Varlığın ve aklın Allah'a delil oluşu

ibni kayyım

Yeni Üye
Üye
Amacımız, yaratıkların yaratıcıya muhtaç olmalarının, O'na delil ve tanık bulunmalarının Allah'ın verdiği fıtri bir şey olduğunu göstermektir. Aynı şekilde onları, kâinattaki bu deliller olmadan da kendi varlığını ikrar edecekleri bir fıtratta yaratmıştır. Nitekim bu konuda yer yer ayrıntılı bilgi verdik. Kâinattaki (kevnî) delillerin O'nun varlığına kanıt olması ile şumûlî ve temsilî kıyasın (Kıyas ve türleri hakkında daha geniş bilgi için bakınız; Keşşaf Istılâhat el-Fünûn, 2/1343) delil olması arasındaki farkı açıkladık. Akla ve kanıta dayalı kıyas, ister mantık şekillerinde olduğu gibi şümul lafzıyla, isterse de temsil lafzıyla gelmiş olsun, aynıdır. Câmi'in, hükmün illeti demek olduğunu ve illet (sebeb)in bulunduğu yerde hükmün (sonuç) de bulunacağını açıkladık. Başka yerlerde bunu kıyasçıların metodları doğrultusunda geniş olarak anlattık.


Gerçek şudur: Sonradan var edileni bilmek, var edenin varlığını bilmeyi zorunlu kılar ki bu yaratılıştan gelen ve cüz'î muayyinâtta zarurî olan bir bilgidir. Bu bilgi külli kazıyyedekinden daha açık-seçiktir. Çünkü tümeller, ancak tikellerin varlık âleminde yerleşmesinden sonra akılda meydana gelirler. Kelâmcı ve felsefecilerin birçoğunun görüşlerinin esasını teşkil eden tümel önermelerin hepsi böyledir. Meselâ, bütün parçasından daha büyüktür; iki zıt bir araya gelmez ve ikisi birden ortadan kalkmaz, başka bir şeye eşit olan iki şey birbirine eşittir v.s. gibi. Doğrusu insan bir bütünü düşündüğünde, onun parçasından daha büyük olduğunu zaten bilir. İsterse o anda tümel önerme diye bir şey bilmesin. Meselâ insan, vücudunun organlarından büyük olduğunu, dirhemin daha küçük birimlerinden, şehrin mahallelerinden, dağın kayalarından büyük olduğunu bilir. İki zıt mes'elesi de böyledir ki onlar da varlıkla yokluktur. Çünkü kul herhangi bir şeyin varlığını ve yokluğunu düşündüğü zaman, aynı anda hem var, hem yok olamayacağını bilir. O bu hükme cüz'î belirlenmişlerle varır. İsterse tümel önerme o anda aklında olmasın. Benzeri şeyler de böyledir.
Tümel kıyasın yararı muayyen olmayıp mutlak bulunduğuna göre, asıl gerekli olan şey, yaratıcının âyetler yoluyla isbât edilmesidir. Nitekim Kur'an bunu getirmiş; Allah, kullarını bu fıtrat üzere yaratmıştır. Kıyas yolu her ne kadar doğru ise de yararı tam değildir. Eğer Kur'an, ilâhiyyattan söz eden âyetlerde kıyasa başvurduysa, ortaklığa delâlet eden kıyas yerine evlâ kıyası kullanmıştır. Doğrusu kemal ile uzaktan yakından ilgisi olmayan ve herhangi bir yaratığın kendinden uzak tutulması gereken ayıp ve noksanlıklardan tenzih edilmeye, yüce yaratıcı daha lâyıktır. Elbette ki, Yaratıcı, dirilik, ilim, kudret gibi, kendilerinde noksanlık olmayan ve yaratıklara verilen bu sıfatlara, yarattıklarından daha lâyıktır. O halde yaratıkların hepsi yaratıcıya işarettir. O'na delildir. Âyetle kıyas arasında bir fark var. Şöyle ki; âyet, gösterdiği ve işareti olduğu şeyin bizzat kendine delâlet eder. O halde her yaratık delildir ve yaratıcının bizzat kendisine işaret olma durumundadır. Nitekim bunu, yeri geldikçe uzun uzun anlattık.


Üstelik insan fıtratı yaratıcısını, bu âyetler olmadan da tanır, kabul eder. Çünkü o, bu özellikte yaratılmıştır. Eğer bu âyetler olmadan yaratıcısını tanıyamaz bir nitelikte olsaydı, onların yaratıcıya işaret eden âyetler olduğunu da bilemezdi. Çünkü onların yaratıcıyı gösteren birer âyet ve işaret olması, ismin ismi taşıyan varlığı (müsemmâ) göstermesi gibidir. İşaretten önce bu işaretin gösterdiği varlığın (müsemmânın) zihinde belirlenmiş, algılanmış ve ismin ona ait olduğunun bilinmiş olması gerekir. (Temel yapmada kullandığımız sert cisim müsemmâ, ismi İse taştır. Biz taş isminin bu cisme ait olduğunu bilir ve taş denince T-A-Ş harflerini değil, cismi düşünürüz)
Aynı şekilde bir şeyin başka bir şeye işaret etmesi, işaret edilen şeyin zihinde tasavvur edilmesini ve bu delilin ondan ayrılmaz olmasının bilinmesini gerektirir. Demek ki delilin, delâlet ettiği şeyden ayrılmaz olduğunu bilmek kaçınılmaz bir şeydir. Eğer delil getirilmiş şey zihinde belirlenmemişse ve akılda mevcûd değilse onun delil getirildiği şeye işaret ettiği bilinemez. Nitekim «tamlama»yı bilmek için, «tamlayan» ve «tamlanan»ı bilmek gerekiyor. Fakat insan bazan tamlamayı ve onun bir delil olduğunu (tamlayan ve tamlananı ifade ettiğini) bilmeyebilir. Eğer tamlamayı öğrenirse, o zaman tamlayan ve tamlana’nın ne demek olduğunu bilir ve bunların birbirinden ayrılmaz olduklarını anlar. ( Konuyu daha iyi anlamak için şöyle bir konuşma yapalım. — Körpenek nedir? —...? — Görüldüğü gibi kelime bize birşey anlatmamaktadır. Bu bir şeyin ismi olsaydı ve biz o şeyi daha Önce görmüş, tanımış olsaydık, körpenek o şeye delâlet edebilir, onun delili olabilirdi.
Şimdi başka bir soru soralım. — Temel yapmak için kullanılan, çekiçle kırılan sert... — Taş! — Sözümü kestiniz, niçin? Zihninizde taş sureti, taş kavramı olduğu için. Ve bu ikisi birbirinden ayrılmaz. Taş deyince o cisim akla gelir, aklınızdaki o cismi anlatmak için de taş dersiniz. Aynı şekilde insanda yaratıcı fikri olmadan - ki vardır - yaratıkların O'na delil olması mümkün değildir. Allah, fıtratlara bu inancı vermiş, onun sapmaması, yanlışa gitmemesi için de peygamberler göndermiştir. (Çeviren) )


İnsanlar da bu yaratıkların, yaratıcıya delil ve âyet olduklarını biliyorlar. O halde yaratıcıyı da biliyor olmalılar. Değilse yaratıkların yaratıcıya delil olduklarını nereden bilecekler?
Şunu demek istiyorum: Aklî ve fıtrî olan bu şekiller, bu yollar Kur'ân'ın dışına çıkmadığı, aklın ve şeriatın üzerinde birleştiği, düşüncenin ve naklin ayrılmadığı şeylerdir.
 
Üst Alt