Voice of Ibn Taymiyyah Çevrimdışı

Voice of Ibn Taymiyyah

Voice of Ibn Taymiyyah
İslam-TR Üyesi
Hamd, gökleri ve yeri hak üzere kuran, kullarından ibadeti yalnız Kendisine tahsis etmelerini isteyen, tevhidi ikame edip şirki kökünden kazımayı farz kılan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, tevhid kılıcını putların tepesinde şakırtan, bâtılın kalbini yaran, hüccetleriyle müşrikleri zelil eden Muhammed b. Abdullah’a, âline ve ashâbına olsun.


Amma ba‘d: Şüphesiz ki bu ümmet üzerine çöken en yıkıcı fitnelerden biri, dua ve istiânenin kapısından sızan şirk karanlığıdır. Kalplerin, yalnız Allah’a tahsis edilmesi gereken ubûdiyyeti terk edip; kabirlerin, taş yığınlarının, kemik yığınlarının önünde eğrilmesi; ölülerden mağfiret, rızık, zafer ve medet dilenmesi… İşte bu, tevhidin kalbine saplanan zehirli bir hançerdir. Kur’ân’ın “iyyâke na‘budu ve iyyâke nesta‘în” diye yükselen feryadına rağmen; mahlûka yönelen her avuç, sahibini felâkete sürükleyen bir kırılmışlıktır.


Bu hâl, cahillik libasına bürünse bile hakikatte müşrik kavimlerin bataklığına açılan bir kapıdır. Zira kim, hak kendisine açıklanmışken Resûl’ün getirdiğine muhalefette ısrar ederse, onun adı Allah katında tektir: müşrik! Ve kim, kabirleri mescid edinenlerin yoluna övgüyle bakarsa, o Resûlullah’ın lanetlediği途 üzeredir.


Bu risale, dua ve istiânenin hakikatini beyan ederek tevhidin surlarını tekrar ayağa kaldırmak ve kabirperestliğin kuruntularını kül etmek için kaleme alınmıştır. Hakkı hak yüzüyle gösterecek, bâtılı ise karanlık kökleriyle söküp atacaktır. Zira tevhid, yumuşak bir rüzgâr değil; putları devirmek için esen bir kasırgadır.


Allah Teâlâ’dan dileğimiz, bu çalışmayı haktan yüz çevirenlere karşı bir hüccet, tevhid ehline ise bir nur kılması; şirk karanlığını paramparça ederek kalpleri kavi kılmasıdır. O, izzetin sahibidir; O’nun izni olmadan hiçbir bâtıl ayakta duramaz.

Ibn Taymiyyah.jpg



İbn-i Teymiyye Rahimehullah;


Ve onlar arasından, ölüden Allah’tan istenmesi gereken şeyleri isteyenler vardır. Öyle ki şöyle derler: “Beni bağışla, bana yardım et, bana rızık ver, düşmanımı kahret” ve benzeri. Tıpkı namaz kılanın Allah Teâlâ’ya söylediği gibi: “Beni bağışla, bana rahmet et.”
Bu tür sözlerin ve benzerlerinin, İslâm’ın apaçık olarak bilinen esaslarına aykırı olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bunlar, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in getirdiği dine muhâliftir. Bilakis bunlar, müşriklerin, Allah ve Resûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in himayesinde olan tevhidi bozarak işledikleri şirktir.


Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e savaş açan müşrikler, şirk üzere öldürülmüştür. Onların ashabı içinde ─ki onlar cahildiler, hüccet kendilerine kurulmamıştı─ yine de mazeretli sayılmamışlardır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:


“Biz bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.” (İsrâ 15)


Eğer onlar, dünya ve ahiret azabından kendilerini koruyacak bir mazerete sahip olsalardı, Allah Teâlâ onların bu mazereti sebebiyle azaplarını kaldırırdı.
Allah Teâlâ buyurmuştur:


“Allah’a, sizi korkutmak için öldürmediğiniz şeyleri ortak koşmayın.” (Bakara 22)


Hadiste de şöyle gelmiştir:


“Bu ümmette şirk, karıncanın ayak sesinden daha gizlidir.”




Ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e iman ettiklerini söyleyen kimselerden biri, kendisine sunulan hüccetle gerçeği apaçık öğrendiğinde, artık açıkça sabit olan bir şeyi reddetmiş olmaz. Bu durumda o, Allah’a tövbe eder, İslâmını yeniler, böylece de İslâm ile tevbe arasındaki fark ortaya çıkar:
Kişi küfürden döndüğü için değil, şirk işlediği için tövbe eder.


Sahâbe ve tâbiîn arasında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in veya başka bir kimsenin kabri için ziyarette bulunup ona yönelerek Allah’tan başkasına dua etmeyi meşru gören hiç kimse yoktur. Onlardan hiçbirinin böyle bir şey yaptığı ya da başkasına böyle bir şey emrettiği bilinmemektedir.


Müellif rahimehullah burada tevhidin özüne saplanan en sinsi sapmayı açığa çıkarır: duanın Allah’tan başkasına yönelmesi. Zira dua, ubûdiyyetin direği, kulluğun özüdür; kalbin Allah’a bağlanma noktasında attığı ilk ve son adımdır. Bu sebeple ölüden “bağışla, yardım et, rızık ver, beni kurtar” diye isteyen kimse, gerçekte kabirde sessizce yatan bir cesede ilâhî hakları takdim ederek tevhidin omurgasını kırar. Bu fiil, adları değişmiş olsa da mahiyette önceki müşriklerin tuttuğu yoldur; onlar da putları “yaklaştırsın, fayda versin, şefaat etsin” diye çağırıyorlardı. Müellif, bu benzerliğin rastgele olmadığını; dua ibadetini Allah’tan başkasına yöneltmenin tevhidin temelini yıkan bir şirk olduğunu haykırır.


Hüccet kendisine kurulmuş, hak apaçık tebliğ edilmiş kimse için artık mazeret yoktur. Tevbe ettiğinde bu tevbe küfürden İslâm’a giriş değil, işlediği şirkten arınma tevbesidir. Bu ayrım, müellifin vurguladığı üzere, tevhid kapısını şirk karanlığından temizleyen kritik çizgidir. Nitekim Allah’ın “Biz bir peygamber göndermedikçe azap etmeyiz” ayeti, hakkı bilen fakat yüz çevirenin artık bahanesinin kalmadığını ilan eder.


Müellif, sahabe ve tâbiînin yolunu hatırlatarak konuyu mühürler: Onlardan hiçbiri Peygamber’in kabrine yönelip ondan dua talep etmemiş, başkasına da böyle bir şeyi tavsiye etmemiştir. Çünkü onlar biliyorlardı ki işiten, gören, dileyeni cevaplayan yalnız el-Hayy el-Kayyûmdur. Kabre yönelmek ise şeytanın ümmet içinde üflediği en gizli şirk kıvılcımıdır. Müellif bu açıklamayla dua ibadetini şirk tortularından arındırır ve sarsılmaz bir tevhid mihveri çizer.
 
Geri
Üst Ana Sayfa Alt