışını desdeklemekte olduğumuzu bunun yanlış olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Şimde zekat islamın şartlarındandır. Namaz da öyle şimdi bu görevi yerine getirmede gevşeklik getiren herkesi öldürelim mi? zaten 1 . halife ölümüne yakın olduğu zamanda kendini eleştirerek bunun yanlış olduğunu da itiraf etmemişmidir. Bunlar elbette karşılıklı başka başlıklar altında akıl, Kur'an hadis ve Tarih ışığında İNCELEYEBİLİRİZ ama öncelikle şia'ya yöneltilen sorulara cevap vermek isterim ama sizlerden de istediğim yazıtlarımız okuyup tahlil yapmanızdır. Eğer sizin düşündüğünüz gibi olsa idi Ehl-i sünnet alimleri Şia alimlerinden hadis nakletmezlerdi Onları güvenilir ve adil bilmezlerdi dimi! Bende sünni iken şia oldum buda bir araştırma sonucu vesilesi ile oyüzden eğer cevap vereceksen sende yazıtlarımda ki gibi delil ve burhan ile cevap ver ki bende yanlışımı görebileyim.....

Allah'tan doğrularla olmayı muvaffak kılmasını dua ederim
 

velayet

Yeni Üye
Üye
rafizi necis sen git velayette elmeddin ile murtazaali ile mikdat ile qom ile takıl, forumunuzda hiç sunni kalmadı dimi..

içimizde ki hariciler bizimle uğraşmayı bıraktığı zaman inşaAllah size de zaman ayırıcağız.
bakıyorum da Elmeddin, Murtazaali, Mikdad ve diğerlerini çok sevmişsin ha? peki neden bu saydığın kişilerle munazara edemiyorsunuzda gelip bir kenarda kendi kendinize takılıyorsunuz? yoksa sizi susturuyorlar mı?
 

ibrahim eldrr

Üyeliği İptal Edildi
Banned
Bismihi Teala

Selamun Aleykum Velayet

Lütfen tekfirci bir uslup ile yazacaksanız bırakın bu başlık Ehl-i Sünnet kardeşlerimin şia hakkındaki görüşlerinin açıklanması için açılmıştır.
 

velayet

Yeni Üye
Üye

ibrahim eldrr

Üyeliği İptal Edildi
Banned
Bismihi Teala

Selamun Aleykum Değerli Müslüman Ömer ibn Abdulaziz beyfendileri;

Ebu Bekir (Radiyallahu anh) Zekat vermeyenlerin kafir olduklarına ve öldürülmeleri gerektiğine hükmettiği zaman Ömer (Radiyallahu anh) bazı itirazlarda bulundu. Ebu Bekir ona durumu izah edince "Bu konuda Allah'ın Ebu Bekir'in kalbini genişlettiğini gördüm" dedi ve kendisi de Ebu Bekir'in görüşünü kabul etti ve Sahabe arasında zekat vermeyenlerin kafir ve mürted olduklarında kat'i bir icma hasıl oldu.

Senin "Bizde ikinci halife Ömer'în karşı çıkışını destekliyoruz" sözünde doğru değildir. Sen Ebu Bekir(Radiyallahu anh)'ın yaptığının hatalı olduğunu söylemek için Ömer (Radiyallahu anh)'ın itirazını kendine kılıf yapıyorsun. Yoksa biz seninde, senin ceddinin de Ebu Bekir ve Ömer'e düşman olduğunuzu biliyoruz.

Muhammed Bin İdris eş Şafii ne güzel söylemiş:"Ben Rafızilerden daha yalancı bir topluluk görmedim"

EBU BEKİR’E ZEKAT VERMEYENLERLE SAVAŞ


Ebu Bekir’e zekat vermekten kaçınanlar, onun hilafetinde tereddütleri olduğu için ona zekat vermeyen kimselerdi. Bu şahıslar zekatın gerçekte vacip olup olmadığı konusunda tereddüde düşmemişlerdi. Nitekim Muhammed Hasaneyn Heykel, “es-Sıddîk Ebu Bekir” adlı kitabında şöyle yazıyor:

Ünlü muhaddisler ve hadis hafızları şöyle rivayet ederler: Ebu Bekir sahabeyi toplayarak bu şahıslarla savaşmak konusunda istişare etti. Ömer ve başka bir grubun görüşü, Allah ve Resulüne inanmış bir toplulukla savaşılmaması, tam aksine onlardan İslâm düşmanlarının aleyhine yararlanılması doğrultusundaydı. Bu fikri taşıyanlar, çoğunluğu teşkil etmekteydi. Ama savaş fikrini savunanlar azınlıktaydı. Anlaşıldığı üzere bu konu hakkında iki grup arasında uzun tartışmalar vuku bulmuştur. Sonunda Ebu Bekir, azınlığın görüşünü teyit etmek zorunda kaldığı göze çarpmaktadır?!

O kendi görüşünün teyidinde oldukça sıkı davrandı. Bunun delili ise kendi söylediği sözdür. Zira Ebu Bekir’in kendisi şöyle söylemiştir: “Allah’a yemin olsun ki, eğer onlar Peygamber (s.a.a)’e verdikleri yıllık zekatlarını benden esirgerlerse, onlarla savaşacağım.”

Ama bu kararın kötü sonucunu sezebilen Ömer şöyle dedi: Sen, Peygamber (s.a.a)’in; “Ben Allah’ın birliğini ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğunu itiraf etmeyenlerle savaşmaya memurum. Kim bunu itiraf ederse onun canı ve malı benim tarafımdan güvencededir. O’nun hakkını yerine getirmeyenler hariç; ki onların hesabı Allah’a aittir.” buyurduğu kimselerle nasıl savaşabilirsin?!..”

Ama Ebu Bekir Ömer’in sözlerini hiçe sayarak korkusuzca şöyle dedi: “Allah’a yeminler olsun ki, namaz ile zekat arasında fark bırakanlarla savaşacağım. Zira zekat mal hakkıdır.” Peygamber (s.a.a) de şöyle buyurmuştur: “Zekatın hakkını yerine getirmeyenler hariç.”

Yazar: Allah, Ebu Bekir’i bağışlasın! O, Peygamber (s.a.a)’in açık nassını görmezlikten gelmek ve onu kendi siyasetinin gerektirdiği gibi yorumlamak istiyordu?! Zira o gün öldürülenler, Allah ve Resulüne inammış, namaz ile zekat arasında hiçbir fark bırakmıyorlardı. Onlar sadece zekatı Ebu Bekir’in hükümetine vermek istemiyorlardı. Çünkü Ebu Bekir’in halifeliği, taşıdıkları tereddüt yüzünden onlar için ispatlanmamıştı. İşte bu yüzden onlar zekatı Ebu Bekir’e vermemekte mazur, hatta haklıydılar.

Buna göre onlar zekatı vermemekle mal hakkını ve zekat hakkını yerine getirmiş oldular. Zira onların mal ve zekat haklarından birisi de o mallar hakkında onların, sadece Allah’ın, Resulünün veya Allah ve Peygamber tarafından görevlendirilen ve velayet hakkı olan bir kimsenin hükmüyle görevlerini yerine getirmeleriydi.

Eğer onların özür ve mazeretleri Ebu Bekir’e ulaşacak olsaydı, Ebu Bekir’in, zekatı ödemeleri için onlara zaman tanıması mümkündü. Ama bu biçareler Ebu Bekir’e nasıl ulaşabilirlerdi ki onlar da haklı görülsün!

Gördüğünüz gibi Sahih kitapları bu türden, müminlerin kanlarının dökülmemesi gerektiğini belirten hadislerle doludur. Bu hadislerin bazıları mutlak (kayıtsız-şartsız) bazıları ise geneldir. Aynı zamanda bu mutlak ve genel hadisleri kayıtlandıracak ve onlarla savaşı câiz kılacak herhangi bir delil de yoktur.

Ebu Bekir’in söylediği “Zekat, mal hakkıdır” cümlesi kayıt ve şart değildir. Zira mükelleflerin zekatı vermelerinden başka diğer bir anlam anlaşılmamaktadır. Bu cümle Peygamber (s.a.a)’in hak halifesinin zekatı onlardan istemesini ve almasını vurgulamaktadır. Ama eğer onlar zekatı vermekten kaçınırlarsa, savaş çıkarılmaksızın zor kullanarak onlardan almak gerekir. Onlarla savaşmak, genel olarak açık naslarda kanlarının dökülmesinin haram olduğu hükmüyle çelişmektedir. Önceden de söylediğimiz gibi Ebu Bekir’in sadece şüphe etmesi genel delilleri kayıtlandıramaz.

Şimdi bu genel rivayetlerden bir kısmını Sahih-i Müslim’den naklediyoruz: O rivayetlerden birisinde şöyle aktarılır: Hayber Savaşında Hz. Resul-ü Ekrem sancağı Hz. Ali’nin eline verince şöyle buyurdu: “Git ve etrafına bakma!” Ali (a.s) bir kaç adım gittikten sonra durdu ama etrafına bakmadı. Daha sonra yüksek bir sesle: Ya Resulellah! Onlarla hangi esasa göre savaşayım?” diye sordu.

Resulullah (s.a.a): “Allah’ın birliğini ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğunu itiraf edinceye dek onlarla savaş. Eğer bu sözü ikrar ederlerse, canlarını korumuşlardır. Ama bu sözün hakkını icra etmezlerse, o başka. Onların hesapları ise Allah’a aittir.” Sahih-i Müslim, c. 2, s. 324 (Fezail-i Ali Babı).

Yine Sahih-i Buhari ve Müslim’den senet zinciri ile Üsame b. Zeyd’in şöyle dediği rivayet edilir: Resulullah (s.a.a) bizi Hurka’ya gönderdi. Sabah tan vakti kafirlere saldırdık ve onları yendik. Ben ve Ensar’dan birisi kafirlerden birisini araya aldık. O bu durumu görünce; “Lâ ilâhe illallah” dedi. Ensar’dan olan arkadaşım onu öldürmekten çekindi. Ama ben aldırış etmeyerek mızrakla onu öldürdüm.

Savaştan döndüğümüzde bu haber Peygamber (s.a.a)’e ulaşınca, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Üsame! O, lâ ilâhe illallah dedikten sonra mı onu öldürdün?”

Ben: O bu sözüyle kendisini korumaya çalışıyordu” dedim.

Peygamber (s.a.a) sözlerini o kadar tekrar etti ki, ben; keşke o günden önce Müslüman olmamış olsaydım, diye arzu ettim.

Yazar: Üsame, Allah’a iman, namaz, zekat, oruç, hac, Peygamber (s.a.a)’in ashabı olma, cihat vb. tüm amellerinin bu günahı gideremeyeceğini zannettikten sonra o arzuyu dile getirmiştir. O, bu güzel amellerin bu günah vasıtası ile yok olduğunu anlamıştır.

Üsame’nin sözünden onun, bu işinin ardından bağışlanmayacağından korktuğu anlaşılmaktadır. İşte bu yüzden; “Keşke bu olaydan sonra Müslüman olmuş olsaydım” diye arzu etmektedir. Zira Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “İslâm, kendisinden önceki (kötü) amelleri temizler.”

Saygıdeğer okuyucuların, sadece Üsame’nin bu sözünden “Lâ ilâhe illallah” diyen birisinin ne kadar saygın olduğunu anlamaları yeterlidir.

Buhari “Ali ve Halid’in Yemen’e gönderilmesi” babında şöyle nakleder: Bir adam kalkarak şöyle dedi: Ya Resulellah! Allah’tan kork!

Resulullah şöyle buyurdu: “Vay olsun sana! Ben yeryüzü halkının Allah’tan çekinenlerinden daha lâyık değil miyim?”

Halid: “Ya Resulellah! Onun boynunu vurayım mı?” dedi.

Resulullah (s.a.a): “Hayır, belki de o namaz kılar!”

Bu hadisi Ahmed b. Hanbel Ebu Said-i Hudri’den de nakleder.Müsned-i Ahmed, c. 3, s. 4. Bu hadisin bir benzerini İbn-i Hacer-i Askalani “el-İsabe” adlı kitabının, münafık Sarhuk’un biyografisinde nakletmiştir. Onu öldürmek için getirdiklerinde Resul-ü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu: “O namaz kılıyor muydu?”

Cevaben: “Evet, halk onu gördüğü vakit namaz kılar” dediler.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Allah beni namaz kılanları öldürmekten men etmiştir.”

Aynı şekilde Zehebi, Amir b. Abdullah Yesar’ın hal tercümesinde Mizan’ul-İ’tidal’da kendisi Enes b. Malik’ten şöyle rivayet eder: Resulullah’ın yanında bir adamın ismini söyleyerek onun münafıkların sığınağında olduğunu söylediler. Onun hakkında fazla konuşulunca, Peygamber (s.a.a) katledilmesi emrini verdi. Daha sonra şöyle buyurdu: “Namaz kılıyor mu?” Cevaben: Evet, kendisine faydası olmayan namaz kılar. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Allah beni, namaz kılanları öldürmekten men etmiştir.”

Yazar: Keşke Halid b. Velid namaz kılan Malik b. Nüveyre’nin ihtiramını korusaydı ve onun kanını dökmekten çekinseydi. Abdullah b. Ömer ve Ebu Katade-i Ensari, Malik b. Nüveyre’nin öldürüldüğü gün onlarla birlikte sabah namazı kıldığını söylemişlerdir. Ama Halid b. Velid, Malik’in güzel karısına aşık olduğundan ona ulaşmak için kocasını öldürdü!!

Sahih-i Buhari ve Müslim’de kendi senetleri ile Abdullah b. Ömer’in şöyle dediği rivayet edilir: Bir gün Peygamber (s.a.a), Mina’da Kâbe’ye işaret ederek şöyle buyurdu: “Bu şehrin nasıl bir şehir olduğunu biliyor musunuz?” Halk cevaben Allah ve Resulü daha iyi bilir, dedi.

Resulullah (s.a.a): “Bu şehir muhteremdir. Bugünün nasıl bir gün olduğunu biliyor musunuz?”

Halk cevaben: Allah ve Resulü daha iyi bilir, dedi.

Resulullah (s.a.a): “Bugün muhterem bir gündür. Allah da aynen bugün, bu ay ve bu şehir gibi sizin kan, mal ve namusunuzu muhterem kılmıştır.”

Ehl-i Sünnet’in muteber ve güvenilir hadis kitapları, buna benzer hadislerle doludur. Bu hadisler, bu hususta Müslümanlar için hiçbir şüpheye yer bırakmamaktadır. Bu hadislerin hükmüyle hiçbir Müslüman’ın halifeye zekat vermekte ihmalkarlık ve kusur ettiği için öldürülmesi, özellikle de onun bu ihmalkarlık ve kusuru, halifenin oturduğu makamın hak olup olmadığı hakkındaki şüpheden kaynaklanmış olursa, asla câiz değildir. Nitekim Peygamber (s.a.a) vefat ettiği zaman Arap kabilelerinden bazılarının durumu aynen böyleydi. Fitne ve taşkınlık o kadar ilerledi ki, Araplardan bir çoğu İslâm’dan çıktılar. Muhacir ve Ensar da hilafet hakkında kavga ve kargaşa çıkardılar. Her birinin ayrı bir görüşü vardı. Hatta Ensar üç ayrı görüşe sahipti.

Tam bu kargaşalıkta Ebu Bekir’e biat edildi. (Önceden de söylendiği gibi) Ebu Bekir’e biat, Allah’ın Müslümanları onun şerrinden koruduğu bir hata idi.

Buna göre, tüm bunlara rağmen Ebu Bekir’e biatin ve ümmetin görüş birliğinde olduğu söylentilerinin şüphe ve tereddütlere maruz kalması oldukça doğaldır. Hatta ortama hakim durum, işin başlangıcında anlattığımızdan daha vahimdi.

Buna binaen, Ebu Bekir’in hilafetinin sahih olup olmadığı hakkında şüphesi olan, onun emir ve yasaklarının şer’i açıdan farz olup olmadığında tereddüde kapılan imanlı ve mümin şahıslar azarlanmamalı ve işkence edilmemeliydi.


MALİK B. NÜVEYRE’NİN HALİD B. VELİD’İN EMRİ İLE ÖLDÜRÜLMESİ VE EBU BEKİR’İN OLAYA DUYARSIZ KALMASI


Bu macera Bitah’da (Malik b. Nüveyre’nin arazisinden bir yerin ismi) meydana geldi. O gün İslâm ordusunun tüm yetkileri Ebu Bekir tarafından Halid b. Velid’e verilmişti. O, istediği şeyi yapmaya yetkiliydi!

Halid, Malik’in kabilesi arasında sadece Müslümanları öldürmekle yetinmedi;ölüleri musle bile etti. İmanlı ve mümine kadınları esir etti. Allah’ın haram kıldığı mal ve namusları ayaklar altına aldı ve câiz bildi. Şer’i hükümleri tatil etti. Benim görüşüme göre hatta cahiliyet döneminde bile eşine rastlanılmayacak işler yaptı.

Musle; Öldürülen şahısın bedenindeki el, ayak, burun, kulak vb. organları kesmektir. Musle, İslâm geldikten sonra haram kılınmıştır. Resulullah (s.a.a), kuduz bir köpeği bile musle yapmaktan men etmiştir. (M.)

MALİK B. NÜVEYRE KİMDİR?


Malik b. Nüveyre-i Temimi-yi Yerbui, Beni Temim kabilesinin ileri gelenlerinden ve Beni Yerbu’nun seçkin şahsiyetlerindendi. Malik, tam manasıyla cömertlik, cesurluk ve yiğitlik açısından örnek verilmekteydi. Malik bu açıdan padişahlar sırasında yer almıştı. Malik Müslüman olunca, Beni Yerbu kabilesinin tüm bireyleri onun vasıtası ile İslâm’ı kabul etti.

Resulullah (s.a.a), ona karşı olan güven ve itimadından dolayı onu kendi kavminin zekatlarını toplaması için görevlendirdi.


MALİK B. NÜVEYRE’NİN SUÇU VE ONUN EBU BEKİR’E ZEKAT VERMEKTEN KAÇINMASI


Malik b. Nüveyre’nin suçu onun Ebu Bekir’in hükümetine zekat ve sairi şeyleri vermemesiydi. Bu durum ise Malik’in, meydana gelen olayları incelemek ve dini görevlerini belirlemekle meşgul olduğu bir dönemde meydana çıktı.

Malik’in Ebu Bekir’e zekat vermemesi ne İslâm’a karşı olan şüphesinden, ne Müslümanlar arasında ihtilaf ve kargaşa çıkarmaktan, ne de halife ile savaşmak istediğinden dolayı idi. Bilakis Müslümanlar arasında Ebu Bekir’in hilafeti şiddetle tartışıldığı bir sırada Halid b. Velid ona saldırdı.

Bu dönemde Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyti ve onların dostları Hz. Ali’yi halife olarak istiyor, Ömer, Ebu Bekir, Ebu Übeyde, Salim (Ömer’in kölesi) ve onların taraftarları ayrı bir görüşü savunuyor, Muhacirlere Medine’de ev veren Ensar da ayrı bir görüşü savunuyordu.

Onların itirazı öyle bir hadde ulaştı ki, liderleri olan Sa’d b. Übade’yi ayak altına alıp çiğnediler. Sa’d da onlardan ve hükümetlerinden kenara çekilerek şöyle yemin etti: Eğer yardımcı bulursam Ebu Bekir ve Ömer’in aleyhine ayaklanacağım. Sa’d ne onların Cuma namazına katıldı, ne de herhangi bir toplantılarında oturdu. Sonunda Havran şehrinde vefat etti.

