Çözüldü Sözleşmelerdeki Mahkemeler Yetkilidir İfadesine Rağmen Onaylamak, ve Demokratik Düzende Oy Kullanmak Neden Şirk?

Y Çevrimdışı

Yasin B

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
Çözüldü - Memurluk Sözleşmesinin Hükmü Nedir ? konuşulduğu üzere ... mahkemelerince yetkilidir ifadesinin bulunduğu sözleşmelere imza atmak caiz olmadığı Abdulmuizz Fida adlı hoca tarafından söylenmişti. Benim burada sormak istediğim soru şu orada belirtilen üzere kamu ile ilgili iş sözleşmesi durumunda o mahkemeleri kabul etmek caiz değilde neden su elektrik aboneliği vs caiz?
Eğer ki bunun zaruri ihtiyaç olmasından ötürü ise kime göre neye göre zaruri ihtiyaç?
Allah yağmur yağdırıyor açarsın kuyu doldurursun suyu oradan çekersin elektrikse zaten elektrik zaruri değil mum ışığını kullanırsın? ki illede zaruriyse güneş paneli kullanırsın. Doğalgazsa kullanmazsın kömür yakarsın? yani memuriyetin , ekmek kazanacağın yerin sözleşmesi zaruri olmuyorda alternatiflerle dolu su elektrik aboneliği vs neden zaruri oluyor?
Müslümanlar ilk dönemlerinde başta peygamberimiz olmak üzere türlü açlığa yokluğa göğüs germedi mi? Müsrikler keyif içerisinde yaşarken istediği zevki sefayı sürerken müslümanlar karınlarına taş bağlamadılar mı? neden keyif zevk içerisinde yaşamayı istemek bir zaruret oluyor? Bu mahkemelerin bu kuralını kabul etmeyi yasaklayan sizler bizzat reddetmeniz gerekmez mi?
buna karşın bu hocadan karşı cevap beklerim.

Bir başka soruya gelecek olursak oy kullanan kimselerin malının canının müslüman dahi olsa (ki onlara kalırsa müslüman değil kafirdir.) helal olması gibi düşünceye sahip kimselerin düşünce yapısı nasıl bir düşüncedir neyi dayanak alan bir düşüncedir? Nasıl olurda bir kulun yönetici belirlemesi o kulu kanı malı canı helal bir kafir yapar? Eğer ki mesele Allah'ın yönetimini kabul etmeyip (haşa) kula yetki vermek ise bir kimsenin kendisini yönetecek bir İNSAN seçmesi nasıl oluyorda yetkiyi Allah'tan alıp kula vermek olabiliyor? Eğer ki yönetimin, bir insanı yönetici olarak seçmenin dine aykırı bir düşünce olduğu düşünülüyorsa o halde BİZZAT PEYGAMBER EFENDİMİZ S.A.V. 'İN DAMADI OLAN
"Ben ilmin şehriyim, Ali ise onun kapısıdır."
"Ben kimin mevlası (dostu, yöneticisi) isem, Ali de onun mevlasıdır."
"Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki; o Allah'ı ve Resulü'nü sever, Allah ve Resulü de onu sever."
dediği HZ ALİ (r.a.) '' Hüküm Yalnızca Allah'ındır EY ALİ!'' diye bağıran haricilere karşı şu cevabı verdi?
"Söz, hak bir sözdür; ancak bununla bâtıl kastedilmektedir. (Kelimetu hakkın yurâdu bihâ'l-batıl). Evet, şüphesiz hüküm ancak Allah'ındır. Fakat bunlar (Hariciler), 'Allah'tan başka emir/yönetici olamaz' demek istiyorlar. Oysa insanların; ister iyi ister kötü olsun, aralarındaki işleri yürütecek, yolları güvenli kılacak, zayıfın hakkını güçlüden alacak ve haklıyı haksızdan ayıracak bir otoriteye (yöneticiye) kesinlikle ihtiyacı vardır."
Kanıt ve Kaynaklar:

  • Birinci Kaynak: Nehcü'l-Belâga (Hz. Ali'nin hutbelerinin ve mektuplarının derlendiği en temel eser), 40. Hutbe.
  • İkinci Kaynak: İmam Taberî, Tarih-i Taberî (Tarihü’l-Ümem ve’l-Mülûk), 5. Cilt (Sıffin Savaşı ve Haricilerle yaşanan Tahkim olayı bölümü).
BAKINIZ '' İSTER İYİ İSTER KÖTÜ OLSUN''! ("لَا بُدَّ لِلنَّاسِ مِنْ أَمِيرٍ بَرٍّ أَوْ فَاجِرٍ"(Lâ budde li'n-nâsi min emîrin berrin ev fâcir)) kısmına dikkat çekin!

