İlmi Konu İbn Arabi'yi Tekfir Eden Ehl-i Sunnet Alimlerin Listesi

muhammet87

Aktif Üye
Üye
Alimlerin İbn Arabi Hakkındaki Görüşleri:

Şeyh AIlame Cezeri(20) Muhiddin Arabi gibi adamların yazdığı kitapların okunmasını haram kabul ediyor. Cezeri di¬yor ki: “Nasıl olur da: Rabb, Hakk’tır ve Kul da haktır” tü¬ründen bir söz tevil olunabilir. Yine: “Allah’ı gereğince bilenler, ancak Muattıla ve Mücessime görüşünde olanlar¬dır” türünden sözlerin hiç bir tevili olabilir mi?

Allah (c.c.) şöyle
buyuruyor:

“O’na benzer hiçbir şey yoktur.” (Şura: 42/11) İşte ayetin bu yönü Muattıla görüşünde olanlara bir ce¬vap oluşturuyor.

“O işitendir, görendir.” (Şura: 42/11) ayetin bu bölü¬mü de Mücessime’ye karşı bir delildir.

Yine bu adamın: “Tapınılan hiçbir kul yoktur ki O ancak Allah’tır.” tarzındaki sözüne gelince. Allah (c.c.) şöyle bu¬yuruyor:

“Rabb’in ancak kendisine tapmanızı emretti.” (Isra: 17/23)

Bence bu adam akli dengesini yitirdiğinden dolayı bu tür saçmalıkları öne sürmüştür. Bu türden bir saçmalıkta bulunan bir kimsenin kafirliğini kabul etmeyenin kendisi kafirdir. Bu adam hakkında iyilik düşünen, bir kimsenin durumu şu iki halden başkası olamaz: Ya bu adam saftır, söylenen sözün ne anlama geldiğini bilmiyor ve böyle diyeni sofi olarak kabul ediyor, ilminin çokluğunu ve içtihadını aşan bir şekilde büyütmekte olduğundan bu kimse hakkında iyi zan beslemekte ya da bu adamı zındık ve herşeyi mübah sayan biri olarak kabul etmektedir. Bu durumda Hulul görüşüneinanıyor, vahdeti vücut inancına bağlı kalıyor. Bu sözünden de onun müslüman olduğunu anlıyor.Eğer Muhiddin Arabi gerçekten bu sözü söylemişse ve bunun zahirine inanarak ölmüşse, bu durumda bu adam Yahudilerden, Hıristiyanlardan daha necis ve murdardır. Çün¬kü Yahudi ve Hıristiyanlar böyle bir şeyi söylemiş olsalar da onlar her kadını helal saymıyorlar.
Bunun sözünü tevil etmeye gerek yoktur. Ancak Mu¬sa’nın (ki bu da peygamberdir) sözü tevil olunur. Dış yönü itibariyle küfür olan her sözün tevil yönüne gidilmesi halin¬de, hiçbir kafir bulunmaz. İbn Arabi Fütuhat adlı kitabında bunu söylemiştir. Aslında bu söz ilk bakışta tevili de caiz ol¬mayan bir sözdür.”
Şeyh Alauddevle es-Semnani, İbn Arabi hakkında şöyle diyor: “Aklı başında bir insan, bu türden bir saçmalığı Al¬lah’a (c.c.) nisbet edemez. Bundan dolayı, kesinlikle Allah’a(c.c.) dön ve nasuh anlamında bir tevbeyle tevbe et. Bu öy¬lesine bir saçmalıktır ki, bundan Dehriler. Tabiatçılar, Yu-nanlılar ve Şekmaniler bile uzak durmaya çalıştılar.
Kim, Allah’ın (c.c.) varlığının vacipliğine iman etmez¬se o kimse kafirdir. Kim de O’nun, vahdaniyetine inanmaz¬sa o gerçekte müşriktir. Kim de O’nun tüm mümkünlerden ve mümkünlere ilişkin herşeyden uzak olduğuna iman etmez¬se, bu da zalimdir. Çünkü böyle inanılmaması halinde, O’nun kemaline yaraşmayacak bir şey O’na nisbet edilmiş olur.


Zulüm: Herhangi birşeyi konulması gereken yere değil de, bir başka yere koymak anlamındadır. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “İyi bilin ki Allah’ın laneti zalimler üzerinedir"(Hud: 11/18)Yüce Allah, cahillerin kendisini vasfetmelerinden münezzehtir.”

İmam Fahruddin Razi diyor ki: “Kendi varlığını üstün gören bir kimse, hiçbir zaman Allah’a (c.c.) ibadet etmez. Çünkü o, kendi düşüncesinde canlandırdığı surete tapar.Allah (c.c.) da bu gibi şeylerden yüce ve münezzehtir.”

Aliyyul Kari diyor ki: “Vücudiye görüşüne sahip olan¬lar da aynı şekilde bir tapınma içindedir.”

Abdulaziz b. Abdusselam’a(21) Muhyiddin Arabi hakkı¬nda bir soru sorulmuş oda cevap olarak "O kötü bir şeyhtir, aşırı bir yalancıdır. Alemin ezeli olduğuna inanır ve her kadınla beraber olmayı mübah sayar.”