Onlar Hz. Ali (a.s)’ı biate zorlamak için sabahtan akşama kadar Allah’ın zikri söylenilen evini muhasara ettiler. Peygamber (s.a.a)’in emanetinin ihtiramını korumadılar. Hz. Fatıma (a.s)’ın miras, mülk ve humusunu sahiplendiler!!

Buna göre akıl sahibi ve kendi kabilesi arasında önemli bir makama sahip olan Malik b. Nüveyre’nin ortamı incelemesi, Medine’de iş başına gelen ve hükümeti ele geçirirken kendi düşman ve muhaliflerini susturmak ve mağlup etmekle meşgul olan bir kimseye itaat etmekten sakınması gayet normaldi.

Malik b. Nüveyre’nin üzerindeki görevi tam olarak yerine getirmek için zekatı Ebu Bekir’e vermekten çekinmesi işte bundan dolayı idi.

Bu yüzden Ebu Bekir ve onun memurları Malik’e bu karışık ortamı inceleyip hakikati bulana dek zaman tanımalı ve ona ansızın saldırılmamalıydılar. Zira o zekatı inkar etmiyordu. Zekat ile namaz arasında fark koymuyordu. O, Ebu Bekir veya diğer Müslümanlarla savaşmayı gerekli bilen birisi değildi.

Malik ve kabilesinin zekat vermekten kaçınmasının gerçek yüzü buydu. Bu konunun delili ise onun kendi kabilesine yaptığı nasihattir. O şöyle nasihat etmişti: Dininiz üzerinde baki kalın, Velid ile tartışmaktan çekinin. Malik, askerleri ile birlikte hazır durumda olan Halid’in Bitah’a saldırmasını önlemek için kendi adamlarının dağılmalarını emretti. Hatta onları bir noktada toplanmaktan bile menetti. Bu tedbir ise, kimsenin orayı karargah yaptığını düşünmemesi içindi.

Muhammed Hasaneyn Heykel, “es-Sıddık Ebu Bekir” kitabının 144. sayfasında bu sözleri açıkça beyan etmiştir. Abbas Mahmut Akkad da “Abkariyat-u Halid” adlı kitabında Malik’in zekat vermekten çekinmesinin, düşmanlık ve savaş çıkarmaktan dolayı olmadığını yazmakta ve onun şiirlerini yanlış olarak mana etmektedir.


HALİD’İN BİTAH’A GİTMESİ


Halid b. Velid Esed ve Gaftan kabilelerinin işini bitirince askerleriyle birlikte Malik b. Nüveyre’nin bölgesinden bir yer olan Bitah’a gitmeye karar verdi. Malik önceden Bitah’ı boşalttı. O, önceden de söylediğimiz gibi kendi kabile bireylerini de dağıttı. Bunun sebebi ise İslâm’ın korunması için Halid ile aralarında meydana gelebilecek kötü bir olayı durdurmaktı.

Ensar (Medine askerleri), Halid’in Malik b. Nüveyre’ye doğru harekete geçsek istediğini anlayınca, olaya karşı çıkarak şöyle dediler: “Halife bu emri bize vermemiştir. O bize, Buhaze kabilesi ile işimiz bitince orada onun mektubunu beklememizi emretmiştir.”

Halid Ensar’a cevaben şöyle dedi: “Halife size böyle bir emir vermemiştir. O bana Malik’i de takip etmemi emretmiştir. Komutan benim, haberler de bana ulaşır. Halifenin emir ve fermanı bana ulaşmasa da, şu anda elimde öyle bir fırsat vardır ki, halifeye haber verecek olursam bu fırsat elden çıkar. Bu yüzden onu elde etmeden önce halifeye haber vermeyeceğim. Aynı şekilde eğer bir olayla karşılaşır ve bu konuda halifenin kendisi emir vermemiş olsa da, bizim kendimiz olayı tam olarak bilirsek ona göre davranır ve halifeden görevimizi belirlemesini beklemeyiz. Şimdi Malik bizim yakınlarımızdadır. Ben ve benimle beraber olanlar Malik’e doğru yola koyuluyoruz.”

Tüm tarih yazarları Halid ve yandaşlarının “Bitah” bölgesine vardıklarında orada kimsenin bulunmadığını söylemişlerdir. Önceden de söylediğimiz gibi Malik kendi adamlarına evlerine gitmelerini ve İslâm üzerinde baki kalmalarını söylemişti. Aynı zamanda Halid ile tartışmamalarını da tembihlemişti. Es-Sıddık Ebu Bekir, M. Hasaneyn Heykel, s. 144.

Halid’in Ensar’dan birisi ile yaptığı konuşmayı, Hasaneyn Heykel “es-Sıddık Ebu Bekir” kitabında ve Akkad ise “Abkariyyet-u Ömer” adlı kitapta nakletmişlerdir.

Gördüğünüz gibi Ensarlının sözü oldukça açıktır. Şöyle ki halife onlara, Malik’e doğru yola çıkmalarını emretmemiştir. Ama Halid, halife Ebu Bekir’in bu emri ona gizli olarak verdiğini iddia etmiştir! Buna göre halife kamu oyunda “Bitah” faciasında sorumlu tutulmaması için hileye baş vurmuştur. Görünüşte sorumlu sadece Halid b. Velid olacak ve bu konuda halifenin özrü de kabul edilecekti. Aynı şekilde halife onun özrünü de kabul ederek yorumlamada bulunacak ve yanlışlık yapmış olduğunu da diyebilecekti!!! Bu konu Ebu Bekir’in siyasette ne kadar derin ve ileri görüşlü birisi olduğunu göstermektedir!


MALİK VE KABİLESİNDEN BİR GRUBUN ÖLDÜRÜLMESİ


Halid’in adamları Bitah’a vardıklarında orada kimseyi bulamadılar. Halid kendi adamlarını onları takip etmeleri için görevlendirdi. Askerler Malik b. Nüveyre ve Beni Yerbu’dan birkaç adamı getirerek Halid’e teslim ettiler. Daha sonra öyle bir facia yaşandı ki, ondan bir bölümünü tam bir hüzün ve esef ile naklediyoruz. “İnna lillah ve inna ileyhi raciun”

Taberi kendi senedi ile Ebu Katade’den şöyle dediğini rivayet eder: Halid’in askerleri Malik ve adamlarını muhasara edip geceleyin göz altına aldıklarında, Malik ve adamları silaha el attılar. Biz onlara Malik ve adamlarına): “Biz Müslüman’ız dedik.”

Onlar da: “Biz de Müslüman’ız” dediler.

Biz tekrar: “Peki yanınızda taşıdığınız bu silahlar da nedir?” dedik.

Onlar: “Peki siz neden silah taşıyorsunuz?” dediler.

Cevaben: “Eğer doğru söylüyor da kötü bir niyetiniz yoksa, silahlarınızı yere bırakın” dedik. Onlar da silahlarını yere bıraktılar. Daha sonra sabah namazı kıldık. Onlar da bizimle beraber sabah namazı kıldılar.

Yazar: Namazdan sonra onların silahlarını topladılar. Daha sonra onları tutuklayıp ellerini bağlayarak esir bir şeklide Halid’in yanına götürdüler. Bu grubun içerisinde Malik’in karısı Leyla de bulunmaktaydı.

Malik’in hanımı olan Minhal’in kızı Leyli, tarihçilerin ve Abbas Mahmut Akkar’ın da “Abkariyat-u Halid” adlı kitabında yazdığı gibi güzellik açısından özellikle de göz ve bacak güzelliği bakımından Arap kadınlarının en meşhurlarındandı. Onun hakkında şöyle derler: Göz ve bacak güzelliği bakımından onun gibi bir kadın görülmemiştir. Halid’in aklını başından alan da bu güzellikti. Malik ve Halid arasında şiddetli bir tartışma çıkarken, Malik’in güzel karısı da onların kenarındaydı. Sonunda Halid b. Velid: Ey Malik! Seni öldüreceğim, dedi.

Malik: Senin yandaşın (Ebu Bekir) mi böyle bir emri verdi? dedi.

Halid: Allah’a and olsun ki, seni öldüreceğim, dedi.

Bu konuşma esnasında Abdullah b. Ömer ve Ebu Katade de oradaydılar. Onlar Halid’le Malik ve onun öldürülmemesi hakkında konuştular. Ama onların sözü Halid’e tesir etmedi.

Malik: “Ey Halid! Bizi Ebu Bekir’in yanına gönder de o nasıl uygun görürse, bizim hakkımızda hüküm versin. Zira sen, suçu bizden daha fazla olanları bile onun yanına gönderdin” dedi.

Tekrar Abdullah b. Ömer ve Ebu Katade Ensari Halid’den, Malik ve adamlarını Ebu Bekir’in yanına göndermelerini istemede ısrar ettiler. Ama Halid kabul etmedi!

Halid: Onu öldürmekten vazgeçmem mümkün değildir, dedi. Daha sonra Zırar b. Ezver-i Esedi’ye Malik’in boynunu vurmasını emretti.

Bu arada Malik karısına bakarak Halid’e hitaben şöyle dedi: Benim ölümüme sebep olan şudur! Halid: Tam tersine, İslâm’dan dönmenle ölümüne sebep olan Allah’tır, dedi!!

Malik: Ben Müslüman’ım dedi. Ama Halid: “Ey Zırar! Boynunu vur!” diye emretti. O da Malik’in boynunu vurdu. Halid, Malik’in karısını kendi çadırına götürerek aynı akşam onunla cinsel ilişkiye girdi. Aynı asırda yaşayan şair Ebu Zuheyr Sa’di, bu konu hakkında şöyle diyor:

“Hücuma uğrayan kabileye söyle ki, Malik’ten sonra bu gece çok uzun olacaktır. Halid, Malik’in karısına tecavüz ederek sabahladı. O, daha önce de bu kadını arzuluyordu! Halid hiçbir şeyi gözetmeden kendi hevesine ulaştı. O gecenin sabahı Halid bir kadına sahipti. Ama Malik hiçbir şeye sahip değildi, kendisi de öldürülmüştü. Malik’ten sonra yetim çocuk ve dul kadınların velisi kimdir? Kim idam edilmiş fakirlerin düşüncesindedir? Beni Temim, küçüğe büyüğe herkes, ümit kaynakları olan kendi kahramanlarının ölüm musibetlerine uğradılar.”

Halid, Malik’in kabilesinden alınan esirleri hapsetmelerini emretti. Çok soğuk bir gecede onları hapsettiler. Daha sonra Halid’in sözcüsü şöyle seslendi: “Esirleri giyindirin.” Bu kelime Kenane dilinde kinaye olarak öldürün anlamındadır. Gerçek anlam ise öldürülmekti. Bu emir ile o gece tüm esirler öldürüldü!

Halid kendi ordusundaki cellatlarına bu sesi duyduklarında onların tümünü öldürmelerini emretmişti. Bu da cinayetin sorumluluğundan kurtulmak için planlanmış bir hileydi. Ama bu cinayet, Ebu Katade ve onun gibi açık gözlü kimselerden saklı kalmadı. Bu konu sadece orduyu oluşturan hayvan sıfatlı kimseler için hile yoluyla gizli kaldı.

Bu, halifenin yola çıkardığı ordunun komutanı Halid b. Velid ile Beni Temim kabilesinin reisi olan Malik b. Nüveyre’nin arasında geçen olayın gerçek yüzüydü. İsteyenler, tarihçilerin ve sire yazanların yazdıkları şeylerden anlattıklarımızı elde edebilirler. Bu tarihi gerçeğin yanı sıra siyasi amaçlarla dönemin liderlerinin şahsiyetini ve komutanların itibarını korumak için uydurulan çelişkili bir takım uyduruklar da mevcuttur. Biz bu uyduruk sözleri de dikkatle inceledik. Bu araştırmamızın sonucu şudur: Halid b. Velid’e olan sevgi ve onu savunmak amacıyla gerçekleri ayaklar altına almak istemişlerdir. Allah söylediğimiz her şeye vekildir!

EBU KATADE ENSARİ VE ÖMER B. HATTAB’IN HALİD VE DAVRANIŞLARINA KARŞI İTİRAZLARI


Muhammed Hasaneyn Heykel “es-Sıddık Ebu Bekir” adlı kitabında şöyle yazıyor: Ebu Katade, Halid’in Malik b. Nüveyre’yi öldürmesine ve karısına tecavüz etmesine oldukça sinirlendi. Bu yüzden Halid’in ordusundan ayrılarak Medine’ye geri döndü. Aynı zamanda, Halid b. Velid’in komutanlığını üstlendiği hiçbir orduya katılmayacağına dair yemin etti.

Malik b. Nüveyre’nin kardeşi Mütemmim b. Nüveyre de onunla beraberdi. Bu ikisi Medine’ye vardıklarında Ebu Katade sinirli bir halde Ebu Bekir’le görüşerek Halid’in Malik’i nasıl öldürdüğünü ve karısı Leyli’ye tecavüz ettiğini ona anlattı. Aynı zamanda Ebu Katade, Halid’in komutası altında hiçbir orduya katılmayacağına dair yemin ettiğini de ekledi. Ama Halid’in yaptığı işlerden oldukça etkilenen Ebu Bekir, Ebu Katade’nin şikayetlerini dikkate almayarak “İslâm’ın yalın kılıcı!” hakkında söylenilmesi gerekenleri söylemedi.

Heykel şöyle ekliyor: “Sayın okurlar Ensar’dan olan bu adamın (Ebu Katade) halifenin öfkelenmesinden korkup geri adım attığını mı sanıyorlar? Hayır. O Halid’in bu davranışına karşı oldukça sinirliydi. Bu yüzden Ömer b. Hattab’la görüşerek dolayı ona da anlattı. Ebu Katade Halid b. Velid’i, heva ve hevesleri dini görevlerine galebe çalmış bir insan olarak gösterdi.”

Heykel daha sonra şöyle diyor: Ömer onun söylediklerini teyit ederek Halid b. Velid’i azarlayıp eleştirmede onunla ortak oldu. Halid b. Velid’in davranışlarına oldukça sinirlenen Ömer, Ebu Bekir’in yanına giderek Halid’in kılıcından zulüm ve fesadın yağdığını ve onu bu iğrenç davranışlarından dolayı tutuklatması gerektiğini de ekledi. Ama Ebu Bekir kendi atadığı hakimlerden hiçbirisini tutuklayamıyordu. Bu yüzden Ebu Bekir Ömer’in, Halid b. Velid’i eleştirmede oldukça ısrarlı olduğunu görünce, Ömer’e hitaben şöyle dedi: Ey Ömer! Yeter artık. Halid Allah’ın hükmünü yorumladı ama yanıldı. Onu azarlamaktan vazgeç artık!

Ama Ömer Ebu Bekir’in cevabına kanaat etmedi. Aynı şekilde Halid’i eleştirmeye devam ediyordu. Ebu Bekir Ömer’in, Halid’i haddinden fazla eleştirdiğini görünce şöyle dedi: “Hayır Ey Ömer! Ben Allah’ın kafirler için keskin kıldığı kılıcı kılıfına sokamam!”

Heykel şöyle ekliyor: Ömer bütün bunlara rağmen Halid’in davranışını oldukça aşağılayıcı biliyor ve yerinde oturamıyordu. Ömer, Halid’in rahat bir şekilde yerinde durmasına ve hiçbir günah işlememiş gibi gösterilmesine nasıl razı olabilir ve susabilirdi!

Ömer, Ebu Bekir’le yeniden konuşması gerektiğini, Halid’in Allah’ın düşmanı olduğunu, Müslüman bir adamı öldürdüğünü ve karısına tecavüzde bulunduğunu hatırlatması gerektiğini lazım biliyordu. Bu davranış karşısında onun cezalandırılmamasının insafsızlık olduğunu düşünüyordu.

Ömer’in bu şekilde ısrarı, Ebu Bekir’in Halid’i çağırarak ondan ne yaptığını sormasına sebep oldu. Bu nedenle Halid Medine’ye geldi. Halid Medine’ye girdiğinde üzerinde savaş zırhı ve başındaki miğferine ise birkaç ok taktığı halde Mescide girdi.

Ömer, Halid b. Velid’in bu şekilde Peygamber (s.a.a)’in mescidinde yürüdüğünü görünce, yerinden kalkarak miğferindeki okları çıkarıp kırdı ve ona hitaben şöyle dedi: Müslüman bir adamı öldürüp de onun karısına tecavüz mü ettin?! Allah’a yeminler olsun ki seni recm ettireceğim (taşlattıracağım).

Suskun bir şekilde duran Halid yaptıklarından dolayı özür bile dilemedi. Daha sonra Ebu Bekir’le mülakat etti. Malik b. Nüveyre’nin olayını ve onun hakkında nasıl tereddüt ettiğini anlatarak bağışlanmasını istedi. Ebu Bekir de onun özrünü kabul ederek savaşta işlediği tüm suçları görmezlikten geldi!!!

Ama Ebu Bekir Halid’i, henüz öldürülmüş kocasının kanı kurumamış bir kadınla evlenmesinden ve onunla cinsel ilişkide bulunmasından dolayı onu azarladı. Zira o zamanın Arapları esir aldıkları kadınlarla ilişkide bulunmayı büyük bir ayıp biliyorlardı.

Yazar: İslâm, kocası ölmüş bir kadınla iddeti dolmadan önce evlenmeyi haram kılmıştır. Eğer böyle bir kadınla evlenilir de iddeti bitmeden onunla cinsel ilişkiye girilirse, bu kadın o adama ebedi olarak haram olur. Halid, Malik’in karısını esir bilse bile, esir bir kadınla cinsel ilişki şer’i açıdan temizlendikten (iddet süresi bittikten) sonra helal olur. Ama yukarıdaki olayda (Malik’in karısı mevzusunda) henüz şer’i temizlenme olmamıştı. Bilakis onun kocası öldürülmüştü. Halid işte böyle bir halde onun karısıyla cinsel ilişkiye girdi!!

Daha sonra Heykel şöyle ekliyor: Ömer, Halid’in bu davranışı hakkındaki görüşünü unutmadı. Ebu Bekir ölüp de Ömer’e halife adı altında biat edilince, Ömer’in ilk yaptığı iş, Ebu Bekir’in öldüğünü Şam’daki askerlere duyurmak ve bu haberi götüren şahısla da Halid’in ordunun komutanlığından azledilme hükmünü göndermek oldu.

Heykel şöyle devam ediyor: Ömer, Halid’in Malik b. Nüveyre ve karısına yaptıkları çirkeflikleri asla unutmadı. Öyle ki, tüm tarihçiler, Halid’in sonraları komutanlıktan azledilmesinde bu düşüncenin oldukça etkili olduğunda görüş birliğine varmışlardır.


NE KADAR ŞAŞIRTICI!


İnsanı hayretlere ve şaşkınlığa sürükleyen işlerden birisi de; Halid b. Velid komutanlık makamından alınana dek bu kanların boşa akıtılması, Müslümanların namusunun zedelenmesi, ilahi haramların câiz kılınması ve dini hükümlerin tatil edilmesidir. Bu müddet zarfı içerisinde Halid b. Velid’in geniş yetkilere sahip olması ve birinci halife ölüp de ikinci halife iş başına gelinceye ve onu makamından azledinceye dek onun istediği her şeyi özgürce yapmasıdır.

Ebu Bekir’in “Bitah” cinayeti konusundaki görüşü, onun Kur’ân ve Sünnetin açık nasları karşısındaki şahsi görüşlerinden sadece birisidir. Ebu Bekir kendi görüşünü, onlara uymaktan daha öncelikli bilmiştir!



