ZİLHİCCE AYININ İLK ON GÜNÜNÜN FAZİLETİ VE KURBAN İBADETİNİN FIKHÎ BOYUTLARI

yener yılmaz Çevrimdışı

yener yılmaz

Üye
İslam-TR Üyesi
ZİLHİCCE AYININ İLK ON GÜNÜNÜN FAZİLETİ VE KURBAN İBADETİNİN FIKHÎ BOYUTLARI

1. Zilhicce Ayının İlk On Gününün Fazileti ve Manevî Değeri
İslâm dininde zaman dilimleri, ihtiva ettikleri ilâhî tecelliler ve ibadetler vesilesiyle farklı derecelerde faziletlere mazhar kılınmıştır. Bu bağlamda, içerisinde hac ibadetini ve Kurban Bayramı’nı barındıran Zilhicce ayının ilk on günü, kâinatın en hayırlı ve bereketi en yüksek zaman dilimleri arasında yer almaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de bu günlerin ehemmiyetine yeminle dikkat çekmiştir:

وَالْفَجْرِۙ ﴿١﴾ وَلَيَالٍ عَشْرٍۙ ﴿٢
“Fecre ant olsun. On geceye ant olsun.” (Fecr, 89/1-2).

Müfessirlerin büyük bir çoğunluğu, ayette zikredilen “on gece” ifadesinin Zilhicce ayının ilk on günü olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Yüce Allah’ın bir zaman dilimine veya mahlukata yemin etmesi, o şeyin kendi katındaki yüksek değerine, hikmetine ve kullar için taşıdığı derin anlama işaret etmektedir. Bu kutsal zaman dilimlerine girildiğinde, Hz. Peygamber (s.a.v.) ümmetinden daha fazla salih amel işlemesini ve Allah’ı çokça zikretmesini talep etmiştir. Resûlullah (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Allah katında kendisinde salih amel işlenen günlerin en büyüğü ve en sevimlisi Zilhicce’nin ilk on günüdür. Öyleyse bu günlerde tehlili (Lâ ilâhe illâllah), tekbiri (Allāhü ekber) ve tahmidi (Elhamdülillâh) çokça söyleyiniz.” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, III, 112; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 75).

Kulun bu mübarek günler içerisinde Cenâb-ı Hakk’ı zikretmesi, diğer günlerde muvaffak olamadığı nafile ibadetlere yönelmesi ve manevî hayatını ihya etmesi büyük bir kazançtır. Zilhicce’nin bu ilk on günü, Kurban Bayramı’nın ilk günüyle nihayete ermektedir. Bu süreçte ihlasla ifa edilecek tek bir ibadet, samimi bir tövbe veya gizlice yapılan bir hayır, kulun geçmiş günahlarının mağfiretine vesile olabilir; hayatının geri kalanında yeni hayır kapılarının açılmasını sağlayabilir ve kişiyi ailesiyle birlikte cehennem azabından azat kılabilir. Bu sebeple İslâm ahlakında hiçbir salih amel küçük ve ehemmiyetsiz görülmemelidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Mümin kardeşini güler yüzle karşılamak dahi olsa, hiçbir iyiliği küçük görme.” (Müslim, Birr, 144).

Halis bir niyetle bir Müslümana tebessüm etmek, sadaka hükmünde bir ibadettir (Tirmizî, Birr, 36). Benzer şekilde, kişinin bütçesine nispeten az görünen küçük bir malî yardım, Allah katında ihlası ölçüsünde muazzam bir değere ulaşabilir. Bu sayılı günlerde okunacak bir sayfa Kur’an-ı Kerim, tahsil edilecek bir sayfa ilmî bilgi ve çekilecek zikirler kulların necatına (kurtuluşuna) medar olabilir.

2. Arefe Günü Orucu ve Manevî Bereketi
Zilhicce’nin ilk on günü içerisinde, hacıların Arafat vakfesinde bulunduğu Arefe günü ayrı bir kudsiyete sahiptir. Bu günü oruçla geçirmek, hacda olmayan Müslümanlar için kuvvetle tavsiye edilmiş nafile bir ibadettir. Hz. Peygamber (s.a.v.), Arefe günü tutulan orucun fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:

“Arefe günü tutulan orucun, geçmiş bir yılın ve gelecek bir yılın günahlarına kefaret olacağını Allah’ın rahmetinden umarım.” (Müslim, Sıyâm, 196-197).