ve ayrıyeten hüküm yalnızca Allah'ındır diyen haricilere karşı İbn Abbas (r.a.)
Sizler, (Hz. Ali'nin) Allah'ın dininde insanları hakem tayin etmesini ayıplıyorsunuz. Hâlbuki Allah Teâlâ ihramlıyken avlananlar hakkında şöyle buyurmuştur: (Maide Suresi 95. ayeti okur: '...İçinizden adil iki kişi bu konuda hakemlik yapsın.')
Yine Allah Teâlâ, karı-koca arasındaki anlaşmazlık için de şöyle buyurmuştur: (Nisa Suresi 35. ayeti okur: 'Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden de bir hakem gönderin.')
Şimdi size Allah adına soruyorum: İnsanların, Müslümanların kanının dökülmesini önlemek ve aralarını düzeltmek için hakemlik yapması mı daha öncelikli ve önemlidir; yoksa değeri çeyrek dirhem bile etmeyen bir av tavşanı ve bir karı-kocanın evlilik meselesi için hakemlik yapması mı daha önemlidir?"
(Hariciler bu mantık karşısında "Elbette Müslümanların kanını korumak için hakem tayin etmek daha önemlidir" demek zorunda kalmışlardır.)
Genişletmek için tıkla ...
Kanıt ve Kaynaklar:

  • Birinci Kaynak: Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, 1. Cilt, (İbn Abbas rivayetleri, Hadis No: 3187/342). (İslam literatüründe bu olayın en sağlam senetle aktarıldığı hadis/tarih kaynağıdır.)
  • İkinci Kaynak: Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ale's-Sahihayn, 2. Cilt, s. 150-152.
  • Üçüncü Kaynak: İmam Taberî, Tarih-i Taberî (Tarihü’l-Ümem ve’l-Mülûk), 5. Cilt (Haricilerle yapılan münazara bölümü).

bunlar peygamberimiz (s.a.v.) 'in damadı ve amcasının oğlu olan ibn abbas (r.a.) bu sözleri söylemektedirler.
Peki ya siz müslümanlara zulmetmeyen, onların ibadetlerine engel olmayan, ezanlar selaların yükseldiği bu toprakların vatandaşlarının oy kullanmasını kendilerine yönetici seçmesini bir DİNDEN ÇIKARAN EYLEM olarak görürsünüz? bu konudaki ana fikriniz nedir?


Yoksa bu mantıktan değil iseniz maksatınız ülkenin şeriat hükümleriyle yönetilmeyişinden kaynaklı durumdan mıdır? yani kabul ettiğiniz düşünce Şeriatla yönetilmeyen yerde yaşanmaz, onların kurallarına uymak şirktir düşüncesi midir?

Eğer ki öyle ise
İslam tarihinde Müslümanların Mekke'deki baskılardan kaçıp sığındıkları ilk yer Medine değil, Habeşistan'dır. Habeşistan, o dönemde Hristiyan bir krallıktı ve Hristiyan hukukuyla (İncil'e göre) yönetiliyordu. Kralın adı Necaşi idi.

  • Olayın Mantığı: Peygamberimiz, Müslümanlara "Orada tebaasına zulmetmeyen bir kral var. Allah size bir çıkış yolu gösterene kadar o Hristiyan ülkesine gidin" demiştir.
  • Yaşam ve Çalışma: Müslümanlar (aralarında Peygamberimizin kızı Rukiye ve damadı Hz. Osman da vardı) oraya gidip mülteci oldular. Orada ev kiraladılar, ticaret yaptılar, o Hristiyan devletin pazar kurallarına, yasalarına ve vergilerine tabi olarak tam 15 yıl yaşadılar.
  • Peygamberimiz Medine'ye hicret edip orada bir "İslam Devleti" kurduktan sonra bile, Habeşistan'daki Müslümanları hemen geri çağırmadı! Müslümanların bir kısmı Medine'de İslam hukukuyla yaşarken, diğer bir kısmı yıllarca Habeşistan'da Hristiyan hukuku altında çalışmaya ve yaşamaya devam etti. Ta ki Hayber'in fethine (Medine devletinin kuruluşundan 7 yıl sonrasına) kadar geri dönmediler.
  • Kanıt/Kaynak: İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye (İslam tarihinin en temel siyer kaynağı), 1. Cilt, Habeşistan'a Hicret bölümü.