EBU BEKİR’İN GÖRÜŞÜ HAKKINDA BİR AÇIKLAMA


M. Hasaneyn Heykel “es-Sıddık Ebu Bekir” adlı kitabında Ebu Bekir’in görüş ve istidlali hakkında şöyle diyor: Ebu Bekir ortamın, bu gibi olayların onda tesir meydana getirmesinden daha tehlikeli olduğunu görüyordu. Zira bir veya birkaç kişinin, Halid’in nass karşısındaki içtihadıyla hatayla öldürülmesi, hükümeti tehdit eden tehlikeden ve Arap bölgelerinde hükümet aleyhine ayaklanmalardan daha önemli değildi.

Yazar: M. Hasaneyn Heykel’in, Halid b. Velid hakkında söylediği sözlerde içinde mübalağa olmadığını söylemeye gerek yoktur. Zira ortamın çok hassas olmasına rağmen halifenin Halid b. Velid’i bu cinayetten dolayı en azından azletmesi imkanı da mevcuttu. Onun yerine Ömer, Ebu Übeyde, Muaz b. Cebel, Sa’d b. Ebu Vakkas vb. gibi şahısları atayabilirdi. Aynı zamanda ilk fırsatta Halid’i yargılayabilir ve ilahi hükümler gereğince onu cezalandırabilirdi.

Bunlara ilave olarak Heykel’in konuyu karıştırması ve devleti tehdit eden tehlike ve kıyamdan söz etmesi de mübalağasız değildir. Zira Malik b. Nüveyre’nin, Halid’in emriyle öldürüldüğünde Müslüman olma meselesi ne Halid’in, ne de Ebu Bekir’in tereddüt edebileceği bir konu değildi.

Aynı şekilde Halid’in Malik’in iddet içerisinde olan karısıyla cinsel ilişkiye girmesi, tüm Müslümanların icmasıyla ilahi haddin icra olmasını ve böylece Halid’in recm edilmesini (taşlanmasını) gerektiriyordu. Ömer imkan bulduğunda işte bunu yapmayı planlıyordu.

Yine Heykel’in söylediği: “Bir veya birkaç adamın öldürülmesi hükümeti tehdit eden tehlikelerden daha önemli değildi” sözü, adam öldürmenin hafife alınması demektir. Halbuki Allah (c.c) şöyle buyuruyor: “Kim bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur.” Maide / 32.


Yine şöyle buyurmaktadır: “Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir.” Nisa / 93.

Yine şöyle buyuruyor: “Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan günahı (nın cezasını) bulur.” Furkan / 68.

Yine Heykel şöyle yazıyor: “Bu komutan (Halid) halifenin -görüşünde sadece yanlışlık yaptığından dolayı sorumludur- ortama hakim belanın bunun vasıtasıyla bertaraf edilmesi gereken bir şahsiyetti. Bu belalar ancak onun vesilesi ile önlenebilirdi!!!”

Halbuki Halid, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı bir adamın katiliydi. Halid, Allah’ın cinsel ilişkiyi haram kıldığı bir kadına tecavüz etmişti.

Buna göre Halid, bu haram fiillerin hatalısı değil istekçisiydi. İkinci halife onu alı koyana dek bu işlerine devam etti. Önceden de söylediğimiz gibi Ebu Bekir, bu olaylardan sonra onu azledip yerine başkalarını atama imkanına sahipti.

Yine Heykel şöyle yazıyor: “Arap geleneklerinin tersine bir kadınla evlenmek ve şer’i olarak temizlenmeden önce onunla cinsel ilişkiye girmek savaşa giden bir cengaver için savaş hükmüyle esir almak ve onlara malik olmak bu gibi tehlikeli durumlarda hiç de önemli değildir.”

Yine şöyle devam ediyor: “Eğer bu davranışların dini kanunlarla uyumluluğuna bakılması gerektiğini kabul etmek zorunda kalırsak yine de Halid gibi büyük şahsiyetlerin istisna edilmesi gerekir. Özellikle bu durum hükümetin zararına ve onu tehlikeye atmaktaydı.”

Yazar: Bu ve bundan önceki sözler Ebu Bekir’den öteye Heykel gibi büyük bir şahsiyeti sevindiren bir mevzudur. Zira bu yolla kendi vicdanlarını rahatlatmak istemişlerdir. Ama ben Heykel’in, Müslümanların namusunun ayaklar altına alınmasını bu denli değersiz sayacağını zannetmiyorum. Yine onun bu ibaretlerle, Halid için câiz kıldığı şeyleri fatih olan her savaşçı için câiz kılacağını tasavvur etmiyorum! Zira Heykel de tüm Müslümanlar gibi bunun benzeri davranışların (sadece) İslâm ile savaş halinde olan kafilerin topraklarını fetheden fatihlere câiz kılındığını bilmektedir. Ama Malik b. Nüveyre ve kabilesi namaz kılan, zekat veren ve ahrete inanan müminlerdi. Malik b. Nüveyre sadece Ebu Bekir’in hilafetinin başlangıcında gerçeklerin daha iyi aydınlığa kavuşması için ona itaat etmekten çekindi.

Bu sözlerin Muhammed Hasaneyn Heykel gibi şahıslardan çıkması oldukça şaşırtıcıdır. Daha da şaşırtıcısı Heykel’in Ebu Bekir’in ağzıyla şöyle söylemesidir: “İlahi hükümlerin Halid gibi büyük şahsiyetlere uygulanması lazım değildir.” Halbuki onun şunu bilmesi gerekir ki Allah (c.c) cenneti kendisine itaat eden kimseler için yaratmıştır; isterse bu itaatkar kul Habeşi zenci olsun. Aynı şekilde cehennem ateşini de kendiside karşı isyan eden günahkarlar için yaratmıştır; isterse bu günahkar Kureyş efendisi olsun.

Bilinmesi gerekir ki, Allah’ın hiçbir kuluyla akrabalık bağı yoktur. Bütün insanlar O’nun karşısında aynı seviyededir. Öyle ki zorbacı bir adamın, hakkın kendisinden alınması için rezil edilmesi gerekir; zavallı ve çaresiz bir insanın da hakkını alabilmesi için kollanması ve değer verilmesi gerekir.

Buna ilave olarak eğer ilahi hükümlerin uygulanması herhangi bir tehlikeye sebep oluyorsa bu hükmün tehlike kalkıncaya dek ertelenmesi gerekir. Ama halife ne onu erteledi, ne de tehlike kalkıncaya dek sabredip ilahi hükümleri uyguladı! Onun yaptığı tek iş bu suçları affetmek oldu. Tam anlamıyla o katillerden razı idi!!

Aynı şekilde Heykel şöyle yazıyor: “Müslümanların Halid'in kılıcına ihtiyaçları vardı! Ebu Bekir’in Bitah olayından sonra Halid’i huzura çağırdığı gün ona Halid’e daha çok ihtiyaç vardı. Zira yalancı Müseyleme (peygamberlik iddia eden) Beni Huneyfe kabilesinden kendisine tabi olan kırk bin savaşçıyla Yemame’de Bitah yakınlarındaydı. Onun ayaklanması İslâm’da meydana gelen en şiddetli kargaşaydı.

Buna göre acaba Malik b. Nüveyre’nin öldürülmesi veya Halid’in aşık olduğu güzel Leyla yüzünden Halid b. Velid’in azledilmesi, Müslümanların ordusunun kendi başına bırakılması ve Allah’ın dininin tehlikeye atılması mı gerekirdi?!!

Halid ilahi ayetlerden, kılcı ise Allah’ın yalın kılıcıydı!!! Bu yüzden Ebu Bekir’in siyaseti de şu olmalıydı ki onu Medine’ye çağırdığı zaman sadece onu azarlamakla yetinmeli ve aynı o zamanda da onu Müseyleme ile savaşmak için Yemame’ye göndermeliydi.”

Yazar: Heykel bu konuyu birkaç defa tekrar etmiştir. Biz de sırası geldikçe cevap verdik. Şimdi bir defa daha söylüyoruz ki: Halife Halid’i azlederek onun yerine onun gibi birisini atama imkanına sahipti. Eğer örneğin bu işin yapılmasında Halid’e ihtiyaç vardıysa acaba bu yüzden ilahi hükümler tatil mi edilmeliydi? Önceden de söylediğimiz gibi ilahi hükümlerin tatil edilmesi mümkün değildir; onun icrası ertelenebilir. Buna göre bu hükümlerin tam olarak tatil edilmesinin sebebi ne idi ki sanki ne caniler varmış, ne de bir cinayet meydana gelmiş?!!

Evet Halid’in azledilmesi ve hemen Allah’ın hükmüyle recm edilmesi (taşlanması) gerekirdi. Eğer bu hükmün icrası herhangi bir tehlike doğuracak olsaydı –önceden de söylediğimiz gibi- tehlike kalkıncaya dek hükmün icrası ertelenmeliydi. Zira tüm İslâm alimlerinin icmasıyla bu hükmün hiçbir surette iptal edilmesi câiz değildi.

Yine Heykel şöyle yazıyor: “Belki de Ebu Bekir’in Halid’e o gün Müseyleme’ye karşı savaşa gitme görevini vermesi, Ömer’le Halid hakkında aynı görüşü taşıyan Medine halkına Halid’in hadise (olay) adamı olduğunu göstermekti! Ona vermiş olduğu yeni ferman ile onu yutması için ateşin önüne atmak ve hayatına son vermek istemiştir. Böylece Malik b. Nüveyre ve Leyla hakkındaki davranışın cezasını en kötü bir şekilde görmüş olacaktı. Ama bu savaştan galip olarak çıktığı ve birçok ganimetlerle geri döndüğü takdirde tüm Müslümanlar susacak, onun önceki amellerini unutacak ve Bitah’da işlediği cinayetten artık bahsetmeyeceklerdi!!!

Yemame savaşı Halid’in zaferi ile sonuçlandı ve onu temizledi! Gerçi bu olaydan sonra Halid, Müslümanların ve Müseyleme’nin taraftarlarının kanı kurumadan yine bir kızla zina yaptı. Ebu Bekir Halid’i bu kıza tecavüzünden dolayı Leyli’ye olan tecavüzünden daha çok azarladı...” Es-Sıddık Ebu Bekir, M. Hasaneyn Heykel, s. 152.

Yazar: Üstad Heykelin söylediği: “Ebu Bekir, Halid’in Leyli’ye tecavüzü konusunda sadece onu azarlamakla yetindi” sözünde şunu bilmelidir ki, Allah (c.c) böyle durumlarda böyle bir mütecavizi azarlamakla yetinmez. Bilakis Kur’ân’ın nassı böyle bir adamın recm edilmesi (taşlanması) gerektiği doğrultusundadır. Ama Ebu Bekir Sıddık! bu nassı kendi görüşüyle yorumladı ve pratikte kendi görüşünü daha öncelikli bildi. Bunun kendisi de “nass karşısında içtihadın” ilgi çekici örneklerinden biridir!

Siz sayın okurlar doğru ve tam bir dikkatle bizimle Heykelin Ebu Bekir’in diliyle söylediği söze bir göz atınız. Acaba üstat Heykel ve Ebu Bekir, zina eden bir adamın Yemame savaşına gönderilmesi yerine ilahi hükümler doğrultusunda recm edilerek (taşlanılarak) öldürülmesi gerektiğini bilmiyorlar mıydı?!

Acaba onlar, Yemame savaşı ve onun tehlikelerinin zinakar Halid’i temizleyemeyeceğini bilmiyorlar mıydı? Zira Allah’ın emri şöyledir: “Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başka.” Furkan / 70.

Günahkarların temizlenmesi sadece tövbe, pişmanlık ve iyi amellerle Allah’a dönmektir. Yemame savaşı ve onun ateş dolu kuyusu Allah’ın kat’i hükmünü ve Peygamber (s.a.a)’in sağlam sünnetini değiştiremez. Evet eğer bu hükmün icra edilmesinde herhangi bir mani veya engel meydana gelirse, dini hakimin bu hükmü ilk fırsatta icra etmesi gerekir.

Yemame savaşından sonra Halid’in pençesine düşen ve Leyli’ye yapılan muamelenin aynısı ona da yapılan kız belki de evliydi ve kocası vardı. İşte bu yüzden Ebu Bekir bu defa Halid’i Malik b. Nüveyre’nin karısına yaptığı hareketten dolayı onu azarladığından daha fazla azarladı. Eğer Halid’in bu kıza tecavüzü zina-i muhsine (kocası olan kadınla yapılan zina) ve onun mahremlerinden birisi olmasaydı, Ebu Bekir’in Halid’i çok fazla azarlaması sebepsiz olacaktı. Hatta bu azarlama yersiz bile olurdu.

Gördüğünüz gibi Heykel’in sözleri tam bir açıklıkla, halife Ebu Bekir’in daha çok nasıl maslahat görürse öyle davrandığını ve nasların gerektirdiği şeylere sırt çevirdiğini göstermektedir.

Bu anlam el-Ezher Üniversitesinin büyüklerinin genelinin Ebu Bekir ve Ömer hakkındaki görüşleridir. Onlar bu konuyu 1329 h. k yılında ve ondan sonraki yıllarda Mısır’a olan seferimde açıkça söylediler!

Ömer’in Kur’ân ve Sünnetin açık nasları karşısındaki içtihadı daha fazla olmasına rağmen önceden de söylediğimiz gibi Halid b. Velid’in bağışlanması konusunda Ebu Bekir’le aynı görüşü taşımıyordu.

Hasaneyn Heykel şöyle yazıyor: Ömer tam bir azim ve sarsılmaz bir inançla şuna inanıyordu ki, Halid Müslüman bir adama saldırmış ve onun karısıyla iddeti bitmeden cinsel ilişkiye girmiştir. Bu yüzden onun komutanlık makamında baki kalmaması gerekirdi. Zira bu çirkin ameli tekrar yapabilir, Müslümanları bozabilir ve onların Araplar arasındaki konumunu lekeleyebilirdi.

Daha sonra Heykel şöyle diyor: “Halid’in Leyli’ye yaptığı amelden dolayı onu cezalandırmadan serbest bırakmak doğru değildir. Halid’in Malik karşısındaki davranışını içtihat bile bilecek olursak, karısına yaptığı muamele doğru değildir. Bu Ömer’in câiz bilmediği bir mevzuuydu. İşte bu yüzden Ömer Leyli’nin bir an evvel serbest bırakılması gerektiğini ve Halid’in de recm edilerek öldürülmesi gerektiğini ısrarla söylüyordu. Halid’in Allah’ın kılıcı (seyfullah) olması ve sürekli galip gelen komutan bahanesiyle Halid’den vazgeçmiyordu. Zira bu özür kabul edilseydi Allah’ın haram kıldığı şeyler, Halid vb. şahıslar için câiz olacaktı. Bu ise Müslümanların için, Allah’ın kitabının ihtiramı hakkında en kötü örnek olacaktı. İşte bu yüzden Ömer Halid’in beraatına fetva vermedi. Bilakis defalarca kendi itirazını dile getiriyor, halifeden Halid’i cezalandırmasını istiyordu...”

Bunlar, Heykelin “es-Sıddık Ebu Bekir” adlı kitabının 151. sayfasında “Ömer’in görüşü ve onun bu konudaki delilleri” adı altında söylediği sözlerdir.



İNSAFTAN BİR ZERRE


Üstad Mahmud Akkad, Malik b. Nüveyre’nin öldürülmesi konusunda değişik görüşleri naklettikten sonra Halid’i savunurken şöyle diyor: “Bu görüşlerin içerisinde kat’i olarak bilinen tek şey, Malik b. Nüveyre’nin öldürülmesinin vacip olduğu konusu kesin değildi. Malik, Buzahe olayından sonra Fezare vs. kabilesinin büyüklerinin halifenin yanına gönderilmesinden bu işi için daha layıktı. Yani Halid’in onu da diğerleri gibi halifenin yanına göndermesi gerekirdi. Diğer bir mesele de şu ki, Halid b. Velid’in Malik’in karısıyla yattığı ve onu yanında bulundurduğu kesindir. Halife (Ebu Bekir) ile olan mülakatından sonra da onu kendisiyle beraber Yemame’ye götürdü.”

Daha sonra Akkad şöyle yazıyor: Bu konu ispatlandıktan sonra şöyle söylememiz gerekir: Bitah vakıası Halid’in yaşam tarihinde karanlık bir sayfadır. Onun silinmesi ve onun hakkında söylenenlerin yazılmaması daha iyi olurdu...” Abkariyat-u Halid, s. 134.


Yazar: “Malik b. Nüveyre’nin öldürülmesinin vacip oluşu kesin ve kat’i değildi” cümlesi hakkında şöyle söylüyoruz: Malik’in öldürülmesinin haram oluşu oldukça açık ve kesindi. Onun öldürülmesi büyük günahlardan birisidir. Aynı zamanda kısası da gerektirmekteydi. Zira Bitah vakıasına insafla bakan, Ömer, Ebu Katade ve Medine halkının Halid’in bu iğrenç davranışına karşı itirazlarının sebebini anlayan bir şahıs, Malik’in Müslüman oluşu hakkında en küçük bir şüphenin bile olmadığını çok iyi bilmektedir. Malik’in hayatının son anlarında söylediği son söz ise “Ben Müslümanlığımda bakiyim” cümlesi idi.

Bunlara ek olarak Ömer ve Ebu Bekir’in onun Müslüman olarak dünyadan gittiğinde görüş birlikleri vardı. Zira Ömer Ebu Bekir’e şöyle dedi: “Halid zina yapmıştır; onu recm ettir.” Halife ise şöyle cevap verdi: “Ben onu recm ettirmem; zira içtihat yapmış ve hataya düşmüştür!”

Ömer: “O Müslüman bir adamı öldürmüştür. Malik’in kısası adıyla onu öldür!” dedi.

Ebu Bekir cevabında; “O mürtet bir adamı öldürmüştür” demedi; bilakis şöyle dedi: “Ben onu bu sebeple öldüremem; çünkü içtihat etmiş, hataya düşmüştür.”

Bu sözler bile Ebu Bekir’in Malik’in Müslüman olduğunu itiraf ettiğini göstermektedir. İşte bu yüzden Malik’in kan pahasını Müslümanların Beyt’ül-Malından ödedi. Aynı zamanda Malik’in akrabalarından esir olarak alınan kadın ve erkekleri serbest bıraktı. Halid gibi onlara esir muamelesi yapmadı!

Halid’in Malik’in karısı ile evliliği ve ona olan bağlılığı hakkında şöyle söylüyoruz: Eğer Halid’in Leyla ile cinsel ilişkide bulunması içtihat ve hata idiyse, daha sonraları, hele özellikle de halife ile mülakatından sonra onu yanından ayırmaması ve sürekli kendi yanında bulundurmasının ne anlamı vardı?

Onun ne gibi bir mazereti olabilir? Peki halife neden onu Yemame’ye götürmesine ve henüz idde halinde olmasına rağmen onunla zina yapmasına izin verdi?!!

“Silinmesi daha iyi olurdu” sözü hakkında ise şöyle söylüyoruz: Bize göre Halid’in hayatındaki bu karanlık sayfayı silmek halifenin göreviydi. Daha sonra sıra Halid’e gelmekteydi ki bu büyük ayıbı kendisinden uzaklaştırsın.


MALİK HAKKINDA SON SÖZ


Sözümüzü Malik’in Araplar arasında ve İslâm’daki yeri ve makamı açısından ve Bitah vakıasında onun ve kabilesinin başına gelenleri yazan şahsiyetlere değinerek sona erdiriyoruz.