Allame b. Nureddin; büyük bir cilt eseri sırf bu konu¬ya ilişkin olarak kaleme almış, bu eserinde Muhiddin Ara¬bi’ye reddiye yazmıştır. Kitabına da: “Keşfu’z-Zulmeti an Hazibi’I-Ummeti” (Bu ümmetten karanlığı kaldırmak} diye isim vermistir.

Kamus sahibi(22)bir fetvasında, İbn Arabi’yi överek şöy¬le diyordu: “Doğrusu İbn Arabi‘nin daveti yedi kat goğü ya¬rar geçer. Onun davetinin bereketi, tüm ufukları doldurur ve o mutlak anlamda tüm yaratılanların en faziletlisidir. Onun yazdıklarına gelince onun yüce, yazdıkları şeriat ilimlerinin yararlılarının en yücesidir"

Kamus sahibi ya İbn Arabi‘nin sözleriyle neyi ifade et¬mek istediğini anlamamıştır veya o da aynı görüşü paylaş¬maktadır,Firuz Abadi şöyle demektedir İbn Arabi’nin söyledikle¬rinden gerçekte neyi kastettiğini anlamayan ve kavramaktan aciz olan fakihler alimler, Ibn. Arabi’nin sözlerini dukduklarında,hemen redde kalkıştılar. Onu bidatçılıkla suçla¬dılar. Onu kötülediler Çünkü bu adamlar İbn Arabi’nin ne söylediklerini anlamaktan yoksundurlar Oysa Ebu Hureyre(r.a.) ki ümmetin içerisinde en çok hadis bilendir- o bile şöy¬le söylemiştir:

“Rasulullah’tan (s.a.v) iki kap ilim aldım (hıfzettim) Bu ikisinden birini yaydım. diğerini ise: eğer yaymış olsay¬dım kesinlikle benim şu boynum vurulurdu."(23)

Işte Ebu Hureyre ‘nin burada işaret ettiği şey: zahir ehli¬nin bilemeyeceği hakikat ilimleridir. Çünkü yüce Allah bunu has kullarından sıddıklara, mukarreb ediblere ait kimmiş¬‘tir.” Biz bu gözleri büyük bir hata ve yanılgı olarak yorum¬luyoruz Bunu iki yönden ele alıp inceleyecek olursak:

1- Öncelikle, hatırı sayılır alimler İbn Arabi ‘yi reddetmiş¬lerdir.

2-Yukarıdaki hadisin sahih oluşunda her hangi bir şüphe yoktur. Ancak Kamus sahibi buradaki manasını yorumlarken, yanılgıya düşmüştür. Ona göre: Rasulullah (sa.v.) güya Ebu Hurevre’yi öyle bir ilimle tahsis etmiş ki, bu ilmin görünürde şeriate aykırı düşmesi nedeniyle açıklamasını caiz görmemisti. Bu, oldukça yanlıştır. Çünkü, tüm fakih¬ler, şeriatle çelişen ve şeriata aykırı gelen her hakikatın cahillik ve zındıklık olduğunda icma etmişlerdir. Kaldı ki Ebu Hurey¬re’nin (r.a.) kendisi böyle bir ilimle şöhret bulmuş bir sahabi de değildir. Hicbir kimse de ulema ve hadisin senedinde¬ki rical yoluyla böyle birşeyi aldığını bildirmemiştir. Oysa ki bu konuda tasavvuf ile ilgili olan yaygın kanı, hal ile il¬gili olan Ebu Bekir’e (r.a.) dayandırılır. “Kal” ile ilgili olan da Ali Murtaza’ya dayandırılır. Ebu Hureyre’nin ismi bun¬lar arasında geçmez. Tarikat silsilesi Ebu Bekir (r.a.) ile Ali’ye (r.a.) dayandırılıp bu ikisinde son bulmaktadır.

Yukarıda geçen hadisle ilgili olarak doğru bir ifade söy¬lenecekse, Ebu Hureyre (r.a.)’nin kendisi Rasulullah’tan (s. a. v.) nakledilen bazı hadislerin, Umeyyeoğulları aley¬hinde olduğunu dinlemiştir. Ümeyyeoğulları hakkında Rasulullah’tan (s. a.v.) dinlediklerini açıklaması durumunda, Yezid tarafından canına kıyılacağından endişeliydi, eziyet ve işkence korkusu vardı. İşte bu baskılar yüzünden her bildiğini söyleyemediğini belirtmek istiyordu. Dolayısıyla Ebu Hureyre bildiği şu şeyleri, herkese değil de, çok güven¬diği bazı kimselere söylemiştir.(24) Bunu da söylerken; Ra¬sulullah’ın (s.a.v.):

“Kim bir ilmi (bildiği bir gerçeği) gizlerse, Kıyamet Gününde ateşten bir gem ile gemlenir."(25) hadisinin kap¬samına girmemek için açıklamıştır.