2. Darül Küfür'de (Bizans ve Sasani'de) Ticaret Yapan Sahabeler​

İslamiyet geldikten sonra da Mekkeli ve Medineli Müslümanların temel geçim kaynağı uluslararası ticaretti. Sahabeler (Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Abdurrahman bin Avf gibi en önde gelenler) sürekli olarak Bizans'a (Şam bölgesi) ve Sasani İmparatorluğu'na (Yemen ve Irak bölgesi) ticaret kervanları düzenlediler.

  • Nasıl Çalışıyorlardı? Bu bölgeler tamamen "Tağut" (kendi tabirleriyle) diyarıydı. Bizans pazarında ticaret yapmak için Bizans'ın gümrük memurlarına vergi ödüyorlar, onların mahkemelerinin geçerli olduğu sözleşmelere imza atıyorlar ve üzerinde Hristiyan/Mecusi sembolleri olan Roma ve Pers paralarını kullanıyorlardı.
  • Peygamberimizin Tavrı: Peygamber Efendimiz hiçbir zaman "Bizans'ın gümrük kağıdına imza atmak şirktir, Roma parası kullanmak Tağut'a boyun eğmektir, oraya gidip çalışmayın" dememiştir. Aksine, dürüst tüccarları övmüştür.
  • Kanıt/Kaynak: Bu ticari seferler o kadar sabittir ki, İslam fıkhında Mudaraba (Emek-Sermaye ortaklığı) hukukunun temeli bu uluslararası kervanlara dayanır. (Kaynak: İmam Serahsî, el-Mebsût, Şirketler/Ticaret bölümü).
  • Eğer İslam hukuku (Şeriat) dışındaki bir devletin sistemine entegre olmak, orada yaşamak ve kurallarına uymak "şirk" olsaydı;
    1. Peygamberimiz kendi öz kızını Hristiyan yasalarıyla yönetilen bir ülkeye gönderir miydi?
    2. Medine'de kendi devletini kurduğu an onlara "Derhal Darül Küfür'ü terk edin, Tağut'un gölgesinden çıkın" demez miydi? (Demedi, yıllarca orada kaldılar).

O halde bizzat peygamber efendimizin bu tutumlarına karşılık ne cevap vereceksiniz?

Dönüp dolaşıp gene aynı konuya getireceğim. .... Mahkemeleri yetkilidir sözünün kabulun size göre caiz olmayışı kesin bir şekilde yasak oluşu veya sizin dışınızdaki daha ağır selefilerin direk insanı kafir yapar düşüncelerinin şu olayla bir daha düşünelim.

Habeşistan'daki "İade Mahkemesi" Olayı​

Daha önce konuştuğumuz Habeşistan (Etiyopya) hicretinde, Müslümanlar oraya sığındıktan kısa bir süre sonra çok büyük bir diplomatik ve hukuki kriz patlak verir.

Mekkeli müşrikler, Müslüman mültecileri geri getirmek için (iade edilmeleri talebiyle) dönemin en kurnaz diplomatlarından Amr bin As'ı, Hristiyan kral Necaşi'ye elçi olarak gönderirler. Amr bin As, krala ve onun piskoposlarına rüşvetler vererek "Bu adamlar suçludur, yasalarımızı çiğnediler, bize iade edin" diyerek bir nevi iade davası açar.

Müslümanların "Tağut'un Mahkemesinde" Yargılanması:Kral Necaşi, Müslümanları kraliyet mahkemesine (divana) çağırır. Müslümanların sözcüsü olarak Hz. Ali'nin öz abisi Cafer bin Ebu Talib öne çıkar.