Bu konuda sayın okuyucuların; Tarih-i Taberi, Cemheret’un-Neseb-i İbn-i Kelbi, Kamil-i İbn-i Esir, er-Ridde ve’l-Futuh-i Seyf b. Amr, el-Muveffakiyyat-i Zübeyr b. Bekkar, Ağani-yi Ebu’l-Ferec-i İsfahani, Delail-i Sabit b. Kasım, Nezhet’ul-Menazir-i İbn-i Şahne, Muhtasar-i Ebu’l-Fida, Şerh-i Nehc’ül-Belağa-i İbn-i Ebi’l-Hadid (1. cilt, Ömer hakkındaki bölüm) ve diğer sire, mu’cem ve şerh-i hal kitaplarına müracaat etmeleri yeterlidir.

Şimdi İbn-i Hallakan’ın, Vuseyme b. Musa b. Fırat el-Veşşa-i Farisî’nin hal tercümesinde, Vuseyme b. Vakidi adlı kitaptan naklen Vefayat’ul-A’yan adlı tarihinde getirdiği şeyi naklediyoruz.

İbn-i Hallakan şöyle yazıyor: Malik b. Nüveyre büyük bir adamdı. Padişahlar sınıfından birisiydi. Arap arasında onun ismi örnek olarak verilir ve şöyle söylenirdi: “Delikanlıdır ama Malik gibi değil.”

Malik cesur, şair ve kendi kabilesi arasında saygın bir şahıstı. İleri görüşlü, kendisine tabi olanlar oldukça fazla ve gayretli birisiydi. Peygamber (s.a.a)’in huzuruna grup grup varan Arap kabileleri arasında o da Peygamber (s.a.a)’in huzuruna müşerref olarak İslâm’ı kabul etti. Resul-i Ekrem (s.a.a) de onu, kendi kabilesi arasında yıllık zekatı toplama görevine atadı...”

Olayı Malik’in Halid ile olan hadisesine kadar anlatarak şöyle yazıyor: İkisi arasında olan müzakere uzadı ve sonunda Halid: Ben seni öldüreceğim dedi. Malik cevaben: Ebu Bekir mi bu emri sana verdi? dedi. O anda huzurda bulunan Abdullah b. Ömer ve Ebu Katade Malik’in lehine konuştularsa da Halid onlara hiçbir itinada bulunmadı.

Malik şöyle dedi: Ey Halid! Bizi, suçu bizimkinden daha büyük olanlar gibi Ebu Bekir’in yanına gönder de onun kendisi bizim hakkımızda hükmetsin. Ama Halid cevaben: “Eğer seni öldürmezsem Allah beni bağışlamasın” dedi. Daha sonra Zırar b. Ezver, Malik’in boynunu vurmasını emretti.

Bu esnada Malik karısı Leyli’ye baktı ve Halid’e: “Ölümüme sebep olan budur” dedi. Bu kadın çok fazla güzeldi.

Halid cevaben: “Hayır! İslâm’dan dönmenle ölümüne sebep olan Allah’tır” dedi.

Malik: “Ben İslâm dini üzere bakiyim” dedi. Ama Halid: “Ey Zırar! Onun boynunu vur” dedi. Zırar da onun boynunu vurdu. Daha sonra Malik’in başını yemek kazanın altına bıraktılar!!

İbn-i Kelbi “Cemheret’un-Neseb” adlı kitapta şöyle yazıyor: Malik Bitah’da öldürüldü. Halid onun karısına sahiplenerek onunla zifaf odasına girdi. Bu konuda Ebu Zuheyr-i Sa’di şöyle diyor: “Hücuma uğrayana de ki...” Daha önceden naklettiğimiz şiiri aktarmaktadır. Daha sonra İbn-i Hallakan, Ömer’le Ebu Bekir arasında geçen sözleri şöyle nakleder:

Ömer Halid’e itiraz unvanında Ebu Bekir’e: “O zina yapmıştır; onu recm ettir.”

Ebu Bekir: “Onu recm ettirmem. Zira o içtihat etmiş hata yapmıştır!”

Ömer: “O Müslüman bir adamı öldürmüştür. Onu kısas yoluyla öldür.”

Ebu Bekir: “Onu kısas yoluyla öldüremem; zira içtihat etmiş ve hataya düşmüştür!!”

Ömer: “En azından onu ordu komutanlığından uzaklaştır!”

Ebu Bekir: “Allah’ın kafirlerin başı üzerinde keskinleştirdiği kılıcı kılıfına sokamam.”

İbn-i Hallakan olayı anlatmaya devam ederek şöyle yazıyor: Mütemmim b. Nüveyre gelerek Ebu Bekir’in önünde durup yayına yaslanarak şu şiiri okudu: “Ey Ezur’un oğlu! Rüzgar evlerin arkasından eserken, ne de iyi birisini öldürdün! Onu Allah’a davet ettikten sonra ona hıyanet mi yaptın? Eğer o senden ona sığınmanı isteseydi sana hıyanet yapmazdı!”

Bu halde Ebu Bekir’e işaret etmekteydi. Ebu Bekir de cevaben şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, ben onu davet etmedim ve ona hıyanette yapmadım.” Daha sonra Mütemmim şöyle ekledi: “Malik korkusuzca bir cesurdu. Zırhlı zırhsız savaşa giderdi. O, gecenin sessiz karanlığında zavallıların sığınağıydı. O hiçbir zaman gizlide kötü bir iş yapmazdı. Sima ve sıfatları çok iyiydi; namuslu biri idi.”

Daha sonra ağladı ve elini yayından çekerek yere yığıldı. İbn-i Hallakan sonra macerayı Vefayat’ul-A’yan kitabında sonuna kadar anlatmaktadır. Bu kitapta Malik’in cesareti ve kişiliği hakkında oldukça ilgi çekici konular mevcuttur. İstekliler bu kitaba müracaat edebilirler.

Tarihçiler, sire yazarları ve şerh-i hal yazarları arasında Malik b. Nüveyre macerasını açıklayan şahsiyetlerden birisi de meşhur İbn-i Hacer-i Askalani yani Ebu’l-Fazl Ahmed b. Ali’dir. O, “el-İsabe” adlı kitabının birinci kısmında şöyle yazmaktadır: Malik b. Nüveyre b. Hamza b. Şidad b. Abd b. Sa’lebe b. Yerbu-i Temimi-yi Yerbuî’nin künyesi, Ebu Hanzala; lakabı ise Ceful (gayretli) idi.

Merzbani ise şöyle söylemiştir: O, büyük bir şairdi. O, cahiliyet döneminde Beni Yerbu’nun dilaver ve büyüklerinden sayılan bir savaşçıydı. Peygamber (s.a.a) onu kendi kabilesi arasında yıllık zekatı toplamakla görevlendirdi. Peygamber (s.a.a)’in vefat haberi ona ulaşınca zekatı halifeye vermeyerek kendi kabilesi arasında dağıttı. Bu konuda şöyle söyledi: “Korkusuzca dedim ki, mallarınızı geri alın. Daha sonra gelecek gözlemciden korkmayın. Eğer işin başına korkutucu birisi gelip de dini ayakta tutarsa, ona itaat ederek; Din Muhammed’in dinidir deriz.”

Malik ve adamlarına sığınma hakkı verdikten sonra onları öldürdüler. Onu öldürdükten sonra beden ve kesilmiş başını musle yaptılar (burun, kulak vs. organlarını kestiler). Karısı tecavüze uğradı. Bütün bunların hepsinde ilahi hükümler tatil edildi. İlahi haramlar ayaklar altına alındı. Bütün bunların hepsinde tek bahaneleri “İçtihat etti ama hataya düştü” sözüydü. İnna lillah ve inna ileyhi raciun!

Yazar: İbn-i Hacer’in “Malik, zekatı halifeye vermedi” sözü, Malik’in sahip olduğu takva ve ihtiyatı göstermektedir. Zira o, şer’i olarak Peygamber (s.a.a)’in yerine geçecek olan ve ona itaat edilmesi gerekli birisinin iş başına geçmesine kadar sabretmeyi amaçlıyordu. Böylece zekatı ona verecekti. Zira okuduğu şiir de ona delalet etmektedir.

“Mevcut zekatı kabilesi arasında dağıttı” sözüne gelince; bilinmesi gerekir ki, onu kavimi arasındaki fakir-fukaraya verdi; zira onun kendisi bu zekatı kavminin zenginlerinden almıştı. Peygamber (s.a.a) tarafından da zekatı kullanma yetkisine sahipti. Onu topladığı zaman Peygamber (s.a.a) henüz hayattaydı. İşte bu yüzden Malik bu zekatı kullanabileceği kanaatindeydi. Böylece onu meşru bildiği yerde harcadı. Malik öksüz yetim ve kimsesiz kadınlara ilgi göstermekte oldukça meşhurdu. Nitekim onunla aynı asırda yaşayan şair şöyle demiştir: “Ondan sonra yetimlere, dul kadınlara ve fakir erkeklere kim bakacaktır.”

Malik’in birinci şiirden (korkusuzca mallarınızı geri alın dedim) kastı şudur: Onun kendi kabilesinden zekatı toplamakta ve kavminin fakirlerine dağıtmada hiçbir kötü niyeti yoktu. Bir gözlemci geldiği takdirde de korkulacak bir iş yapmamıştı.

İkinci şiirinin ikinci satırında İbn-i Hacer İbn-i Sa’d’dan Tabakat’ta Vakii’den naklen Malik’in hal tercümesinde İsabe’den ve onun haşiyesi olan İstiab’da “eta’na” (itaat ederiz) kelimesi gelmiştir.

Alem’ul-Huda Seyyid Murtaza da “eş-Şafi” adlı eserinde bu kelimeyle onu zikretmiştir ve Malik’ten daha başka beyitler de nakletmiştir. Bunları delil getirerek şöyle söylüyor: Peygamber (s.a.a)’in vefat haberi Malik’e ulaşınca, kendi kabilesi arasında zekat toplamaktan çekinerek şöyle dedi: “Sabredin bakalım Peygamber (s.a.a)’in yerine kim geçecek, bakalım ne olacak.”

Malik’in kendisi de şiirlerinde bu konuya değinmektedir. Ama üstat Heykel “es-Sıddık Ebu Bekir” kitabında ve üstat Akkad “Abkariyat-u Halid” adlı kitaplarda söz konusu “eta’na” (itaat ederiz) beytini “mena’na” (men ederiz-vermeyiz) lafzıyla nakletmişlerdir.

Zannediyorum ki bunlar da, söz konusu beyti Malik’i sevmeyip de Ebu Bekir’le Halid’i savunan kimselerden almışlardır! Her iki nakile göre de Malik’in İslam’dan döndüğünü gösteren hiçbir şey yoktur. Zira şiirde “eta’na” (itaat ederiz) kelimesi olursa, açıktır ki Malik şöyle demek istemiştir: “Eğer birisi hak üzere Peygamber (s.a.a)’in yerine geçerse ona itaat ederiz.” Eğer “mene’na” (men ederiz-vermeyiz) kelimesi olursa, şöyle söylemek istemiştir: “Eğer birisi haksız yere Peygamber (s.a.a)’in yerine geçip de bize emretmek isterse, ona mani oluruz.” Zira bu beytin sonunda şöyle söylemektedir: “Din Muhammed’in dinidir” deriz. Buna göre onlar yine Muhammed (s.a.a)’in dini üzerineydiler. Çünkü Peygamber (s.a.a) Malik’i, kendi kavminin zekatını toplamakla görevlendirmişti ve Malik öylece bu makamda bakiydi. Aynı zamanda Malik’in itaat edeceği Peygamber (s.a.a)’in hak halifesi de henüz belirlenmemişti.

Buna göre o, Peygamber (s.a.a)’in hak halifesinin iş başına geçmesini bekliyor ve ona itaat etmek istiyordu. İşte bu yüzden Halid’den, Ebu Bekir’le bu konuda konuşması için onun yanına göndermesini istedi. Ama Halid onun bu isteğini kabul etmeyerek öldürülmesini emretti.


Muhammed Bin İdris eş Şafii ne güzel söylemiş :

EHL-İ BEYT SEVGİSİ
Fırat’ın çırpınan dalgaları gibi coşkun
Akarken seher vakti hacılar Mina’ya
Dur ey süvari Mina’nın çakıllığında
Seslen,duran ve oturanlara dağın eteklerinde
Muhammed Ehli’ni sevmek,
Râfızilikse eğer
İnsanlar ve cinler şahit olsun
Râfıziyim ben de.
(el-Beyhaki,Menâkıbu’ş-ŞafiÎ c.2,s.71/Fehreddin er-Râzi, Menâkıbu’ş-ŞafiÎ,s.51/İbn Asâkir,Târih,c.4,s.401)

RÂFİZÎLEŞMEK
Râfızileştin dedilir,asla!
Râfızilik ne itikadım,ne de dinimdir
Olsa olsa hayırlı bir imamı ve mürşidi
Şeksiz dost edinmişimdir.
Veli’yi sevmek RâfızilİKSE
Bütün kullar bilsin ki Râfıziyimdir.
(Abdulmu’min eş-Şeblencî Nûru’l Ebsâr,s.216/Husnî Nâisa,Şi’ru’l-Fukahâ,s.9)

EHL-İ BEYT’İ SEVMEK FARZDIR
Ey Resûllah’ın Ehl-i Beyti
İndirdiği Kuran’da Allah
Farz kıldı sevginizi(Ahzab Sur.33)
Yeter şeref olarak size,böyle övünç bulunmaz
Size salat getirmeyenin
Namazı olmaz
(Neseî,Sünen,Kitabu’s-Sehv,Bâb 49)

ALİ,TORUNLARI VE FÂTIMA
Bir mecliste söz ettiysek ne zaman
Ali’den,iki torundan
Ve temiz Fâtıma’dan
Şöyle denilir;
“Bunları geçin efendiler
Busözler Râfizilerindir.”
Muheymin’e sığınırım(Her şeye hükmeden,yöneten)
Fâtıma sevgisini Râfizilik sayan
Böylesi insanlardan
(el-Kundûzî el-Hanefi,Yenâbîu’l-Mevedde,s.356/Abdulmu’min eş-Şeblenci,Nûru’l-Ebsâr,s.127)
 

ibrahim eldrr

Üyeliği İptal Edildi
Banned
Bismihi Teala

Selamun Aleykum Muhaajir beyfendileri;

Rafizileri konusturmamak gerek. Dilleri cok zehirlidir. Tahrif etmeyi, eklemeyi, cikarmayi cok iyi bilirler. Hileleri sayisizdir. Isleri gücleri Sünni kaynaklardaki mütesabih kavilleri alip kendi heva ve heveslerine göre yorumlamak. Kavillere ve Hadislere tasimadiklari manayi yüklerler, zahirinden yola cikarak.

Ömer, Ebu Bekir, Osman, A'ise ve sa'ir Ashaabi -RadiyAllaahu 'Anhum- kötülemek icin ellerinden geleni yaparlar. Rafiziler Yahudilerin en samimi kardesleridir. Sünni eserleri, eserdeki usulü anlamadan, her nakli getirip; "bakin burda su su ne diyor, simdi ne diyeceksiniz bakalim?" derler.
Bu gibi sözler söylemketen sakını ben akıl, Tarih, Kur'an ve hadis' den delil geytiriyorum sizse bir yığın yaş odun ne işe yarar gülünç duruma düşmeyin Kur'eş müşriklerinin Hz. Peygambere söyledikleri gibi bu büyücüdür , sözlerinde sihir vardır dinlemeyin demeleri gibi ;

Amr, Hz. Peygamber’in sözlerini duymamak için kulaklarına pamuk tıkamıştı

Hz. Tufeyl Bin Amr Yemen taraflarında mamur ve verimli bir beldede
oturan Devs kabilesine mensuptu. Bu kabilenin en seçkin, en itibarlı ve akıllı
kişilerindendi. Kendisi şâirdi. Ticâretle, alış-verişle meşgul olurdu. Bu vesile
ile Mekke’ye gidip gelirdi. Hac mevsiminde Mekke’ye geldiği bir sırada Müslüman
oldu. Hz. Tufeyl Bin Amr’ın İslamiyeti seçme hikayesi ise
şöyledir:
Peygamberimiz (s.a.v.), Mekke’de İslâmiyeti açıkça yaymaya başladığı
yıllarda, gece gündüz insanlara nasihat veriyor, onları İslam dînine davet
ediyordu. Mekkeli müşrikler ise, Resûlullah’ın (s.a.v.) bu gayretini boşa
çıkarmak için hiç durmadan uğraşıyorlardı. O’nun anlattıklarını kabul edip îmân
edenlere her türlü yalan, iftira ve işkenceyi reva görüyorlardı.

Müslümanların, çok sıkıntı içinde oldukları ve kâfirlerden çok eziyet
çektikleri bir zamanda, Hz. Tufeyl bin Amr, Mekke-i
Mükerreme’ye gelmişti. Bunu gören müşriklerin önderleri, hemen onun yanına
gittiler ve dediler ki:

“Ey Tufeyl! Sen, bizim memleketimize geldin. Aramızda ortaya çıkan
Abdulmuttalib’in yetiminin şaşılacak bir çok halleri vardır. Kur’ân-ı Kerîm diye
söylediği sözleri sihir gibidir. Oğlunu babasından, kardeşi kardeşten, kocayı
karısından ayırıyor! Ortaya attığı fikirlerle, ortalığı karıştırıyor. Onun
sözünü işiten oğul babasına bakmıyor, O’na tâbi oluyor. Artık kimse birbirini
dinlemeyip, Müslüman oluyorlar. Korkarız ki, bizim başımıza gelen bu ayrılık
belâsı, seninle kavminin başına da gelir. Sana nasihatimiz olsun. O’nunla sakın
konuşma. Ne O’na bir söz söyle, ne de O’nun sözünü dinle. Anlattıklarına kulak
asma! Çok dikkatli ol. Burada fazla da kalma. Hemen çekip git!”


Bundan sonrasını Tufeyl Bin Amr (r.a.) şöyle anlatıyor:
"Yemin ederek söylüyorum, bu sözü o kadar çok söylediler ki, O’nunla
konuşmamaya, O’nun sözünü asla dinlememeye karar verdim. Hatta Kâ’be’ye girdiğim
zaman, ne olur, ne olmaz belki sözlerini duyarım endişesiyle kulaklarıma
pamuk bile tıkamıştım. Ertesi gün, sabahleyin Kâ’be’ye gittim. Gördüm
ki, Resûlullah (s.a.v.) Kâ’be’nin yanında durmuş, namaz
kılıyordu. Ona yakın bir yerde durdum. Cenâb-ı Hakkın hikmeti olarak Kur’ân-ı
Kerîmden okuduklarından bazısı kulağıma gitti. İşittiğim sözleri, o kadar güzel
buldum ki, kendi kendime:

Ben, iyiyi kötüyü ayırt edemiyecek bir adam değilim. Hem de şâirim.
Bunun söylediklerini ne diye dinlemiyeyim? Sözlerini güzel bulursam O’nu kabul
ederim, güzel gelmezse terk ederim
” dedim ve bir tarafa gizlenip,
Resûlullah (s.a.v.) namazını kılıp evine dönünceye kadar orada
bekledim. Evine girinceye kadar peşinden gittim. Evine girince, ben de girdim
ve

Yâ Muhammed! (s.a.v.) Ben bu diyara geldiğimde, senin kavmin bana şöyle
şöyle dediler. Senden uzak durmamı istediler. Beni, o kadar korkuttular ki, ben
de senin sözünü işitmemek için kulaklarıma pamuk tıkadım. Ama Allahü teâlâ’nın
hikmeti olacak ki, bana senin okuduklarından bir miktarını işittirdi. Onları pek
güzel buldum. Şimdi sen, bana ne söyleyeceksen bildir! Kabul etmeye
hazırım
” dedim. Resûlullah efendimiz (s.a.v.) bana İslâmiyeti anlattı ve
Kur’ân-ı Kerîmden bir miktar okudu. Yemin ederim ki, ömrümde bundan daha güzel
söz asla işitmemiştim. Hemen orada Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldum.