Bu nebevî müjde gereği, bir Müslümanın Arefe gününü oruçlu geçirmesi, iki yıllık küçük günahlarının affına bir vesiledir. Arefe gününün bereketiyle birlikte, nebevî sünnete ittibaen pazartesi gününü de oruçla birleştirmek, nur üstüne nur (nûrun alâ nûr) hükmünde olup amellerin ecrini ve bereketini katmerleştirecektir. Oruç, insan nefsine en ağır gelen, şehvet ve iştahı dizginleyen tezyid edici bir ibadettir; özellikle günlerin uzun olduğu dönemlerde sabır imtihanı daha da derinleşir. Ancak nefsin bu meşakkatle tezkiye edilmesi, dünya ve ahiret hayatında kalıcı bir huzura kapı aralar.

3. Kurban İbadetinin Fıkhî Hükmü ve Mezheplerin Yaklaşımları
Kurban Bayramı günlerinde ibadet niyetiyle belirli şartları taşıyan hayvanların usulüne uygun olarak boğazlanması, fıkıh ilminde kurban (udhıyye) olarak adlandırılır. Kurban ibadetinin şer‘î hükmü hususunda müctehid imamlar arasında iki temel yaklaşım mevcuttur.

Hanefî mezhebine göre, gerekli malî şartları taşıyan mukim kişilerin kurban kesmesi vaciptir. Bu hükmün temel dayanağı şu ayet-i kerimedir:

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْۜ ﴿٢
“Şimdi sen Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” (Kevser, 108/2).

İmam-ı Azam Ebû Hanîfe, ayette geçen “venhar” (boğazla/kurban kes) emrini doğrudan kurban ibadeti olarak tefsir etmiş ve emir kipi delaletiyle vücubiyete hükmetmiştir. Hanefî fıkıh terminolojisinde vacip, terki durumunda hesabı ve uhrevî cezayı gerektiren, farza yakın bir sorumluluk düzeyini ifade eder (Kâsânî, Bedâiü’s-Sanâî, V, 61-62). Bu vücubiyeti destekleyen nebevî tehdit ise İbn Mâce’de şu şekilde rivayet edilmektedir:

“Kurban kesme imkânı olup da kesmeyen kimse, bizim namazgâhımıza yaklaşmasın.” (İbn Mâce, Edâhî, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 321).

Hanefî fukahası, bu ağır azarlama ve sakındırma ifadesini, ibadetlerin terkine yönelik şer'î bir tehdit (vaîd) kabul ederek kurbanın vacip olduğunu tescil etmiştir. Hanefî mezhebinde kurban mükellefiyeti için aranan malî ölçü (nisap), kişinin temel ihtiyaçları ve borçları haricinde en az 80.18 gram altın veya buna muadil bir nakde ya da nâmî (büyüyen) şartı aranmaksızın fazla mala sahip olmasıdır. Bu mülkiyete havelân-ı havl (üzerinden bir yıl geçmesi) şartı aranmaz. Bu imkâna sahip olmayan veya borçlu olan kişilere kurban kesmek vacip değildir; ancak kesmeleri durumunda nafile/sünnet sevabı tahsil ederler.

Buna mukabil, Cumhur fukaha olarak adlandırılan diğer üç mezhebe (Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî) göre kurban kesmek sünnet-i müekkede (kuvvetli sünnet) hükmündedir. Bu müctehidlerin en önemli delili, Zilhicce’nin faziletine dair nakledilen şu hadis-i şeriftir:

“Zilhicce’nin on günü girdiğinde sizden biri kurban kesmek isterse, saçından ve tırnaklarından hiçbir şey kesmesin.” (Müslim, Edâhî, 39).

Cumhur fukaha, hadiste geçen “sizden biri kurban kesmek isterse” (ve erâde ehadüküm en yüdahhiye) ifadesindeki muhayyerlik ve irade şartının, hükmün vacip değil sünnet olduğunu gösterdiğini savunmuştur; zira vacip ibadetler kulun meşietine (isteğine) bırakılmaz (İbn Kudâme, el-Muğnî, IX, 435). Bununla birlikte, kurban kesmek sünnet kabul edilse dahi, bayram günlerinde farz amellerden sonra ifa edilecek en faziletli ibadettir. Nitekim Hz. Aişe (r.a.) vasıtasıyla nakledilen hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Âdemoğlu kurban bayramı gününde Allah katında kan akıtmaktan daha sevimli bir amel işlememiştir...” (Tirmizî, Edâhî, 1; İbn Mâce, Edâhî, 3).