  • Radikal Mantığa Göre Ne Olmalıydı? O günkü forumcuların mantığına göre Hz. Cafer'in şunu demesi lazımdı: "Biz senin Hristiyan mahkemeni, haçlı tahtını ve yasalarını tanımıyoruz! Hüküm yalnızca Allah'ındır, sen bir Tağut'sun, bizim hakkımızda karar veremezsin!"
  • Gerçekte Ne Oldu? Hz. Cafer son derece saygılı bir diplomatik dille Necaşi'nin yargı yetkisini kabul etti. Kralın huzurunda, Hristiyan mahkemesinin kuralları çerçevesinde şahane bir savunma yaptı. Kendi inançlarını ve neden sığındıklarını anlattı.
  • Hüküm (Karar): Kral Necaşi, iki tarafı da dinledikten sonra kendi krallık yasaları ve yetkisi çerçevesinde kararını verdi: "Gidin, bu insanları size teslim etmeyeceğim."
Kanıt ve Kaynak: İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, 1. Cilt (Habeşistan'a Hicret ve Necaşi'nin huzurundaki savunma bölümü)


Sizden cevap bekliyorum
 
Abdulmuizz Fida Çevrimiçi

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
Kardeşim, normalde farklı farklı sorular için ayrı ayrı konular açarak sorman gerekir. Fakat bu seferlik özel bir durum diyerek tek mesajda cevablamaya çalışacağım. İlk sorun;
Çözüldü - Memurluk Sözleşmesinin Hükmü Nedir ?
konuşulduğu üzere ... mahkemelerince yetkilidir ifadesinin bulunduğu sözleşmelere imza atmak caiz olmadığı Abdulmuizz Fida adlı hoca tarafından söylenmişti. Benim burada sormak istediğim soru şu orada belirtilen üzere kamu ile ilgili iş sözleşmesi durumunda o mahkemeleri kabul etmek caiz değilde neden su elektrik aboneliği vs caiz? Eğer ki bunun zaruri ihtiyaç olmasından ötürü ise kime göre neye göre zaruri ihtiyaç?
Allah yağmur yağdırıyor açarsın kuyu doldurursun suyu oradan çekersin elektrikse zaten elektrik zaruri değil mum ışığını kullanırsın? ki illede zaruriyse güneş paneli kullanırsın. Doğalgazsa kullanmazsın kömür yakarsın? yani memuriyetin , ekmek kazanacağın yerin sözleşmesi zaruri olmuyorda alternatiflerle dolu su elektrik aboneliği vs neden zaruri oluyor?
Müslümanlar ilk dönemlerinde başta peygamberimiz olmak üzere türlü açlığa yokluğa göğüs germedi mi? Müsrikler keyif içerisinde yaşarken istediği zevki sefayı sürerken müslümanlar karınlarına taş bağlamadılar mı? neden keyif zevk içerisinde yaşamayı istemek bir zaruret oluyor? Bu mahkemelerin bu kuralını kabul etmeyi yasaklayan sizler bizzat reddetmeniz gerekmez mi?
buna karşın bu hocadan karşı cevap beklerim.
Evvela linkteki cevabın mantığını doğru anlamak gerekir. Çünkü itirazının önemli kısmı, aslında "zarûret" kavramının sınırını sorguluyor. İlgili konularda yaptığım ayırım özetle şudur:
Aslen bu tür sözleşmelerdeki "mahkemeler yetkilidir" ifadeleri problemli görülmektedir.
Ancak bazı şeyler insanların normal hayatlarını sürdürebilmeleri için yaygın ve kaçınılması çok zor ihtiyaçlar haline gelmiştir.
Memuriyet ise aynı seviyede zorunlu görülmemiştir; çünkü rızık kazanmanın başka yolları vardır.
Demişsin ki;

"Suya kuyu açarım, elektriğe güneş paneli kullanırım, doğalgaza kömür yakarım. Bunların da alternatifi var. O halde neden bunlar zaruret sayılıyor da memurluk sayılmıyor?"

Kardeşim, Zarûret ile alternatif bulunması aynı şey değildir
Fıkıhta bir şeyin zarûret veya ihtiyaç sayılması için alternatifinin teorik olarak bulunmaması şart değildir.
Mesela susayan bir insan için Şebeke suyu yerine kuyu açmak mümkündür fakat herkesin kuyu açabilecek arazisi yoktur. Şehirde yaşayan milyonlarca insanın bunu yapması fiilen mümkün değildir.
Aynı şekilde "Elektrik yerine mum kullan" denilebilir. Ancak günümüzde hastaneler, iletişim, eğitim, güvenlik, ticaret ve temel hayat düzeni büyük ölçüde elektrik üzerine kuruludur. Yani fıkıhta değerlendirme sadece "Acaba teorik alternatif var mı?" sorusu değildir. Asıl soru "İnsanların geneli için mâkul ve uygulanabilir bir alternatif var mı?" sorusudur.