Islami yikmak icin, Islam kisvesine bürünmüs cok necis müsrikleridir kendileri. Yahudilerle kiyaslanamazlar. Zira yahudinin kizini alirsin ve etini yersin. Ama bu necis varliklarin ne necis kizlari alinir, nede necis etleri yenir.
Zira Allah Kuran-ı Kerim'de şöyle buyuruyor. "...Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin..." (Maide/8)

Son olarak; Rafizilerle tartismak hicbir zaman avamin isi degildir!
Son olarak;
"Hak geldi, batıl yok oldu. Zaten batıl ortadan kalkmaya mahkûmdur. "
(el-İsra,17/81)
 

ibrahim eldrr

Üyeliği İptal Edildi
Banned
Bismihi Teala

HAMD ALEMLERİN RABB'İ ALLAH'A SALAT VE SELAMI HZ. MUHAMMED (S.A.A) VE PAK EHL-İ BEYT (A.S) OLSUN

RABB'İMDEN DOĞRULARLA OLMAYI MUVAFFAK KILMASINI DUA EDERİM

Selamun Aleykum Değerli Müslümanlar;

KISACA BEDA KONUSU

Şia'da beda kısaca ilahi irade gereği kaza ve kaderin değişmesine denmektedir. Nitekim Allah-u Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur.


"Allah istediği şeyi mahveder ve istediği şeyi sabitleştirir; asıl kitap onun katmdadır."

Ra'd / 39

Ama bazıları kendi cehaletlerinden bu konuyu yanlış yorumlayarak, Allah'a nisbet verilen bedanın insanlarda olduğu gibi ortaya çıkan yeni bir durumdan sonra görüşünü değiştirerek önceki azminin hilafına bir iş yapmaya denildiğini ileri sürmüşler. Ehl-i Sünnet'ten bazıları Şia'nın bu anlamda bedaya inandığını söyleyerek, bunun Allah-u Teala'ya cehalet ve eksiklik isnad etmeyi gerektirdiği şeklinde itirazda bulunmuşlardır. Oysa beda inancının hem kul ve hemde Allah-u Teala'da aynı manada olduğunu söylemek doğru değildir. Şia'nın böyle bir şeye inandığını söyleyen bir kimse onlara iftira etmektedir. Şia'nın geçmişte ve şimdiki sözleri açık-seçik ortadadır.

Şia'nın büyük alimlerinden biri olan Şeyh Muhammed Muzaffer "Akaid'ul İmamiyye" (Şia inançları) adlı kitabında şöyle yazıyor.

"Bu anlamda olan beda inancını Allah-u Teala'ya isnad etmek doğru değildir.


Çünkü bu cehalet ve eksikliktir ve bunun Allah'a isnadı ise muhaldır, Şia da böyle bir şeye kail değildir."

Hz. İmam Sadık(s.a) buyurmuştur ki:



"Her kimse Allah-u Teahi'da herhangi bir şey hakında pişmanlağı gerektirecek yeni bir durumun ortaya çıktığını zannederse, o bizim nezdimizde Allah-u Teala'ya küfretmiş sayılır."

Ve yine buyurmuştur ki:


"Herhangi bir şey hakkında, dün bilmediği yeni bir şeyin bügün Allah'a zahir olduğunu sanan bir kimseden beriyim."

Buna göre, Şia'nın inandığı beda konusu Allah-u Teala'nın Ra'd suresinin 39. ayetinde açıkladığı:



"Allah istediğini mahveder ve istediğini de sabitleştirir; asıl kitap onun katındadır."



Sınırdan dışarı çıkmamaktadır. Bu ise hem Ehl-i Sünnet'in ve hem de Şia'nın inandıkları bir konudur. Görülüyor ki, Şia'ya bu ayette açıklanan hükme inandığı için itirazda bulunan Ehl-i Sünnet de Şia gibi Allah'ın hüküm, ecel ve rızkları değiştirdiğine kaildir. Yani Şia ile bu hususta aynı görüşü paylaşmaktadır.

İbn-i Merduye ve İbn-i Asakir'in tahriç ettikleri bir rivayette şöyle yeralmıştır. "Hz. Ali, Hz. Resulullah'tan "Allah istediğini mahveder ve istediğini de tesbit eder, asıl kitap onun katındadır" ayetini sorunca, Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur.


"Hem senin ve hem de benden sonra ümmetimin gözünü bu ayetin tefsiriyle aydmlatacağım. Gereğice verilen sadaka, anne babaya ihsanda bulunmak ve hayır işleri yapmak şekaveti seadete dönüştürür, ömrü uzatır ve insana kötü hadiselerden korur."

Yine İbn-i Münzir, İbn-i Ebi Hatem ve Beyhaki'nin ("Eş Şa'b" kitabında) naklettiği bir hadiste de Kays ibn-i Ubbad, Hz. Resulullah'ın şöyle buyurduğunu naklediyor.



"Haram aylaran onuncu gecesinde iş Allah'ın elindedir. Recep ayınan onuncu gecesinde de istediğini mahvedip, istediğini de sabitleştirir."

Abd ibn-i Hamid, İbn-i Cerir ve ibn-i Münzir'in naklettikleri bir rivayette de Ömer ibn-i Hattab, Beytullahı tavaf ederek şöyle demiştir:

"Ey Allah'ım, eğer benim için bir şekavet veya günah yazmışsan onu mahveyle. Zira sen istediğini mahveder ve istediğini de sabit kılarsın; ana kitap senin yanmdadır ve . onu benim için saadet ve mağfiret karar kıl"

Yine, Buhari Sahih'inde Hz. Resulullah'ın miracıyla ilgili tahriç ettiği bir kıssada beda inancına doğrulamaktadır. Bu kıssa şöyledir:


"Sonra bana elli vakit namaz farz oldu. Dönüp Musa'nın yanına gelince, benden "ne yaptın?" diye sordu.



Dedim ki: "Bana elli vakit namaz farz oldu." Musa "Ben halkı senden daha iyi tanıyorum. Beni İsrail için ne kadar çaba harcadım. Senin ümmetin tahammül edemez; dön, Rabb'inden bu farzı hafifletmesini iste." dedi. Ben de dönüp Allah'tan kolaylık istedim. Allah, kırk vakit namazı farz kıldı Sonra Musa'yla aramızda ayna şekilde sohbet ettik. Ben yine geri döndüm; (Rabb'im) otuz vakit namazı farz eyledi. Benzeri bir durumdan sonra yirmi vakit namazı farz kıldı. Sonra, Müsa'ya geldim, o ayna sözü söyledi. (Bu sefer) Allah, beş vakit namazı farz kıldı. Sonra Musa'ya geldim, yine "ne yaptı?" diye sordu. "Beş vakit namazı (Allah-u Teala) farz kıldı" dedim. O yine indirtmemi söyledi. Ben de selam ettim; Ama -bana şöyle nida edildi: "Ben hükmümü verdim ve kullarıma kolaylık sağladım, bir hayrı da on misliyle mükafatlandıracağım." (1)

Buhari'nin naklettiği ayn bir hadiste. de Hz. Resulullah'ın beş vakit namaza ininceyekadar mükerrer dönüşlerini anlattıktan sonra, şöyle devam ediyor.

"Hz. Musa, Resulullah'a ümmetinin beş vakit namaza da tahammül edemeyeceğini belirterek yine dönüp Allah-u Teala'dan hafifletmesini istemesini söyledi.

------

1 . Sahih-i Buhari, c.4, s.250 "Bab'ul Mir'ac" - Sahih-i Müslim. c.1, s.101 "Resulullah'ın mir'aca gidip namazların farz oIunuş."bölümü.

Fakat Resulullah (s.a.a) "Artık ben Rabb'imden utanıyorum. "cevabını verdi."(1)

Kısaca, beda inancı İslami kavram ve Kur'an'ın ruhuyla uygun olan doğru bir inançtır. Allah-u Teala şöyle buyuruyor.


"Allah bir kavmin durumunu onlar kendileri kendilerini değiştinnedikçe değiştinnez."

Ra'd / 11

Aslında ister Şia ve ister Ehl-i Sünnet, eğer Allah-u Teıllıl'nın kaderi değiştirdiğine inanmasaydık, fazla namaz ve dualarımızın ne faydası olurdu? Yine hepimiz Allah-u Tealıl'nın Peygamberlere göre ahkamını değiştirip şeriatlan nashettiğine ve hatta Hz. Resulullah (s.a.a)ın şeriatında bile nasih ve mensuh olduğuna inanıyoruz. Buna göre beda'ya inanmak, küfür olmadığı gibi dinden çıkmak demek de değildir. Ehl-i Sünnet'in bu konuda Şia'ya saldırıp, itirazda bulunmak hakkı olmadığı gibi, Şia'nın da bu hususta Ehl-i Sünnet'e itiraz etmek hakkı yoktur.

Ben bir çok kez mezkur mi'rac kıssasına dayanarak Ehl-i Sünnet'in de bedaıya inandığını söylediğimde onlardan bazıları bu hadisin beda inancını isbatlamadığını ileri sürüyorlardı. Bunun üzerine ben Sahih-i Buhari'de nakledilen ve bizzat beda lafzının açıkça kullanıldığı aşağıdaki hadisi delil olarak söz konusu edince artık onlar susmak zorunda kaldılar.

------------------

1 - Sahih-i Buhari, c.4, s.250 "Bab'ul Mir'ac" Sahih-i Müslim. c.1 s.101 "Resulullah'ın mir'aca gidip namazların farz oIunuş."bölümü.


Buhari'nin naklettiği bir hadiste, Ebu Hureyre şöyle naklediyor. Resulullah buyurdu ki:

"Beni İsrail'den cüzamh, kör ve kel olan üç şahsı imtihan etmek Allah'a zahir (beda) oldu. Bunun için bir melek gönderdi. O melek, cüzamlıya gelerek "Senin en çok sevdiğin şey nedir?" diye sordu. O "Güzel bir renk ve güzel bir deri. Çünkü halk benden iğreniyor" dedi. Melek onu meshederek önceki pisliğini giderdi ve yerine güzel bir renk ve güzel bir deri verdi. Sonra "Hangi malı daha çok seviyorsun?" dedi. O "Deveyi daha çok seviyorum" dedi. Ona on aylık hamile bir deve de verdi.

Sonra kel olanın yanına geldi, "Sen daha çok neyi seviyorsun?" dedi. O "Benden bu pisliği giderecek güzel bir saçımın olmasını. Çünkü halk benden iğreniyor" dedi. Melek ona da meshedince o pisliğin i giderdi ve ona güzel bir saç verdi. Sonra "Malların hangisini daha çok seviyorsun?" dedi. O "Daha çok sığırı seviyorum" dedi. Ona da gebe bir sığır verdi.

Sonra körün yanına gelip "Sen daha çok neyi seviyorsun?" dedi. O "Allah'ın bana gözlerimi yeniden kavuşturmasını istiyorum." dedi. Melek ona meshetti, Allah onu tekrar gözlerine kavuşturdu. Sonra "Hangi malı daha çok seviyor sun?" dedi. O "Koyun" dedi. Ona da doğurgan bir koyun verdi.

Daha sonra bu şahısların deve, sığır ve koyunlan çoğaldı, herbirisinin bir sürüsü oldu. O zamanda, melek yine onlara gelerek onlardan sahip oldukları mallardan kendisine vermelerini istedi. Kel ve cüzamlı olan şahıslar bunu reddettiler, Allah da onları eski hallerine dönderdi. Kör ise meleğe sahip olduğu malda!1 verdi. Allah onun malını daha da çoğaltıp gözünü de sağlam bıraktı."(1)

Burada şu ayet-i kerlmeyi zikretmek uygundur. Allah-u Teala Hücürat süresinin 11. ayetinde buyuruyor ki:


"Ey iman edenler bir kavim ayrı bir kavmi alaya almasın; belki de onlar (alayedilenler) alayedenlerden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da başka kadınları alay etmesinier; belki onlar (alay edilenler) alayedenlerden daha hayırlıdırlar. Ve birbirinizi kınamayın ve birbirinize kötü isimler takmayın; imandan sonra kötü isimler takmak ne de kötü bir şeydir. Her kim tövbe etmezse, onlar zalimdirler."

Bütün içtenlikle müslümanların yaptıkları tartışmalarda hak, adalet ve aklın egemenliğini kabul edeceği ölçüde ilerlemelerini, duygusallık ve taassubu bir kenara atarak, Kur'an'dan insafa riayet etme ilkesini öğrenmelerini arzu ediyorum. Allah-u Tea Hi bu doğrultuda Resulü'ne vahYederek inatçı düşmanlara şöyle söylemesini emrediyor.

--------------------
1-Sahih-i Buhari, c2, s259.







"Biz veya siz hidayet yada açık sapıklık üzereyiz."

Seba / 24

Allah'ın Resulü müşriklere bile değer verip insafı öğretmek için tartışma makamında kendisini onlarla aynı mertebeye indiriyor ve onlardan, eğer doğru konuşuyorlarsa delil getirmelerini istiyor. Insanlar bu büyük ahlaktan ne kadar da uzak kalmışlar!


---------------------------------------KAPSAMLI ŞİA'DA BEDA İNANCI

ŞİA’DA BEDA

Bedanın Anlamı

Şia tarafından itikadî konular arasında önemle üzerinde durulan ve Ehlisünnet tarafından birçok eleştiriye, saldırıya tâbi tutulan konulardan biri de “beda” konusudur. Sözlükte “belirmek”, ortaya çıkmak” anlamına gelen bedayı, Şia âlimleri bir terim olarak “Allah’ın belli bir şekilde vuku bulacağını haber verdiği bir olayın daha sonra başka bir şekilde gerçekleşmesi” şeklinde tarif etmişlerdir. O hâlde “beda” kelimesinin iki anlamı vardır:

a) Tamamen belli olmak

b) Kararın değişmesi, yeni bir karar almak.

Kısaca söylemek gerekirse, Şia itikadında beda; yaratılan tekvin âleminde, etken ve sebeplerden ötürü yaşanan değişikliklere denir. Dolayısıyla beda; dış âlemde, kaderde vuku bulması gereken bir hadisenin, koşullu olarak devre dışı bırakılmasıdır. Diğer bir değişle, beda; neshetmenim/geçersiz kılmanın ta kendisidir. Yalnız şu farkla ki: Teşri âleminde “nesh” olarak, tekvin âleminde ise “beda” olarak adlandırılır. Örneğin Yunus Peygamber’in kavmi iman edip Allah’ın emirlerine teslim olmadıklarından dolayı ilâhî azaba uğrayacaklardı; ancak tövbe edip iman ettiklerinde, “beda” olayı yaşandı ve herhangi bir azaba maruz kalmadılar. Bunun gibi, Kur’ân ve hadislerden nice örnekler gösterilebilir. Ki bunların bazılarına yazımızın ilerleyen bölümlerinde değineceğiz. İşte bu gerçekten hareketle Allâme Tabatabaî, beda konusunu nesih konusu altında işlemekte ve Bakara Suresi’nin nesihle ilgili 106. ayetinde bedayı da kapsayacak şekilde ele almaktadır.

Akaid Ulemasına Göre Beda

Akaid âlimleri, beda kelimesini şu anlamda kullanırlar: “Kullardan saklı olanın, Allah indinde tamamen belli ve aşikâr oluşu.”

Kimi de, beda kelimesini, “Yüce Allah’ın görüş değiştirmesi ve yeni bir karara varması” şeklinde tamamen yanlış ve batıl bir manada yorumlamışlardır ki, Şia inancına göre Allah bundan elbette ki münezzehtir. Nitekim Şia âlimlerinden M. Hüseyin Muzaffer şöyle der:

“İnsana göre beda, bir şeyde, bir işte, gerçek olmayan bir görüşe sahip olması, kendi görüş ve kararına göre o işi işlemeye kalkıştıktan sonra da görüşünde yanıldığını, gerçeğin başka türlü olduğunu anlaması, o işi yapmaktan vazgeçmesidir. Bu, işi lâyıkıyla bilmeyişten, anlamayıştan meydana gelir ve insan, bundan dolayı pişmanlığa düşer.”

“Bu anlamda beda, yüce Allah hakkında düşünülemez. Çünkü bu, bilgisizlikten ve noksanlıktan meydana gelir. Nitekim İmam Cafer Sadık şöyle buyurmuştur: Kim, bir işin, Allah tarafından, başka türlü olduğunun anlaşıldığına ve bu yüzden Allah’ın nedamete düştüğüne inanırsa, bizce o kişi, ulular ulusu Allah’a kâfirdir.”

“Yine demiştir ki: Kim, dün bilmediği bir şey bugün Allah’ça bilindi sanırsa, ben, o kişiden berîyim, uzağım.”

“Bu da Allah’ın, kitabının muhkem ayetinde, ‘Allah dilediğini siler, dilediğiniyse sabit kılar; kitabın aslı O’nun yanındadır.’[1] buyurduğu hükme uymaktadır… Dolayısıyla beda; Peygamberimizin (s.a.a) şeriatıyla, önceki şeriatların hükümlerinin neshedilmesine / geçersiz kılınmasına, hatta Hz. Peygamber’e (s.a.a) vahyedilen bazı hükümlerin, sonradan neshedilmesine benzer.”[2]

Bunu şöyle izah edebiliriz: Şia itikadına göre, “sonradan elde edilen bir bilgi sebebiyle önceden verilmiş kararın değiştirilmesi” manasındaki beda, Allah’a nispet edilemez.[3] Çünkü böyle bir nispette, Allah’ın ilminde eksiklik olduğunu ya da O’nun daha önceden bilmediği bir şeyi sonradan bildiğini varsayma söz konusudur. Oysa İmam Cafer Sadık (a.s), “Allah’ın dün bilmediği bir şeyi bugün bildiğini” sanan kimseden uzak durulmasını emretmiştir.[4] Ancak Allah’ın iki çeşit ilmi bulunmaktadır:

a) Yalnız kendisinin bildiği ve levh-i mahfuzdaki (kitabın aslı, anası) ilmi.

b) Meleklere, peygamberlere ve İmamlara öğrettiği ilim.[5]

Beda, bu ikinci nevi bilginin insanlara haber verilmesinden sonra vukuu beklenen olayın birinci nevi ilme göre zahir olmasıdır. Bunun da sebebi, Allah’ın ilminde herhangi bir değişiklik olması değil, ortaya çıkan maslahatlara göre ya önceki hükümlerin kaldırılması ya da hakkında hüküm belirtilmeyen konularda yeni hükümler verilmesinden ibarettir.

Bunların örnekleri çoktur. Hz. Peygamber’in (s.a.a) getirdiği şeriatla, evvelki şeriatların hükmünün kaldırılması, kıblenin değiştirilmesi, İbrahim Peygamber’e (a.s) oğlu İsmal’i (a.s) kurban etmesi emredildiği hâlde sonradan koç yollanarak bunu kurban etmesinin emredilmesi gibi.[6]

Bu yönüyle beda, teşride / yasamada hükümlerin değiştirilmesi demek olan “nesh”e benziyor gibiyse de, nesihten farkı; değişikliğin teşriî hükümlerde değil, fizikî ve tekvinî olaylarda gerçekleşmesidir.[7] O nedenle “beda” ile “nesih” konularını aynı başlık altında incelemek gerekir.