Bu sebeple, bir kimsenin kurban bedelini doğrudan sadaka olarak dağıtması, bizzat kurban ibadetinin yerine geçmez ve şer‘î maksadı hasıl etmez. Çünkü bu ibadetin temel illeti ve şiârı “Allah adına kan akıtılması” ve taabbüdî olarak bu emrin yerine getirilmesidir.

4. Kurban İbadetinde Mülkiyetin Şahsîliği ve Aile İçi Hükümler
İslâm hukukunda mülkiyetin şahsîliği esastır; karı, koca ve ergenlik çağına ermiş çocukların malî varlıkları birbirinden bağımsız kabul edilir. Hanefî mezhebine göre, aile içerisinde kadının veya ergenlik çağındaki çocukların şahsî mülkiyetinde nisap miktarı (80.18 gram altın veya muadili) mal bulunuyorsa, her birine ayrı ayrı kurban kesmek vacip olur. Aile reisinin kurban kesmesi diğer fertlerin sorumluluğunu düşürmez (Merğinânî, el-Hidâye, IV, 355).

Şâfiî mezhebinde ise kurban, aile için bir “sünnet-i kifaye” olarak değerlendirilir. Aile reisinin bütün aile bireyleri adına tek bir küçükbaş hayvanı kurban etmesi, tüm aile fertlerinin sünnet sevabından hissedar olması ve üzerlerindeki kerahetin kalkması için kâfidir (Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, IV, 377).

Hanefî mezhebi içerisinde İmam Kudûrî gibi bazı fakihlerin naklettiği zayıf veya ihtilaflı bir diğer görüşe göre, maddî imkânı yerinde olan babanın, ergenlik çağına gelmemiş küçük çocukları adına da onların şahsî mallarından yahut kendi malından kurban kesmesi gerektiği ifade edilmiştir. Ancak mezhepte tercih edilen racih görüşe göre, ergenlik çağına gelmemiş çocukların mallarından veya onlar adına kurban kesilmesi vacip değildir; hükmün muhatabı yalnızca akıl baliğ ve zengin olan fertlerdir.

5. İbadetin İfası Esnasında İhlas, Sünnetler ve İktisadî Durum
Kurban ibadeti yerine getirilirken kulun niyetinin halis olması ve dünyevî menfaatlerden tecerrüt etmesi şarttır. Hayvanın bizzat kesim anını müşahede etmek sünnet olup, Resûlullah (s.a.v.) kızı Hz. Fatma’ya, “Kalk ve kurbanının kesilişine şahit ol. Şüphesiz onun kanından yere damlayan ilk damla ile geçmiş günahların bağışlanır” buyurmuştur (Hâkim, el-Müstedrek, IV, 247). İbadet esnasında etin miktarına, kalitesine, yağ oranına odaklanmak ve ibadeti yıllık bir et temini veya ticarî bir alışveriş mantığına büründürmek ibadetin manevî özünü zedeler. Kesilen kurban etinin fıkhî ölçülere göre üçe taksim edilerek; üçte birinin fukaraya, üçte birinin akraba ve komşulara dağıtılması, kalan üçte birinin ise aile nafihasına ayrılması müstahaptır.

Günümüzde iktisadî darboğazlar ve fahiş fiyat artışları sebebiyle kurban kesim oranlarında düşüşler yaşandığı müşahede edilmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki, Allah yolunda ihlasla harcanan hiçbir mal eksilmez. Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُۚ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
“Siz Allah yolunda her ne harcarsanız, O onun yerini doldurur. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe, 34/39).

Sonuç olarak, maddî şartları zorlayarak da olsa bu azîm ibadeti ihya etmek, mümin için dünyada bereket ve huzur, ahirette ise sırat köprüsünde necat vesilesidir. Halis niyet taşıyan ancak maddî imkânsızlık sebebiyle kurban kesemeyen müminler de niyetlerinin samimiyeti nispetinde ilâhî ecre nail olacaklardır.
 
Üst