Zarûret ile Hâcet farklıdır
Fıkıhta meşhur kaidedir;
الحاجَةُ تَنزِلُ مَنزِلَةَ الضَّرُورَةِ عَامَّةً كَانَتْ أَوْ خَاصَّةً = "Genel veya özel ihtiyaç, bazen zarûret hükmüne indirilir."
Yani mesele sadece "ölür mü kalır mı?" ölçüsü değildir.
Hayatı ciddi şekilde zorlaştıran yaygın ihtiyaçlar da bazı ruhsatlara sebeb olabilir. Bu yüzden birçok fıkıh kitabında yolculuk, kiralama, sanayi, kamu hizmetleri doğrudan ölüm-kalım meselesi olmadığı halde ihtiyaç kapsamında değerlendirilmiştir.

Konudaki kıyasımız farklıdır;
Çünkü Oradaki cevabımı dikkatle okunursan "Su-elektrik sözleşmesi kesin zarurettir" demiyoruz, bilakis: "Başka yol yoksa" ifadesini kullanmışız!

Yani mantığım; İnsan gerçekten başka çare bulamıyorsa, O hizmete ulaşmanın başka yolu yoksa, ruhsat konuşulabilir.

Fakat memurluk için Ticaret, işçilik mümkündür. Hatta serbest meslek veya başka işler yapılabilmesi de mümkündür. Bu sebeble iki farklı meselede aynı seviyede bir mecburiyet görülmemektedir.

Dolayısıyla cevab "Su-elektrik alternatifsizdir, memurluk alternatifsiz değildir" değil; "Normal şartlarda su-elektrik hizmetine ulaşmak için başka pratik yol bulunmazken, rızık kazanmanın çok sayıda yolu vardır" şeklindedir.

Sahabe açlık çekti, aç kaldı, biz de elektriksiz yaşayalım" diye kendine delil alman ise haliyle mantıklı bir çıkış, itiraz değildir.
Bu şekilde mantık yürütülürse araba kullanılmamalı, telefon , internet , buzdolabı vs. kullanılmamalı sonucuna kadar gidilebilir. Çünkü sahabede bunlar yoktu.
İslam'ın emri "Mutlaka en zor hayatı seçin" değildir. Aksine İslam'ın emri "Haramdan kaçının." şeklindedir. Eğer bir şey helal yolla elde ediliyorsa, sırf sahabe daha zor şartlarda yaşadı diye onu terk etmek gerekmez.


Hukuki açıdan başka bir yaklaşım da vardır. Bu konuda bazı kimseler ayrıca şu itirazı yapmaktadır:
Sözleşmelerde geçen "Şu mahkemeler yetkilidir" ifadesi, mahkemelerin meşruiyetini kalben kabul etmek anlamına değil; uyuşmazlık çıkarsa hangi mahkemenin görevli olacağını belirten teknik bir hukuk terimine işaret eder. Bu yaklaşımın ayrıntıları daha önce sitemizde üyelerimiz dile getirilmişti.

Bu yoruma göre zaten sözleşmeye imza atmak, başlı başına o mahkemelerin hüküm koyma hakkını itikaden benimsemek anlamına gelmez. Dolayısıyla meselede baştan farklı içtihatlar ve farklı değerlendirmeler bulunmaktadır.

Hulâsatu'l kavl; "Su-elektrik aboneliğine verilen ruhsatın sebebi konfor arayışı değil; insanların genel hayat düzeninde bunlara ulaşmanın çoğu zaman başka makul yolunun bulunmaması olarak değerlendirilmektedir. Memuriyet ise rızık kazanmanın tek yolu görülmediği için aynı kategoriye konulmamaktadır. Bu nedenle bizim indimizde iki mesele aynı kabul edilmemektedir"
***