Bu görüşü Sadr’ül-Müteallihin (Mollâ Sadra) kendi üstadı Mir Damad’dan nakleder. Mollâ Sadra Usul-i Kâfi’nin şerhinde üstadının görüşünü şöyle özetler: “Bedanın tekvindeki konumu, tıpkı neshin teşrideki konumu gibidir. Sanki nesih, teşriî bedadır; beda ise tekvinî nesihtir. Neshin hakikati, teşriî hükmün sona ermesinden ve süresinin dolmasından ibaret olduğu gibi, bedanın da hakikati tekvinî bir şeyin devamlılığını yitirmesinden, ilâhî ifazanın sona ermesinden ibarettir. Bu ise, varoluş zamanının sınırlandırılması ve ilâhî ifazanın vaktinin kayıtlandırılması demektir; var olan bir şeyin tamamen yok olup ortadan kaldırılması demek değildir.”

Ardından Mollâ Sadra, üstadının bu görüşünü reddederek, özetle şöyle der: “Bedanın sadece tekvinî işlerde olmasını söylemek doğru değildir. Çünkü beda teşriî işlerde de gerçekleşmiştir. Nitekim yüce Allah, Halil’i İbrahim’e oğlu İsmail’i kurban kesmesini emrettikten sonra bu konudaki hükmünü değiştiriyor. Bu ise tekvinî bir hüküm değil, teşriî hükümdür... Dolayısıyla nesih; mükelleflerin fiilleriyle ilgili hükmün zamanının bazı maslahatlardan dolayı son bulduğu anlamındadır ki, bu durumda nesih, hükmün kendisinin değişmesiyle değil, taalluk ettiği konuyla alâkalıdır. Yani şeriat sahibi tarafından gelen hükmün zamanın sona erdiği ortaya çıkmakta ve hükmün konumu ortadan kalkmaktadır. Çünkü hüküm, halkın durumlarının maslahatına ve zamanların iktizasına göre değişebilir, toplumun düzenini farklılık arz edebilir. Bedaya gelince; o, nesihten daha geniş bir anlama sahip olduğu için, hükmün kendisinde de değişiklik anlamını taşıyordur.”

Netice itibarıyla Mollâ Sadra’ya göre, beda ile neshi bir anlamda tutmak yanlıştır. Nesih, şer’î bir hükmün sona erdiğinin ortaya çıkışı anlamını taşırken, beda hükmün kendisinin tamamen ortadan kalkması anlamındadır. Bu ifadeye göre beda nesihten daha geniş bir anlama ve alana sahiptir; beda hem teşriî işlerde, hem de tekvinî işlerde gerçekleşebilir; oysa nesih ancak teşriî işlerde söz konusu olabilir.

Burada bedanın anlamı ve sınırı daha da açığa kavuşması amacıyla, konuyla alâkalı bir hadise yer verip ardından hadisin yorumuyla ilgili olarak Allâme Tabatabaî’nin açıklamalarına yere vereceğiz: et-Tevhit adlı eserde verilen bilgiye göre Hannan b. Südeyr, İmam Cafer Sadık’a (a.s) arşın ve kürsînin ne olduğunu sorup cevabını aldıktan sonra bir de şöyle sorar: “Kurbanın olayım, arş niçin üstünlükte kürsînin komşusu oldu?” İmam ise cevabında şöyle buyurur: “Arşın kürsînin komşusu olmasının sebebi, arşta niteliklere ilişkin bilginin bulunması, kürsîde ise beda kapsamındaki gelişmelerin, bunların gerçekliklerinin, ayrılma ve birleşme sınırlarının bilgisinin bulunmasıdır. Dolayısıyla bu ikisi birbirinin komşusudur.”[8]

el-Mizan Tefsiri’nin sahibi Allâme Tabatabaî de İmam’ın sözlerini şöyle açıklar: “Varlık âleminde adım atan her şey, bir ön örneği olmadan buradan (kürsî makamından) ortaya çıkar. Bütün nesneler buradan gerçeklik kazanır. Çünkü bütün nesneler, bir ön örneği olmayan yeni şeylerdir. Bir şeyin bir ön örneği olmayan yeni şey olması için eski durumdan meydana gelmesinin beklenmemesi gerekir. Bu eski durum, bu yeni şeyden önceki eski şeyleri üreten durumdur. O eski durum gider, yerine bu yeni durum ortaya çıkar. Bu da, bir sebebin hükmünü yok edip başka bir sebebin hükmünü ortaya koyma demektir ki, buna ‘beda’ denir. Dolayısıyla çatışmalı sebeplerin ve çelişik güçlerin işleyişine dayanan bu âlemdeki bütün olup bitenler, değişen iradeler (bedalar) sonucu örneksiz olarak ortaya çıkan şeylerdir.”

“Ancak varlık âleminde sürekli çatışan bu çelişkili sebeplerin ve iradelerin üzerinde de onlara egemen olan bir sebep vardır ki, ancak onun istediği olur. Bu irade, bu sebebi şu sebeple etkisiz bırakır, şu iradenin hükmünü değiştirir, her şeyin mutlak etkisini başkası ile kayıtlandırır. Belirli bir amaçla bir yolu kat etmek isteyen birini düşünelim. Bu kimse yolu yürümeye koyulur. Yolda ilerlerken kimi zaman dinlenme molası verir. Bu molanın gerekçesi, yol almanın ve hareket hâlinde olmanın gerekçesi ile çatışabilir. Böylece bir irade diğer bir iradeyi değiştirmiş olur. Fakat ortada her iki iradeye egemen olan, iradelerin birini öne alıp öbürünü arkada bırakarak çalışmayı isteği uyarınca düzenleyen başka bir irade vardır. Hareketin ve molanın sebepleri olan iradelerin her biri kendi hesabına çalışmakla ve rakibi ile çatışmakla birlikte, her ikisi de üstlerindeki iradeye itaat etmekte ortaktırlar, kendilerinden üstün sebebin gereklerini yerine getirmekte dayanışma hâlindedirler.”

“İşte iki çelişkili sebebin ayrıldığı ve birbirleri ile çatıştıkları makam kürsîdir. Buna karşılık, bu iki sebebin uzlaştığı ve bağdaştığı makam ise arştır. Açıktır ki, ikinci makam birincisinden öndedir ve bu iki makam özetlik ve ayrıntılılık, gizlilik ve açıklık bakımından birbirinden farklıdır.”

“Bu makamlara arş ve kürsî adlarının verilmesi gayet yerindedir. Çünkü bu makamlar, hükümdarın tahtının ve bağlı koltuklarının özelliklerine sahiptirler. Zira kürsî, hükümdarın hükümlerinin memurları ve işçileri aracılığı ile ortaya çıktığı bir aşamadır. Memurların ve işçilerin her biri kendi hesabına ülkenin bir bölüm işleri üzerinde çalışır. Bu koltuklar kimi zaman birbirleri ile çatışırlar. Bu çatışma sonucunda bazısının hükmü diğerinin önüne geçtiği gibi, kimisi başkasının hükmünü ortadan kaldırır. Fakat ikisi birlikte ve uyumlu biçimde arşın (tahtın) hükümlerine itaat eder. Taht hükümdara mahsustur. Sebeplerin çatışmasına konu olmayan, memurların ve işçilerin yürürlükten kaldıramayacağı hüküm onun hükmüdür. Bütün ayrıntıların ana hatları ve memurlarla işçiler aracılığı ile ortaya çıkan bütün gelişmelerin içyüzleri onun tahtında (arşında)dır.”[9]

Kur’ân-ı Kerim’de Beda

Birinci Ayet:

Yüce Allah Ra’d Suresi, 7. (aynı şekilde 27.) ayette şöyle buyurmuştur: “Küfre sapanlar derler ki: Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya...” Ardından aynı surenin 38-39. ayetlerinde buna açıklama getirmekte ve şöyle buyurmaktadır: “...Allah’ın izni olmaksızın hiçbir peygambere herhangi bir ayeti (mucizeyi) getirmesi, olacak iş değildir. Her zamanın belli bir kitabı vardır.” Ve “...Allah istediğini ortadan kaldırır, istediğini de bırakır; kitabın aslı O’nun yanındadır.”

Yüce Allah bu ayetlerin ilkinde, Kureyş kâfirlerinin Hz. Peygamber’den (s.a.a) birçok mucize istediklerini haber vermektedir. Buna ilişkin olarak, bir sonraki ayette bir istisna belirtilmekte ve “Yüce Allah bu kitapta yazılı olan rızk, ecel, mutluluk, mutsuzluk vb. şeylerden dilediğini iptal eder, siler ve o kitapta henüz yazılı olmayan (dilediği bir) şeyi yazar ve belirler; hiçbir şeyin değişmediği ve değiştirilemez olduğu ‘kitabın aslı (levh-ı mahfuz)’ ise, Allah’ın yanındadır.” buyurmaktadır.

Ehlisünnet âlimlerinden Kurtubî bu ayetle ilgili olarak kendi tefsirinde şöyle yazar:

“Maksat, bir hükmün iptal edilmesi ve bir başka hükmün verilmesidir. Daha basit bir deyişle, bir hükmün diğerini neshedip geçersiz kılmasıdır. Bunun, her şeyi kapsadığını söylemek hiç de yanlış olmaz.”[10]

Şia’nın meşhur tefsir âlimlerinden Allâme Tabatabaî ise, ünlü el-Mizân Tefsiri’nde, “Her ecelin (müddetin) yazıldığı bir kitap vardır. Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır; kitabın aslı O’nun yanındadır.”[11] ayetinin tefsirinde şöyle der:

“Bir şeyi silmek; izini ve etkilerini gidermek demektir. Bir kitabın içindeki yazıları ve resimleri giderdiğin zaman onu silmiş olursun. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: ‘Allah batılı yok eder; sözleriyle hakkı ortaya koyar.’[12] Yani batılın izlerini ve etkilerini yok eder, ortadan kaldırır. Diğer bir ayette de şöyle buyurmuştur: ‘Biz gece ve gündüzü birer ayet olarak yarattık... gecenin karanlığını silip gündüzün aydınlığını getirdik.’[13] Yani, geceleyin gözlerin görme yeteneklerini giderdik. Bu bakımdan silme, nesh=giderme anlamına yakın bir anlam ifade etmektedir.”

“Ayette [Ra’d, 39], silme olgusuna karşılık sabit bırakma olgusu kullanılmıştır. Bir şeyi bulunduğu yerde hareket etmeyecek ve kımıldamayacak şekilde kalıcı kılma yani. O hâlde, silme; bir şeyin çizgileri ve izleriyle sabitleştikten sonra giderilmesi demektir. Bu ifade daha çok yazı ile ilgili olarak kullanılır.”

“Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır, ifadesinin, ‘Her ecelin (müddetin) yazıldığı bir kitap vardır.’ ifadesinden sonra yer almış olması ve bir açıdan bu ifadeyle, diğer bir açıdan da, ‘kitabın aslı O’nun yanındadır.’ ifadesiyle ilintili olması gösteriyor ki, kitabın vakitlerde ve belirlenen sürelerde silinmesi ve sabit bırakılması kastedilmiştir. Buna göre, yüce Allah, ilk vakitte sabit bıraktığı kitabı dilerse ikinci vakitte siler ve onun yerine başka bir kitabı sabit bırakır. Böylece hep bir kitabı silme ve bir başkasını da sabit bırakma durumu devam edip gider.”

“Kitabın içeriğinin ve de her şeyin birer ayet olduğunu göz önünde bulundurduğumuz zaman, Allah’ın her zaman bir ayeti silip bir diğerini sabit bıraktığını söylememizin bir sakıncası olmaz. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: ‘Biz, bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak mutlaka daha iyisini veya dengini getiririz.’[14] Bir diğer ayette de şöyle buyurulmuştur: Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman...”[15]

“O hâlde, ‘Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır.’ ifadesi, mutlaklığıyla beraber, ‘Her müddetin yazıldığı bir kitap vardır.’ ifadesine yönelik bir gerekçeli açıklama işlevini de görmektedir. Buna göre, şöyle bir anlam kastedilmiştir: Her dönemin, her vaktin kendine özgü bir kitabı vardır. Bu kitap da diğer vakitlerin kitaplarından farklıdır. Dolayısıyla vakitlerin ve müddetlerin değişmesiyle birlikte kitapların değişmesi, ilâhî tasarrufun ilâhî irade doğrultusunda değişmesinden kaynaklanmaktadır. Yani özlerinde ve mahiyetlerinde bir değişikliğin bulunduğu kastedilmiyor. Her vakit için bir kitabın belirlenmesi ve bu kitabın da kendi özelliği itibariyle değişmezliği kastedilmiyor. Bilâkis bunu, bir kitabın yerine başka bir kitabı öngörmekle, bir kitabı silip diğerini sabit bırakmakla belirleyen Allah’tır.”

“Kitabın aslı O’nun yanındadır, ifadesinin orijinalinde geçen ‘el-ümm=ana’, asıl anlamında kullanılmıştır. Zaten bir şeyin anası, onun doğduğu ve sonra tekrar geri döndüğü aslı demektir. Bu ifadeyle zihinlerde belirebilecek olumsuz düşüncelerin bertaraf edilmesi ve meselenin gerçek mahiyetinin açıklanması amaçlanmıştır. Çünkü bir müddet için yazılan kitabın durumunun silinme ve sabit bırakılma şeklinde farklılık göstermesi, yani yazılan hükmün ve bu hükmü gerektiren beyanın zaman zaman değişmesi, kimi insanların zihinlerinde, olguların ve yargıların Allah katında değişmez, sabit bir şekilleri yoktur, tıpkı biz insanların ve diğer akıl sahibi varlıkların yargılarında ve hükümlerinde olduğu gibi dış etkenlerin gerektirdiği etmenlerin ve sebeplerin etkisiyle hüküm verdiği ya da O’nun hükmünün boyuna olduğu, bu yüzden ne kendi içinde, ne de objeler dünyasında nesnel olarak belirginleşmesinin söz konusu olmadığı, biçimindeki bir kuruntuya neden olabilir. Nitekim basit düşünen sıradan insanlar, herhangi bir mülke sahip olan kimselerin mutlak bir egemenliğe sahip olduklarını, onların diledikleri gibi ve tam bir özgürlük içinde hareket ettiklerini, hiçbir denetime, kayda, şarta ve hareket tarzına ve düzene tabi olmadıklarını, bunların hareketlerinin düzensiz olduklarını, fiillerinin ve verdiği hükümlerin ve kararların değişmez bir temelinin olmadığını sanırlar. Oysa yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘Benim huzurumda söz değiştirilmez.’,[16] ‘Onun katında her şey ölçü iledir.’[17] Bunun gibi daha bir çok ayet örnek gösterilebilir.”

“İşte yukarıda işaret ettiğimiz türden bir kuruntuyu ve evhamı bertaraf etmek için, ‘Kitabın aslı O’nun yanındadır.’ buyurulmuştur. Yani kitap cinsinin aslı, vakitlere ve müddetlere göre silinen ve sabit bırakılan bu kitapların ilintili oldukları değişmez temel, O’nun yanındadır. Eğer bu kitaplar özleri itibariyle silinmeye ve sabit bırakılmaya elverişli olsalardı, bu durumda bir temelleri, asılları olmayacaktı. Asılları da olmayınca, Allah’ın fiilleri olarak tezahür eden kitapların silinmesi ve sabit bırakılması ya böyle bir durumu dayatan dışsal etkenlere tâbi olarak gerçekleşeceklerdi, ki o da yüce Allah’ın da tıpkı bizim gibi dışsal etkenlerin ve sebeplerin etkisinde, baskısı altında kalıp mağlup olması anlamına gelir. Ya da hiçbir şeye tâbi olmaması demektir ki, bunun anlamı boşunalık, anlamsızlık ve amaçsızlıktır. O zaman da yaratılış düzeninin bozulması, varlıkları birbirine bağlayan tek ve evrensel planlama altüstü olur. Allah’ı böyle bir başıboşluktan tenzih ederiz. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık.”[18]

“Ayetin kastettiği anlamın özeti şudur: Yüce Allah her vakit ve müddet için bir kitap hazırlamıştır. Diğer bir ifadeyle her dönemde uygulansın diye bir hüküm ve hukuk sistemi indirmiştir. O bu kitapların, hükümlerin ve yargıların dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır. Bir vaktin yargısını değiştirerek, onun yerine diğer bir vaktin yargısını yerleştirir. Ancak onun katında her vakitle ve yargıyla ilgili olarak silinmeyle ve değişmezlikle ilintisi bulunmayan bir ana kitap vardır. Bu ana kitap diğer yargıların dönüş yeridir, diğer hükümler ve yargılar ondan kaynaklanır. Dolayısıyla Allah, öngörmesi doğrultusunda hükümlerden dilediğini siler ve dilediğini sabit bırakır.”

Ardından Allâme Tabatabaî söz konusu ayetten çıkan sonuçları şu şekilde sıralıyor:

“Birincisi: Silme ve sabit bırakma hükmü geneldir, müddet ve vakit kavramıyla ilintili olan her olguyu kapsar. Bu da göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şey demektir. Nitekim yüce Allah bir ayetti şöyle buyurmuştur: Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları biz, şüphesiz yerli yerince ve belli bir süre için yarattık.”[19]

“Bunu, ‘Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır.’ ifadesinin mutlaklığından anlıyoruz. Konunun peygamberliğin ayetleri/mucizeleri ile ilgili olması ayetin içeriğinin de özel olarak ve sadece bu konuyu ilgilendirmesini gerektirmez. Çünkü konu, özelleştirici bir etken değildir.”

“İkincisi: Yüce Allah’ın her şeyle ilgili sabit, değişmez bir yargısı, bir hükmü vardır. bu da bazılarının her ilâhî hükmün değişebileceğine ilişkin değerlendirmelerinin yanlış olduğunu ortaya koymaktadır. Bu görüşü savunanlar, değişik rivayetleri ve duaları (Ehlibeyt İmamları’ndan, ayrıca bazı sahabelerden rivayet edilen dualar arasında şöyle ifadelere rastlıyoruz: ‘Allah’ım eğer benim adımı bedbahtlar sınıfına yazdıysan, adımı bedbahtlar arasından sil ve beni mutlular sınıfına yaz.’), bunun yanında dua ve sadakanın olumsuz kararları geri çevirdiğini gösteren ayetleri kanıt göstermektedirler. Fakat bu gibi değerlendirmeler değişmez hükümlerin dışındaki hükümlerle ilgili olarak geçerlidir.”

“Üçüncüsü: İlâhî yargılar değişken ve değişmez olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır.”

“Şu hâlde gözlemlenen varlıkların iki yönü vardır. Birine değişim yönü diyoruz. Bu yön ölümü, yaşamayı, yok oluşu, baki kalışı, türlü oluşumları ve dönüşümleri gerektirir. Diğerine sabit kalış yönü diyoruz. Bu yönüyle varlıkların üzerinde bulundukları durumda değişiklik olmaz. Bu ikisi de ya silinip ve sabit bırakılan kitap ile kitapların aslıdır veya bu iki kitaba terettüp eden iki olgudur. Her hâlükârda üzerinde durduğumuz ayetin bu iki kitaba işaret ettiği doğru bir varsayımdır.”

“el-Kâfi, adlı eserde İbn Sinan aracılığıyla İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: Allah dilediğini öne geçirir, dilediğini erteler, dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır ve bütün kitapların aslı O’nun katındadır. Allah’ın dilediği her iş, onu gerçekleştirmeden önce Allah’ın ilminin kapsamındadır. Meydana gelen her şey mutlaka O’nun ilminin kapsamındadır. Bir şeyin Allah açısından önce bilinmeyip ortaya çıkmasından sonra bilinmesi, mümkün değildir.”

“Görüldüğü gibi rivayet, Allah’ın bir şeyi bilmeyip de daha sonra ortaya çıkmasıyla birlikte bilmesi gibi bir durumu olumsuzlamaktadır. Yani başta bilmeyip de sonra bilmesi gibi, ilminin değiştiğini ifade edecek bir durum söz konusu değildir. Böyle bir durum bizim için olabilse de, Allah’ı bundan tenzih ederiz. Sadece bir şeyin daha önce Allah’a zahir iken başka türlü zahir olması gibi bir durum söz konusudur. Böylece önceki zahir oluşun şekli siliniyor, ikinci zahir oluşun şekli sabit bırakılıyor. Ve Allah tümünü de bilir.”

“Akıl sahibi hiç kimse bu gerçeği inkâr edemez. Çünkü olguların ve olayların sebep, şart veya farklı bir engel gibi eksik sebeplerin gerektirdiği bir varlıkları olur. Bunun yanında tam illetlerin ve sebeplerin gerektirdiği bir varlıkları vardır. Bu varlıkları sabittir, beklemede bırakılmamıştır ve durumdan duruma farklılık göstermez. Dolayısıyla silinen ve sabit bırakılan şeyleri içeren kitap ile her şeyin aslını içeren kitap ya varlıkların varoluşlarının bu iki aşamasını doğuran iki olgudur ki, bu aşamalardan biri silinmeye ve sabit bırakılmaya elverişlidir diğeri de sabit kalmaktan başka bir ihtimale açık değildir. Ya da bizzat bu iki varoluş aşamanın kendisidirler. Her iki durumda da Allah’tan daha önce sadır olmuş bir emrin ardından, ondan farklı bir emrin zuhur etmesi söz konusudur ve bu apaçık gerçekten hiçbir şekilde kuşku duymamak gerekir.”

“Sanırım, tartışma; Ehlibeyt İmamları’ndan gelen rivayetlerde işaret edildiği gibi önceden bilinmeyip varolduktan sonra bilinen şeylerin olmasını olumlama ile, başkalarından (Ehlisünnet) gelen rivayetlerde işaret edildiği gibi bunu olumsuzlama esaslı anlayış ekseninde gerçekleşmektedir. Ancak bu tartışma lafzîdir… Tartışmanın tamamen lafzî olduğunun kanıtı, önceden bilinmeyip sonradan ortaya çıkan bir şeyin bilinmesini olumsuzlayanların, bunun Allah’ın bilgisinde değişiklik meydana geldiğinin anlamına geleceğini söylemeleridir. Oysa böyle bir durum ancak biz insanlar açısından geçerli olabilir. Yüce Allah ile ilgili haberlerin açıkladığı husus değil.”[20]

İkinci Ayet:

“O, sizi çamurdan yarattı, sonra da hayatınıza bir süre koydu. Belirenmiş süre de O’nun yanındadır.”[21]

Bu ayetten anlaşılıyor ki, iki türlü ecel vardır. Biri, belirlenmemiş, müphem ecel; diğeri ise, adı konulmuş, belirlenmiş ecel. Bu ikincisi Allah katındadır. Bu ecel, “O’nun katında” ifadesiyle kayıtlı olduğu için, kesinlikle değişikliğe uğramaz. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: “Allah’ın katında olan kalıcıdır.” (Nahl, 96) Allah’ın katındaki ecel, kesindir; değişmez, dönüşmez. Yüce Allah bir ayette, bu hususa şöyle işaret etmektedir: “Süreleri gelince ne bir an geri kalırlar, ne de ileri giderler.” (Yûnus, 49)

Dolayısıyla adı konulmuş, belirlenmiş ecel ile, adı konulmamış, belirsiz ecel arasındaki ilişki, kesin ve hükme bağlanmış bir şeyle birtakım koşullara bağlı, muallakta tutulan şey arasındaki ilişkiye benzer. Bu bakımdan, bağlı bulunduğu koşulların gerçekleşmemesinden dolayı, koşullara bağlı bulunan şey de gerçekleşmeyebilir. Fakat kesin ve sonuca bağlanmış olan için böyle bir şey söz konusu değildir, gerçekleşmemesi diye bir şey düşünülemez.

Bu ayeti, “Her sürenin bir yazısı vardır. Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır. Kitabın aslı ise O’nun katındadır.”[22] ayetleriyle birlikte incelediğimiz zaman, göreceğiz ki adı konulmuş kesin ecel, “kitabın aslı”na konulandır; adı konulmamış belirsiz ecel ise, “silme ve silmeden bırakma levhi”nde yazılı olan eceldir.

Tam sebeple, eksik sebep olgularını daha iyi kavramak için güneşin yeryüzünü aydınlatması olayı örnek gösterilebilir. Örneğin; biz biliyoruz ki içinde bulunduğumuz şu gece, birkaç saat sonra bitecek, üzerimize güneş doğacaktır. Güneş, ışığıyla yeryüzünü aydınlatacaktır. Fakat bunun bir bulut tarafından veya araya Ay’ın girmesi nedeniyle ya da başka bir engel tarafından engellenmesi mümkündür. Bu engellerden herhangi birisinin, güneşin yeryüzünü aydınlatmasını engellemesi ihtimali her zaman vardır. Fakat güneş ufukta görüldüğü zaman, arada da varsaydığımız türden bir engel yoksa, kaçınılmaz olarak yeryüzünü aydınlatacaktır.

Buna göre, aydınlatma bağlamında tek başına güneşin doğması, “silme ve silmeden bırakma levhi” konumundadır. Vakti geldiğinde doğması ile birlikte, yeryüzüyle arasına girebilecek herhangi bir engelin bulunamaması durumu ise, aydınlatma bağlamında, “levh-i mahfuz” adı verilen “kitabın aslı” konumundadır.[23]

Kurtubî de kendi tefsirinde şu rivayete yer verir: “İbn Abbas, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta şöyle der: Yüce Allah, ‘O, öyle bir yaratıcıdır ki, sizi çamurdan ve belli bir ecelle yarattı, belirlenip muayyen edilmiş ecel O’nun katındadır.’ buyurmaktadır. Bu ayette geçen ilk ecel, insanın ölüm anına kadarki zamandır. Belirlenmiş olarak adlandırılan ikinci ecel ise, ölüm sonrasından başlayıp kıyamete kadar sürecek olan berzahtır ki, bunun ne kadar süreceğini Allah’tan gayrisi bilmez. O hâlde, eğer bir insan, Allah’a kullukta bulunur da akrabalarını ve yakınlarını gözeterek onların gönlünü alırsa, Allah onun berzahta bekleyeceği süreden dilediğince alıp ömrüne verir ve ömrünü uzatmış olur. Allah’a itaatsizlikte bulunur, isyan eder, kulluk vazifesini ihmal eder ve akrabalarıyla ilişkisini keserse, o zaman da Allah onun dünya hayatındaki ömründen alıp berzahına ekler ve dünya ömrü kısalmış, berzahı ise uzamış olur.”[24]

Üçüncü Ayet:

Yüce Allah Yûnus Suresi, 98. ayette şöyle buyurmaktadır: “Ama (azap geldiği sırada) iman edip imanı kendisine yarar sağlamış -Yunus kavmi dışında- bir ülke olsaydı ya! Onlar iman edince dünya hayatında onlardan aşağılatıcı azabı kaldırdık ve onları belli bir zaman kadar yararlandırdık.”

Yunus Peygamber’in (a.s) kavmi onu inkâr edince, kızarak aralarından ayrıldı. Kavmi onun haber verdiği azabın geleceğini hissetti, hemen yaptıklarına pişman oldu ve azabın gelmemesi için Allah’a yalvardı. Cenab-ı Allah da onların tövbesini kabul edip onlardan azabı kaldırdı. Diğer taraftan, iman etmedikleri için kavmine kızıp bulundukları yerden ayrılan ve ilâhî bedanın bir diğer örneği olan Hz. Yunus’un hikâyesi de, Sâffât Suresi’nin 139-148. ayetlerinde anlatılmıştır. O ayetlerin bir bölümünde şöyle geçer: “Eğer Allah’ı tespih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltecekleri güne kadar balığın karnında kalırdı.”[25]

Dördüncü Ayet:

A’râf Suresi’nin 142. ayetinde şöyle buyruluyor: “Musa ile otuz gece için sözleştik ve buna on gün daha ekledik. Böylece Rabbinin belirlediği süre kırk geceyi buldu.”

Bu ayette buluşmadan söz ediliyor. Bunun aslının otuz gece olduğu, buna on gece daha eklenerek kırk geceye çıktığı bildiriliyor. Yüce Allah, buluşma ve konuşma için Hz. Musa’ya (a.s) otuz gece vaat etti. Sonra ona on gün daha vaat ederek Rabbi ile buluşma süresini kırk geceyle tamamladı. Görüldüğü gibi bu ayette de bedanın gerçekleştiğine dair net biçimde bir örneğe değiniliyor.

5- Bu arada bedanın imkânı ve vukuu ile ilgili Kur’ân’ın birçok ayetlerini delil olarak göstermek mümkündür:

“Kendilerine yapılan uyarıları unutunca, her şeyin kapılarını onlara açtık. Nihayet kendilerine verilenlerle sevince daldıkları sırada ansızın onları yakaladık, birden bire donakaldılar.”[26]

“İstiğfar ederlerken Allah onlara azap edecek değildir.”[27]

“Şükrederseniz, elbette size nimetimi artırırım.”[28]

“Biz hangi bir memlekete peygamber gönderdiysek, onun halkı yalvarıp yakarsınlar diye, mutlaka onları zorluk ve sıkıtıyla yakalayıvermişiz. Sonra kötülüğün yerini iyilikle değiştirdik...”[29]

“Eğer o bölge halkı iman etseydi ve yaptıkları günahlardan uzak dursaydılar, bereket kapılarını gökten ve yerden onlara açardık.”[30] Bu ayette Allah’ın takdirinin iman ettikleri hâlde değişeceği, fakat gene ilminde onların inkârda ısrar edecekleri sabit olduğundan azaba uğradıkları bildirilmektedir. Daha bunlar gibi nice ayetler örnek gösterilebilir.

Ehlibeyt İmamları’nın Rivayetlerinde Beda

Allâme Meclisî, İmam Cafer Sadık’tan (a.s) şöyle rivayet eder: “Allah, hangi peygamberini peygamberlikle görevlendirmişse, önce ondan şu üç hususta söz ve ikrar almıştır: Kulluğunu itiraf ve ikrar, bencilikten sıyrılma, Allah’ın dilediğini öne alıp, dilediğini ertelemesini kayıtsız-şartsız şimdiden kabul etme.”[31]

Yine İmam Cafer Sadık bedanın zamanına değinerek şöyle buyurmaktadır: “Kadir gecesi gelip çatınca melekler, Ruh ve yazıcılar dünya semasına iner ve Allah-u Teala’nın o yıl mukadder kıldığı şeyleri yazıp kaydederler. Allah-u Teala bir şeyi öne almayı veya ertelemeyi ya da azaltmayı irade ederse, bir meleği bununla vazifelendiren ve o, istenileni silip emredildiği üzere yazar.”[32]

Bu konuda İmam Muhammed Bâkır’ın (a.s) da şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Katipler dünya semasına iner ve kulların bir yıllık mukadderatını yazıp kaydederler.” Devamla şöyle buyurur: “Buna rağmen (o gece de) her şey yine Allah Tebarek ve Teala’nın iradesine bağlıdır; dilediğini öne alır dilediğini de erteler. Nitekim kendisi şöyle buyurmuştur: Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır; kitabın aslı O’nun yanındadır.”[33]

Yine İmam Bâkır’dan (a.s) gelen bir başka rivayette de şöyle buyurduğu kaydedilir: “Allah Teala’nın Kur’ân’da buyurmuş olduğu ‘Allah, eceli gelmiş bulunan hiçbir kimseyi kesinlikle ertelemez.’[34] ayetinin anlamı, Allah-u Teala’nın katında her şeyin belirlenmiş olduğu kitaplar bulunduğu ve bunlarda dilediğini öne alıp dilediğini ertelediğidir. Kadir Gecesi gelip çatınca, Allah-u Teala o (kitapta belirlenen işleri) gelecek Kadir Gecesi’ne kadar yansıtır. Nitekim bu nedenledir ki, ‘Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiçbir kimseyi kesinlikle ertelemez.’ buyurmaktadır. Yani mukadder olup da göklerin yazıcıları tarafından yazıldıktan sonra artık gecikmez ve ertelenmez.”[35]

Ehlibeyt İmamları’ndan gelen rivayetlerde, beda mevzusu, özetle yukarıda aktardığımız şekilde geçmektedir.

Şimdi, gelelim “yeni olaylar karşısında Allah-u Teala’nın daha önceden belirlemediği yeni kararlar verdiği” veya “-hâşâ- Allah Teala’nın daha önceden bilmediği yeni bir görüş ve karara varması” mevzusuna. Ehlibeyt İmamları bu hususta da meseleyi aydınlığa kavuşturmuşlardır. Bu cümleden olmak üzere Allâme Meclisî, İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Allah daha önce bilmediği veya fark etmediği bir şeyi şu veya bu durumda bildiği ve fark ettiği bir şekilde bir zanna kapılan birini görürseniz, ondan uzaklaşın ve beri durun.”[36]

Ehlisünnet kaynaklarında ise şu hadislere yer verilir:

1- Teyalisî, Ahmed b. Sa’d ve Tirmizî, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu yazarlar:

Allah Teala Hz. Adem’e (a.s) evlâtlarını gösterdi. Adem (a.s) evlâtları arasında ilginç, çekici ve pek nurlu birini görerek:

– “Ya Rabbi! Bu kim?” diye sordu.

Allah’tan şu nida geldi:

– O senin evlâtlarından Davut’tur.

– “Rabbim, o ne kadar yaşayacak?

– Altmış yıl.

– Rabbim, onun ömrünü uzat.

– Bu mümkün değil, ama sen kendi ömründen ona verilmesini isteyebilirsin.

– Rabbim benim ömrüm ne kadar olacak?

– Bin yıl.

– O hâlde ben ömrümün kırk yılını ona bağışlıyorum!

Hz. Adem’in (a.s) ölüm vakti gelip çatınca melekler ruhunu kabzetmeye geldiler. Hz. Adem (a.s), “Henüz ömrümün kırk yılı kalıyor.” Dediğinde, “Onu daha önce evlâdın Davud’a bağışlamıştın ya!” diye hatırlattılar.[37]

2- Yine Ehlisünnet âlimlerinden Taberî, Ra’d Suresi’nin 39. ayetinin tefsirinde şöyle nakleder: İkinci Halife Ömer b. Hattab’ın şöyle dediği rivayet edilir:

“Allah’ım! Eğer beni bedbaht kullarından etmişsen (yazmışsan), adımı o zümreden sil de bahtiyarlar zümresine yaz; çünkü sen dilediğini yazar, dilediğini bozarsın; kitabın aslı senin yanındadır.”

3- Kurtubî de, aynı ayetin tefsirinde Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim’de geçen Resulullah’ın (s.a.a) şu sözünü nakleder:

“Ömrün uzun ve rızkın bol olmasını isteyen, akrabalarını ve yakınlarını gözetsin, sıla-i rahimde bulunsun.”

“Ömrünün uzun ve rızkının bol olmasını isteyen, Allah’tan çekinsin ve akrabalarıyla yakından ilgilenip onları gözetsin.”[38]

4- İbn Kesir de kendi tefsir kitabında aynı ayetin tefsirinde şöyle bir rivayete yer verir:

“Dua, kazâ ve kader gökle yer arasında dolaşıp dururlar.”

İşte Ehlibeyt İmamları ve Şiî âlimler birçok ayette işaret edilen, özellikle de Ra’d Suresi’nin 39. ayetinde geçen bu “yazma ve bozmayı” “beda” olarak adlandırmışlardır.

Bedaya İnanmanın İnsan Üzerideki Tesiri

Son olarak da Şia açısından, bedanın insan ve psikolojisi üzerindeki etkisini ele alıyoruz. Bu hususta özetle şöyle diyebiliriz:

İnsanoğlunun, “isminin bahtiyarlar ve mutlular listesine yazılması hâlinde artık kesinlikle bedbahtlar ve zavallılar güruhuna yazılmayacağı veya adı kötüler listesine yazılmış birinin artık ne yaparsa yapsın iyiler listesine adını yazdıramayacağı ve yazılanın değişmesinin kesinlikle mümkün olmayacağı ve herkesin kendi yazgısına katlanmak zorunda bulanacağı” şeklinde bir inanç taşıması hâlinde, kötülükte bulunanlar kötülük işlemekten asla vazgeçmeyeceği gibi giderek daha da kötüleşecektir. Zira bu durumda birey kötülüğün bir alın yazısı olduğu ve ne yaparsa yapsın kendisinin değiştirmesinin kesinlikle mümkün olmayacağı gibi kesinlikle yanlış ve tutarsız bir zanna kapılmış olacaktır.

Diğer taraftan iyi ve bahtiyar kullar da, böyle bir zanna kapılmaları hâlinde, “artık hiçbir şekilde yazgının değişmeyeceği ve ne olursa olsun kendisinin daima iyi kullar listesine yazıldığı”nı düşünerek pekâla şeytanın vesveselerine kapılabilecek ve Rabbine itaat ve kullukta kusur edebilecektir.

Oysa bedanın varlığıyla halk, kaderlerinin kendi elinde olduğu bilincine varır ve bu bilinçle ister bireyler olsun, ister toplumlar, içinde bulundukları atmosferi kendi lehlerine veya aleyhlerine çevirebilirler. Dolayısıyla ilâhî lütufa da nail olabilirler, ilâhî azaba da maruz kalabilirler.

Diğer bir tabirle, Kadir olan Allah, birtakım işleri zorla kendi kullarına yüklemez ve bedanın varlığıyla herkes insancıl ve güzel amelleriyle, bazı şartlara kilitlenmiş kaderlerini, kötü ve karanlık bir gidişattan, saadet ve aydınlık bir gidişata dönüştürebilir. İşte tüm bunlardan hareketle Şia inancında, insan yaşadığı müddet içerisinde birtakım olayların gidişatını değiştirebilir. Nitekim yüce Allah Kur’ân’da şöyle buyurmuştur: “Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.”[39] Yani insanın ya da bir topluluğun, Allah durup dururken ahlâkını yahut diğer amellerini değiştirmez; ancak o topluluk ya da o insanlar kendilerini değiştirecekler ki, Allah da onları değiştirsin. Dolayısıyla bir toplum kendi gidişatını değiştirdiği anda, Allah’ın kendilerini değiştireceğini göreceklerdir. Aksi takdirde bunun bir hayalden öteye geçmeyeceği açık bir gerçektir. Ayrıca yukarıdaki ayet, bu alanda herhangi bir cebrin / zorlamanın olmadığını, kişinin saadet ve mutluluğa kendi iradesiyle erişebileceği mesajını da vermektedir.