Bir başka soruya gelecek olursak oy kullanan kimselerin malının canının müslüman dahi olsa (ki onlara kalırsa müslüman değil kafirdir.) helal olması gibi düşünceye sahip kimselerin düşünce yapısı nasıl bir düşüncedir neyi dayanak alan bir düşüncedir? Nasıl olurda bir kulun yönetici belirlemesi o kulu kanı malı canı helal bir kafir yapar? Eğer ki mesele Allah'ın yönetimini kabul etmeyip (haşa) kula yetki vermek ise bir kimsenin kendisini yönetecek bir İNSAN seçmesi nasıl oluyorda yetkiyi Allah'tan alıp kula vermek olabiliyor? Eğer ki yönetimin, bir insanı yönetici olarak seçmenin dine aykırı bir düşünce olduğu düşünülüyorsa o halde BİZZAT PEYGAMBER EFENDİMİZ S.A.V. 'İN DAMADI OLAN
"Ben kimin mevlası (dostu, yöneticisi) isem, Ali de onun mevlasıdır."
"Ben ilmin şehriyim, Ali ise onun kapısıdır."
"Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki; o Allah'ı ve Resulü'nü sever, Allah ve Resulü de onu sever."
dediği HZ ALİ (r.a.) '' Hüküm Yalnızca Allah'ındır EY ALİ!'' diye bağıran haricilere karşı şu cevabı verdi?
"Söz, hak bir sözdür; ancak bununla bâtıl kastedilmektedir. (Kelimetu hakkın yurâdu bihâ'l-batıl). Evet, şüphesiz hüküm ancak Allah'ındır. Fakat bunlar (Hariciler), 'Allah'tan başka emir/yönetici olamaz' demek istiyorlar. Oysa insanların; ister iyi ister kötü olsun, aralarındaki işleri yürütecek, yolları güvenli kılacak, zayıfın hakkını güçlüden alacak ve haklıyı haksızdan ayıracak bir otoriteye (yöneticiye) kesinlikle ihtiyacı vardır."
Kanıt ve Kaynaklar:

  • Birinci Kaynak: Nehcü'l-Belâga (Hz. Ali'nin hutbelerinin ve mektuplarının derlendiği en temel eser), 40. Hutbe.
  • İkinci Kaynak: İmam Taberî, Tarih-i Taberî (Tarihü’l-Ümem ve’l-Mülûk), 5. Cilt (Sıffin Savaşı ve Haricilerle yaşanan Tahkim olayı bölümü).
BAKINIZ '' İSTER İYİ İSTER KÖTÜ OLSUN''! ("لَا بُدَّ لِلنَّاسِ مِنْ أَمِيرٍ بَرٍّ أَوْ فَاجِرٍ"(Lâ budde li'n-nâsi min emîrin berrin ev fâcir)) kısmına dikkat çekin!
ve ayrıyeten hüküm yalnızca Allah'ındır diyen haricilere karşı İbn Abbas (r.a.)
Sizler, (Hz. Ali'nin) Allah'ın dininde insanları hakem tayin etmesini ayıplıyorsunuz. Hâlbuki Allah Teâlâ ihramlıyken avlananlar hakkında şöyle buyurmuştur: (Maide Suresi 95. ayeti okur: '...İçinizden adil iki kişi bu konuda hakemlik yapsın.')
Yine Allah Teâlâ, karı-koca arasındaki anlaşmazlık için de şöyle buyurmuştur: (Nisa Suresi 35. ayeti okur: 'Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden de bir hakem gönderin.')
Şimdi size Allah adına soruyorum: İnsanların, Müslümanların kanının dökülmesini önlemek ve aralarını düzeltmek için hakemlik yapması mı daha öncelikli ve önemlidir; yoksa değeri çeyrek dirhem bile etmeyen bir av tavşanı ve bir karı-kocanın evlilik meselesi için hakemlik yapması mı daha önemlidir?"
(Hariciler bu mantık karşısında "Elbette Müslümanların kanını korumak için hakem tayin etmek daha önemlidir" demek zorunda kalmışlardır.)
Kanıt ve Kaynaklar:

  • Birinci Kaynak: Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, 1. Cilt, (İbn Abbas rivayetleri, Hadis No: 3187/342). (İslam literatüründe bu olayın en sağlam senetle aktarıldığı hadis/tarih kaynağıdır.)
  • İkinci Kaynak: Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ale's-Sahihayn, 2. Cilt, s. 150-152.
  • Üçüncü Kaynak: İmam Taberî, Tarih-i Taberî (Tarihü’l-Ümem ve’l-Mülûk), 5. Cilt (Haricilerle yapılan münazara bölümü).
bunlar peygamberimiz (s.a.v.) 'in damadı ve amcasının oğlu olan ibn abbas (r.a.) bu sözleri söylemektedirler.
Peki ya siz müslümanlara zulmetmeyen, onların ibadetlerine engel olmayan, ezanlar selaların yükseldiği bu toprakların vatandaşlarının oy kullanmasını kendilerine yönetici seçmesini bir DİNDEN ÇIKARAN EYLEM olarak görürsünüz? bu konudaki ana fikriniz nedir?

Yoksa bu mantıktan değil iseniz maksatınız ülkenin şeriat hükümleriyle yönetilmeyişinden kaynaklı durumdan mıdır? yani kabul ettiğiniz düşünce Şeriatla yönetilmeyen yerde yaşanmaz, onların kurallarına uymak şirktir düşüncesi midir?

Eğer ki öyle ise
İslam tarihinde Müslümanların Mekke'deki baskılardan kaçıp sığındıkları ilk yer Medine değil, Habeşistan'dır. Habeşistan, o dönemde Hristiyan bir krallıktı ve Hristiyan hukukuyla (İncil'e göre) yönetiliyordu. Kralın adı Necaşi idi.

  • Olayın Mantığı: Peygamberimiz, Müslümanlara "Orada tebaasına zulmetmeyen bir kral var. Allah size bir çıkış yolu gösterene kadar o Hristiyan ülkesine gidin" demiştir.
  • Yaşam ve Çalışma: Müslümanlar (aralarında Peygamberimizin kızı Rukiye ve damadı Hz. Osman da vardı) oraya gidip mülteci oldular. Orada ev kiraladılar, ticaret yaptılar, o Hristiyan devletin pazar kurallarına, yasalarına ve vergilerine tabi olarak tam 15 yıl yaşadılar.
  • Peygamberimiz Medine'ye hicret edip orada bir "İslam Devleti" kurduktan sonra bile, Habeşistan'daki Müslümanları hemen geri çağırmadı! Müslümanların bir kısmı Medine'de İslam hukukuyla yaşarken, diğer bir kısmı yıllarca Habeşistan'da Hristiyan hukuku altında çalışmaya ve yaşamaya devam etti. Ta ki Hayber'in fethine (Medine devletinin kuruluşundan 7 yıl sonrasına) kadar geri dönmediler.
  • Kanıt/Kaynak: İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye (İslam tarihinin en temel siyer kaynağı), 1. Cilt, Habeşistan'a Hicret bölümü.

2. Darül Küfür'de (Bizans ve Sasani'de) Ticaret Yapan Sahabeler​

İslamiyet geldikten sonra da Mekkeli ve Medineli Müslümanların temel geçim kaynağı uluslararası ticaretti. Sahabeler (Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Abdurrahman bin Avf gibi en önde gelenler) sürekli olarak Bizans'a (Şam bölgesi) ve Sasani İmparatorluğu'na (Yemen ve Irak bölgesi) ticaret kervanları düzenlediler.
  • Nasıl Çalışıyorlardı? Bu bölgeler tamamen "Tağut" (kendi tabirleriyle) diyarıydı. Bizans pazarında ticaret yapmak için Bizans'ın gümrük memurlarına vergi ödüyorlar, onların mahkemelerinin geçerli olduğu sözleşmelere imza atıyorlar ve üzerinde Hristiyan/Mecusi sembolleri olan Roma ve Pers paralarını kullanıyorlardı.
  • Peygamberimizin Tavrı: Peygamber Efendimiz hiçbir zaman "Bizans'ın gümrük kağıdına imza atmak şirktir, Roma parası kullanmak Tağut'a boyun eğmektir, oraya gidip çalışmayın" dememiştir. Aksine, dürüst tüccarları övmüştür.
  • Kanıt/Kaynak: Bu ticari seferler o kadar sabittir ki, İslam fıkhında Mudaraba (Emek-Sermaye ortaklığı) hukukunun temeli bu uluslararası kervanlara dayanır. (Kaynak: İmam Serahsî, el-Mebsût, Şirketler/Ticaret bölümü).
  • Eğer İslam hukuku (Şeriat) dışındaki bir devletin sistemine entegre olmak, orada yaşamak ve kurallarına uymak "şirk" olsaydı;
    1. Peygamberimiz kendi öz kızını Hristiyan yasalarıyla yönetilen bir ülkeye gönderir miydi?
    2. Medine'de kendi devletini kurduğu an onlara "Derhal Darül Küfür'ü terk edin, Tağut'un gölgesinden çıkın" demez miydi? (Demedi, yıllarca orada kaldılar).
O halde bizzat peygamber efendimizin bu tutumlarına karşılık ne cevap vereceksiniz?