Kısacası beda; kişinin benliğinde hayat verici bir ümit ve yapıcı bir korkuya yol açan en büyük etkendir. Bu sebeple beda, sürekli olarak zihinlerde taze kalarak, kişiyi yeisten kurtarıp ümitli kıldığı, rüşt ve kemale doğru ilerlemesini sağladığı gibi, yanlış yapacağı takdirde ilâhî rahmetten mahrum kalacağı korkusuyla hareket etmesine de sebebiyet verir, insanın korku ve ümit arasında yaşamasını sağlar. Bilindiği gibi insan yaşamında, kişiyi erdemin ve mükemmelliğin doruğuna sevk eden en etkili ve en büyük faktör de, bu saymış olduğumuz etkenlerdir.[40]

Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: “Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin... O’na korku ve umut içinde dua edin.”[41] Burada, duanın, iki faktörü bir arada bulunması şartı ile yapılması isteniyor. Çünkü insanlar, Allah’a veya ilâhlara bu iki faktörden birinin, yani korku ve ümit etkenlerinin etkisiyle kulluk ederler. Bazı insanlar, korku faktörünün etkisi ile ilâhlar edinirler ve edindikleri ilâhların kötülüklerinden korunmak için onlara taparlar. Başka bazıları da, umut faktörünün etkisi ile ilâhlar edinirler ve edindikleri ilâhların iyiliklerine ve bereketlerine kavuşmak amacı ile onlara taparlar. Fakat sırf korku etkisi ile yapılan kulluk, insanı ümitsizliğe sürükleyebilir ve bu ümitsizlik de kulluğu bırakmaya yol açar. Bu durum çok görülmüştür. Sırf ümit etkisi ile kulluk da, insanı arsızlığa ve kulluk edebinden uzaklaşmaya sürükleyebilir. Bu da kulluğu bırakmaya yol açar. Bu da çok görülmüş bir durumdur. İşte bu yüzden yüce Allah, “O’na korku ve umut içinde dua edin.” diye buyurarak bu iki faktörü bir araya getirerek dua etmeye çağırıyor. Maksat, bu iki sıfattan birinin bozduğunu diğerinin düzeltmesidir. Böylece kâinatta geçerli olan genel kanunun, yani çekme-itme kanununun mecrasına girilmiş olur. Bu dengeyi ve böyle bir kulluk sunmayı de ancak şimdiye kadar açıklamaya çalıştığımız “beda” inancını sağlar.

Dipnotlar:

[1]- Ra’d, 39

[2]- Muzaffer Muhammed Rıza, Akaidü’l-İmamiyye / Şia İnançları, Abdülbaki Gölpınarlı tercümesi, Kum-İran, Ensariyan Yayınları, 1993, s. 45.

[3]- Şeyh Müfid, Tashihü’l-İtikad, Kum-İran, Daru’l-Müfid, 1992, s. 168.

[4]- Reyşehrî Muhammedî Muhammed, Mizanü’l-Hikme, Kum-İran, Defter-i Tebligat-i İslâmî, 1982, c. 1, s. 389.

[5]- Allâme Meclisî, Biharu’l-Envar, Beyrut, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabî, 1988, c. 4, s. 110.

[6]- Allâme Meclisî, Biharu’l-Envar, Beyrut, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabî, 1988, c. 4, s. 108-109.

[7]- el-Musavî Abdullah Hasan, Bahsu’n Havle’l-Beda, Beyrut, Daru’l-Fikr, 1987, s. 17.

[8]- Şeyh Saduk, et-Tevhid, Tahran basımı, s.321

[9]- Allâme Tabatabaî, el-Mizan Fi Tefsiri’l-Kur’ân, c. 8, 85.

[10]- Üstad Allâme Askerî’nin “Beda” ile ilgili yazısından naklen.

[11]- Ra’d, 38

[12]- Şûrâ, 24

[13]- İsrâ, 12

[14]- Bakara, 106

[15]- Nahl, 101

[16]- Kaf, 29

[17]- Ra’d, 8

[18]- Duhân, 38-39

[19]- Ahkaf, 3

[20]- Allâme Tabatabaî, el-Mizan Fi Tefsiri’l-Kur’ân, Kum-İran, Menşurat-u Cemaati’l-Müderrisin, 1987, c. 11, s. 375-381.

[21]- En’âm, 2

[22]- Ra’d, 38-39

[23]- Tabatabaî, Muhammed Hüseyin, el-Mizan Fi Tefsiri’l-Kur’ân, Kevser Yayınları, 2003, c. 7, s. 25.

[24]- Kurtubî, Tefsir, Beyrut, Daru’t-Taaruf, 1987, c. 9, s. 329-331.

[25]- Yûnus, 143-144

[26]- En’âm, 44

[27]- Enfâl, 33

[28]- İbrâhîm, 7

[29]- A’râf, 94-95

[30]- A’râf, 96

[31]- Allâme Meclisî, Biharu’l-Envar, Beyrut, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabî, 1988, c. 4, s. 108.

[32]- Allâme Meclisî, Biharu’l-Envar, Beyrut, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabî, 1988, c. 4, s. 99.

[33]- Allâme Meclisî, Biharu’l-Envar, Beyrut, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabî, 1988,, c. 4, s. 102.

[34]- Münâfikûn, 11

[35]- Allâme Meclisî, Biharu’l-Envar, Beyrut, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabî, 1988, c. 4, s. 102.

[36]- Allâme Meclisî, Biharu’l-Envar, Beyrut, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabî, 1988, c. 4, s. 111.

[37]- Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Beyrut, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabî, 1992, c. 1, s. 251, 298, 371. Tirmizî, Sünen, Beyrut, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1991, c. 11, s. 196, 197.

[38]- Buharî, Sahih-i Buharî, Beyrut, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabî, 1989, c. 3, s. 34, Kitabu’l-Adab, 12. ve 13. bablar.

[39]- Ra’d, 11

[40]- Hüseynîneseb Rıza, Cevaplıyoruz, İstanbul, Kevser Yayınları, 2004, s. 66.

[41]- A’râf, 55-56

Beda İnancı Hakkında Şiilerin Görüşleri:

Birinci olarak:
Eski ve yeni Şii alim ve mütekellimleri, Allah’ın geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanlarda vuku bulacak tüm olaylara alim olduğunda ittifak etmişlerdir. Yani, Allah’ın gizli şeyleri bilmemesi ve cahillikten sonra alim olması gibi bir durumun söz konusu olamayacağı hakkında görüş birliği vardır. Kur’an buyurmaktadır ki: “Şüphe yok ki; ne yeryüzünde bir şey Allah’a gizli kalır, ne gökyüzünde.” (Ali İmran/5)
İmam Kazım (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Allah, her şeye, her zaman için alimdir. Hem yaratılmadan önce ve hem de yaratıldıktan sonra.” (Usulu Kafi, 1. c. Babu Sıfati-z Zat, 4. hadis)
İkinci olarak:
Ayetler ve hadisler, Allah’ın yaratma, oluşturma, tedbir ve terbiye gibi işleri bırakıp kenara çekilmediğine işaret etmektedir. İlahi sünnet gereği, kulların yolları, yapmış oldukları iyi ve kötü işlere göre değişmektedir. İnsan yaşamı boyunca tek bir yol üzerinde yürümemekte ve izlemiş olduğu yol ve geleceği iyi ve kötü fiillerine göre değişebilmektedir. Kur’an buyurmaktadır ki: “Kim Allah’tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu yaratır. Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.” (Talak/2 ve 3)
İmam Cafer Sadık (a.s) buyuruyor ki: “Dua, kazayı def eder ve gerçekten Mu’min bir insan günaha mürtekip olduğunda, bu günahı sebebiyle Allah’ın rızkından mahrum olur.” (Biharu-l Envar, 93. c. Kitabu-z Zikr ve-d Dua, 16. bab)
İmam Rıza (a.s) buyurmaktadır ki: “Ömründen geriye üç sene kalan bir şahıs sılayı rahim yapsa, bu ameli ile Allah onun kalan ömrünü otuz sene olarak değiştirir. O şahıs da, (bu müddet zarfında) istediğini yapar.” (Usulu Kafi, 2. c. Babu Sılatı-r Rahim, 3. hadis. Ayrıca verilen rakamların bir benzetme olduğu unutulmamalıdır.)
İnsan hayatında olan tüm değişiklikler, Allah’ın ilmi dahilindedir. Her şeyin evvelini ve ahirini bilen sadece Allah’tır. İnsan hayatında olan değişiklikler, gerçekte Allah’ın onu insana aşikar edip bildirmesidir. İmamlardan nakledilen Beda hakkındaki hadislerin tümü, bu mana ile açıklandığında Beda’nın hakiki tanımı rahatlıkla anlaşılabilir.
Üçüncü olarak: Varlık alemi, İlahi emirlerin tesiri altındadır. Bunun şahidi, Allah’ın Kur’an’daki buyruğudur: “Allah dilediğini imha eder ve dilediğini sabit kılar. Ana kitap, O’nun yanındadır.” (Rad/39) Bu ayetin açılımı şöyledir: Ummu-l Kitap’tan başka bir kitap daha vardır ki, İslam alimleri onu, “Levh –veya- Kitabu-l mahv ve-l isbat” olarak adlandırmışlardır. Bu kitabın içerisinde olan değişikliklerin hepsi, içeriği asla değişmeyecek olan Ummu-l Kitap’ta yazılmıştır. Bu açıklamaya göre Allah, “Kitabu-l mahv ve-l isbat’ta daha önce yapıp sabit ettiği bir şeyi mahvedebilir ve daha önce sabit ettiği bir şeyi yerinde bırakabilir. Ve bu değişikliklerin hepsi Ummu-l Kitap’ta yazılmıştır. Bu kitap, onun yanındadır ve bizim onun hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. Bu görüşün ispatı, İslam alimlerinin eceli hatmi ve eceli muallak tanımlamasıdır. Eceli hatmi, Ummu-l Kitap’ta yazılmıştır ve ileri veya geri alma gibi bir değişim asla söz konusu değildir. Ancak aynı durum, eceli muallak için söz konusu değildir. Eceli muallak’ın ileri veya geri alınması mümkündür. Sadaka vererek veya sıla-i rahim yaparak ömrün uzayacağı veya yapılmadığı takdirde kısalacağı hadislerde bildirilmiştir.
Tüm bunlar, Beda’nın hakikatini bizlere açıklamaktadır. Şimdi, Şii alim ve mütekellimlerin Beda hakkındaki görüşlerini kendi kitaplarından kısaca aktaralım.
Şeyh Saduk, (ö.318h): “Beda, cahil insanların anladığı gibi, pişmanlık manasında değildir. Allah, böyle şeylerden münezzehtir. Şunu kabul etmemiz gerekir ki, Allah hakkında Beda şu şekilde oluşmaktadır: Allah, bir şeyi yaratırken, onu diğer yaratacağı şeyden önce yaratır. Sonra onu yok eder ve başka bir şeyi yaratmaya başlar. Veya bir emir verir, sonra ondan nehyeder. Veya bir şeyi yasaklar ve sonra onun yasağını kaldırır. Bunun örneği ahkam emirlerinin neshidir; kıblenin değişimi ve boşanmış kadının idde bekleme süresi gibi.” (Et-Tevhidu-s Saduk, 335. s.)
Şeyh Mufid, (ö.413h): “Bizim görüşümüze göre Beda, tüm Müslümanların söylediği nesh gibidir. Örneğin: zenginlikten sonra fakirlik, sağlıktan sonra hastalık, yaşantıdan sonra ölüm gibi. Adl ehlinin (kasıt Şia’dır), rızkın şahsın yaptığı amellerden dolayı eksilip çoğalması hakkında söyledikleri gibi.” (Evailu-l Makalat, 92. s.)
Alemu-l Huda lakabı ile meşhur, Seyyid Murtaza (ö.436h): “Ve amma, Beda meselesinde Hişam’ın (Hişam b. Hakem) ve Şiaların çoğunun itikadı, Mutezile’nin nesh meselesindeki inançları gibidir. (O dönemde genelde Mutezile’ye cevap verildiği için sadece onlar zikredilmiştir. Yoksa Ehli Sünnette aynı inançtadır.) Aralarındaki ihtilaf sadece, rivayette nakledildiği için Beda olarak adlandırılmasındadır.” (Eş-Şafi fi-l İmame, 13. s.) Ayrıca Şeyh Mufid, Ehli Re’y’e cevap verirken, Beda’dan kastın, nesh olduğunu bildirmiştir. (Resailu Şerif Murtaza, 1. c. 119. s.)
Şeyh Tusi (ö.460h): Beda inancını diğer alimler gibi neshe benzetmekte (İddetu-l Usul, 2. c. 495. s. Ve El-Gıybe, 292. s.) ve ayrıca şunları da eklemektedir: “Beda’nın hakikati; bir şeyin zahir olduktan sonra, Allah tarafından tersinin aşikar edilmesidir.” (İddetu-l Usul, 2. c. 495. s.)
Meşhur Şia filozoflarından Muhammed Bakır Mirdamad: “Tekvinde Beda, aynı teşrideki nesh gibidir. Öyleyse, teşride olana nesh denildiği gibi, tekvinde olana da Beda denir.” (Nebrasu-l Ziya’ ve tesvau-s Seva fi şerhi Babi-l Beda, Molla Ali Nuri’nin ta’likatı, Hamid Naci İsfahani’nin mukaddime ve tashihi, 56. s.) Zikretmekte fayda görüyoruz ki, Ayetullah Hoi de, Mirdamad’ın görüşlerine katılmaktadır. (El-Beyan fi Tefsiri-l Kur’an, 385. s.)
Molla Salih Mazenderani: “Şeyh Saduk’un Tevhid ve İtikadat (İtikadat, 37 ila 40. sayfalar) kitabında değindiği gibi, Nesh de, Beda’nın içindedir.” (Şerhu Usulu Kafi, 4. c. 235. s. Ve Biharu-l Envar, 4. c. 93. sayfanın dipnotu)
Şia alimleri arasında bazıları Beda’nın, tekvini ve bazıları teşri-i ve diğer bazıları da hem teşri-i ve hem de tekvini olduğunu kabul etmiştir. Bu konuyu, başlığımızla alakası olmadığı için zikretmiyoruz. Ancak, yeri geldiğinde teşri-i ve tekvini Beda’yı örneklerle açıklayacağız. Burada önemli olan Şia’nın meşhur isimlerinin Beda’yı nasıl gördükleri ve açıklamalarıdır. Alimlerin yaptığı açıklamalara dikkat edilirse, muhaliflerin yaptığı tanıma asla uymadığı görülür. Yaklaşık olarak Beda hakkındaki ortak görüşlerini şöyle özetleyebiliriz: “Beda, teşrideki neshe benzemektedir ve bir şeyin zahir olduktan sonra, Allah tarafından tersinin insanlara aşikar edilmesidir.”
Bu açıklamalara göre muhaliflerin Şia adına yaptığı tanım, Şialar tarafından reddedilmektedir. Ayrıca Şia alimleri tarafından yapılan doğru tanımla, muhaliflerin Şia’ya ne derece taassupla baktıkları aşikar olmaktadır.

Beda’ya Değinilmesinin Sebebi:

Masum İmamların (a.s), özellikle İmam Bakır ve İmam Sadık (a.s)’ın Beda gibi önemli bir inanca değinmelerinin nedeni kısaca şudur:
Hicri ikinci asrın başlarında Kaderiye fırkasının batıl görüşleri İslam aleminde yayılmakta ve bu bizzat zamanın zalim sultanları tarafından desteklenmekteydi. “İnsanın kaderi, henüz anne rahminde cenin iken belirlenir. Onun güzel bahtlı ve cennet ehli olduğu veya kötü bahtlı ve cehennem ehli olduğu daha o zamandan takdir edilmektedir. İnsan fiillerinde mecburdur. Ne yaparsa yapsın, cennete veya cehenneme gideceği ve dünya hayatıyla ilgili her şeyi daha önceden belirlendiği için, tüm çabaları boştur.” gibi batıl inançlar zamanın zalim saltanatı ve Kaderiye alimleri tarafından insanlara öğretilmekte ve bundan dolayı insanlar, dünya ve ahiret saadetleri ve gelecekleri için herhangi bir uğraşa girmemekteydiler.
Olayın bir de siyasi yönü vardır. Bu inanç ile zalimler, Müslümanlar üzerinde tam bir diktatörlük kurarak istedikleri her şeyi İslam adına Müslümanlara yapıyor ve yaptırıyorlardı. Müslümanlar kendilerine yüklenen bu batıl inançlarla, zamanın zalim saltanat sevdalılarına baş eğiyor ve onlara karşı “Allah böyle takdir etmiş” deyip kıyam etmeyerek en doğal haklarının gasp edilmesine göz yumuyorlardı. Zalimler kendi saltanatlarını sabit kılmak için yüzlerce hadis uydurmuş ve bunları, “Allah ve Resulünün emirleri” diye lanse ederek zulümlerine zulüm katmışlardır.
Masum İmamlar, Müslümanların itikatlarının bozulmaması için, bu batıl inançlarla mücadele bayrağı açmış ve Müslümanları bu konuda bilinçlendirmeye çalışarak onları tekrar hayata bağlamışlardır. Birçok Müslüman işlemiş oldukları günahlardan dolayı cehenneme gideceğini kabullenerek, tövbe kapısının açık olduğunu bilememiş ve Allah’ın rahmetinden meyus olmuş bir halde günah bataklığına iyice gömülmüşlerdi. Masum İmamlar (a.s), İlahi ve Nebevi nurlardan almış oldukları bilinçle, Müslümanları Allah’a ve O’nun tek dini olan tertemiz İslam’a yönlendirmişler ve Beda inancına tekit edip zalim sultanların karşısında yer alarak Müslümanları da buna teşvik etmişlerdir. Bundan dolayı zalimler tarafından türlü eziyet ve işkencelere maruz kalarak şehid edilmişlerdir. Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi onların üzerine olsun.

Beda ve Yahudilerin İnancının İptali:

Masum İmamların iptal etmeye çalıştığı diğer bir bozuk inanç da Yahudilerin “Yaratılış, tamamlanmıştır. Allah bir seferde her şeyi yaratmış ve artık yaratmayı bırakmıştır. Bu dünyanın tasarrufu da bize bırakılmıştır” inancıdır. Zira, hicri ikinci asırdan itibaren Yahudi ve Mesihi inançlar, yapılan tercümelerden dolayı Müslümanlar arasında yayılmaya başlamış ve Müslümanların itikatları bozulmaya yüz tutmuştu. Beda’ya inanmak, Mutahhar İmamların hadislerinde Yahudilerin Allah hakkında, O’nun her şeyi yaratıp artık yeni bir şeyler yaratamayacağı ve bundan dolayı kudretinin sınırlı olduğuna dair inançlarının iptali olarak geçmektedir. İmam Cafer Sadık (a.s), “Yahudiler; Allah’ın eli bağlıdır dediler” (Maide/64) ayetini tefsir ederken buyurmuştur ki: “Yahudilerin kastı, Allah’ın onların işine karışmaması (tasarruf hakkını onlara vermesi) ve dünyada çoğalma ve eksilmenin olmaması idi. Allah, onları yalanlayarak buyurdu ki, “Söyledikleri söz sebebiyle onların eli bağlansın ve lanete uğrasınlar. Aksine Allah’ın eli açıktır, dilediği gibi verir.” (Maide/64) İmam daha sonra, “Allah dilediğini imha eder ve dilediğini sabit kılar. Ana kitap, O’nun yanındadır.” (Rad/39) ayetini delil olarak getirmiştir. (Tevhidi Saduk, 167. s.)
Yahudi itikadından etkilenen Mutezile fırkası da bu batıl inancı savunmaktaydı. Anlaşılacağı üzere İmamlar, hem Yahudilerin, hem Mutezile ve hem de Kaderiye fırkalarının sahip olduğu bu batıl inancın iptali için, Beda inancını yaymaya çalışmış ve bunun üzerinde önemle durmuşlardır.


 
Üst Alt