Dönüp dolaşıp gene aynı konuya getireceğim. .... Mahkemeleri yetkilidir sözünün kabulun size göre caiz olmayışı kesin bir şekilde yasak oluşu veya sizin dışınızdaki daha ağır selefilerin direk insanı kafir yapar düşüncelerinin şu olayla bir daha düşünelim.
Habeşistan'daki "İade Mahkemesi" Olayı
Daha önce konuştuğumuz Habeşistan (Etiyopya) hicretinde, Müslümanlar oraya sığındıktan kısa bir süre sonra çok büyük bir diplomatik ve hukuki kriz patlak verir.

Mekkeli müşrikler, Müslüman mültecileri geri getirmek için (iade edilmeleri talebiyle) dönemin en kurnaz diplomatlarından Amr bin As'ı, Hristiyan kral Necaşi'ye elçi olarak gönderirler. Amr bin As, krala ve onun piskoposlarına rüşvetler vererek "Bu adamlar suçludur, yasalarımızı çiğnediler, bize iade edin" diyerek bir nevi iade davası açar.

Müslümanların "Tağut'un Mahkemesinde" Yargılanması: Kral Necaşi, Müslümanları kraliyet mahkemesine (divana) çağırır. Müslümanların sözcüsü olarak Hz. Ali'nin öz abisi Cafer bin Ebu Talib öne çıkar.

  • Radikal Mantığa Göre Ne Olmalıydı? O günkü forumcuların mantığına göre Hz. Cafer'in şunu demesi lazımdı: "Biz senin Hristiyan mahkemeni, haçlı tahtını ve yasalarını tanımıyoruz! Hüküm yalnızca Allah'ındır, sen bir Tağut'sun, bizim hakkımızda karar veremezsin!"
  • Gerçekte Ne Oldu? Hz. Cafer son derece saygılı bir diplomatik dille Necaşi'nin yargı yetkisini kabul etti. Kralın huzurunda, Hristiyan mahkemesinin kuralları çerçevesinde şahane bir savunma yaptı. Kendi inançlarını ve neden sığındıklarını anlattı.
  • Hüküm (Karar): Kral Necaşi, iki tarafı da dinledikten sonra kendi krallık yasaları ve yetkisi çerçevesinde kararını verdi: "Gidin, bu insanları size teslim etmeyeceğim."
Kanıt ve Kaynak: İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, 1. Cilt (Habeşistan'a Hicret ve Necaşi'nin huzurundaki savunma bölümü)

Sizden cevap bekliyorum
Kardeşim, şu ibretlik yazından Demokratik rejimlerde Oy kullanmanın neden küfür / şirk olduğu hakkında meseleden bîhabersin mâlesef. Bununla birlikte oy kullanan herkes kâfir olur da demiyoruz.
İnşeAllah meselelere değinmeye çalışacağım. Evvela mûminler için hüküm koyma hakkı Allah'ındır (Yusuf 40). Ve Allah'ın hüküm verdiği bir meselede muhalif hüküm vererek Allah'ın haram dediğim bir meseleyi helal /serbest kılan ya da helal / serbest dediği bir meseleyi yasak / haram kılarak Allah'ın kullarına tatbik için kanun çıkartmak küfürdür. Çünkü "... Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir." (Maide 44)
"Yoksa Onların, Allah'ın izin vermediği bir dini kendilerine yasallaştıran ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi." (Şûra 21)
Yani mesele senin dediğin gibi sıradan bir yönetici seçme işi değil, kendisine uyulması gereken kanunların Allah'ın kanunu mu yoksa tuvalette 3 büklüm olanların çıkardığı beşeri ve hatalı kanunlara itaat ve kulluk mu?
"
Allah’ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini, özellikle Meryem oğlu Mesîh’i Rabb edindiler. Oysa tek bir İlah'a ibadet/kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka İlah yoktur; O yüceler yücesidir, Onların yakıştırdıkları eş ve ortaklardan bütünüyle uzaktır." (Tevbe 31)

Üstte bahsettiğin sorduğun tüm meseleleri aşağıdaki konularda cevabını bulacaksındır. Rabb'imden hakkı ve hakka tâbi olmayı isteyin kardeşim.
 
Geri
Üst Ana Sayfa Alt