İrşad adlı kitabın yazarı İbn el Makarri (veya Mukri) “er- Ravd” adlı kitabın metnınde şunları söylüyor: “Doğrusu yahudi, hristiyan ve İbn Arabi taifesinden olanları tekfir etmekte kuşkuya düşen kimse kafir olur.”

İbn Arabi’nin kendisi, söylemiş olduğu sözün tevil edil¬mesinin gerekli olmadığını, bunda tevile gidilmeyeceğini, gerçek manada söylediğini aktanyor.

Diğer taraftan müslümanın, Kur’an’ın ve Sünnet’in ken¬disiyle indirildiği bir dilin terimlerine aykırı olarak onun ku¬rallarına uymayacak şekilde bir terim üretmesi caiz olabi¬lir mi? Öyle bir durumda şeriat kurallarına uygun olan lugavi bir hakikat mecazi manaya dönüşür. Sonradan ortaya konan terimler uydurma oluşlarına rağmen örfte hakikat yerine geçmeye başlar. O halde herhangi bir müslüman kalkıp “Firavun: ‘Ben sizin en yüce Rabbinizim.”’ (Na¬ziat: .79/24) derken burada doğru olarak bunu söylüyordu, o bunda doğruydu, bu aycfle yer alan Rab ifadesi Melik ya¬ni kral manasındadır. Bu da onun onların ‘tüm sultanların sultanı büyüklerin büyüğü olduğunu ifade eder diyebilir mi?

Ayrıca, “İbn Arabi‘nin velayetine dair bir grup icmada bulunmuştur. Bunlar Allah’ı (c.c.) bilen kimselerdir. Bun¬ların başında da İbn Ataullah2’ ve Şeyh Yafii(27) gelir” sözü¬ne gelince; bu geçersiz bir sözdür. Çünkü Şeyhulislam İzzüddin Abclusselam ve diğer değerli İslam alimleri bu tür bir ifadeyi kabul etmemişler, açıkça onun (İbn Arabi ‘nin) zın¬dık olduğunu söylemişlerdir.

Şimdi iki farklı grubun şözlerinin arasını bulmak noktası¬na gelince: Birinciler İbn Arabi’nin sözünü gereğince kavraya¬madılar ve maksadını da bilemediler. Bizler ancak zahire göre hüküm veririz. İç alemi, bilen de yalnızca Allah’tır (c.c.). Muhiddin Arabi’nin sözü, kuşkusuz batıldır. Çünku haktan son¬ra sadece sapıklık vardır. Durumları en iyi bilen yüce Allah’tır.

Şeyhulislaın İbn Abdusselam’ın İbn Arabi hakkında “O doğru ve samimiydi.” sözü yalandır.

Cezeri, Şeyhulislam İbn Abdusselam’ın: “O bir zındıktır.” dediğini rivayet eder.

İlk ifadenin doğruluğu varsayılsa bile, bu ondan küfür gerektiren sözlerinin ortaya çıkmasından önce olabilir.

Rasulullah’tan (s.a.v.), Ali b. Musa Rıza aracılığıyla İbn Arabi’ye ulaşan hırkanın giyilmesi meselesi vardır. Saygın alimlerce, siyer ve hadis erbabınca böyle bir durum sahih de¬ğildir. Eğer bu hırka fayda verseydi münafıkların reisi Ab¬dullah b. Ubey b. Selül’e faydalı olurdu. Çiinkü o öldüğünde Rasulullah’ın (s. a.v.) hırkasıyla kefenlenmişti.

Şeyhulislam Takıyyuddin Ali b. Abdulkafi es-Sübki, Hafız Zeynuddin Iraki ve Nureddin Heysemi, Allame Muhakkik, hafız, müftü ve yazar Ebu Zur’a Ahmed b. Hafız Iraki eş-Şafii, İmam Radıyuddin Ebu Bekir Muhammed b. Salih ve Kadı Şihabuddin Ahmed b. Ebu Bekir Ali Naşiri -ki bu ikisi de Şafii mezhebindendirler- Yemen’de sayılır alimlerdendirler. İbni Arabi ve ona uyanları dalaletle ve cahillikle nitelemekte, İslam yolundan çıkmış olduklarını belirtmektedir.

Bu zikrettiğimiz alimlerden, her ne kadar açıkça İbn Arabi ‘nin adını belirtmemişlerse de, küfrüne fetva vermiş¬lerdir. Sadece açıkça isim veren zat İbn Teymiye olmuştur.

İbni Arabi ‘nin akidesinin hakikatına inanan kimse icma ile kafirdir. Bu hususta susmayı tercih edenlere gelince bu kişiler mazur değiller. Ibni Arabi konusunda mazeretli ka¬bul edilemezler. Aksine bu konuda susmaları küfürlerine se¬bep oluşturur.

Nitekim bizim Hanefi Mezhebi imamı büyük imam Ebu Hanife’nin “Fıkhu’l Ekber” adlı kitabında şöyle demek¬tedir: “Bir kimse tevhidle ilgili incelikli konularda bir poroblemle karşılaşırsa bu kişinin görevi yüce Allah katında doğru olana inanması gerekir. Sonra da bu konuda ken¬disini bilgilendirecek ve ondan sorup öğreneceği bir kimseyi bulması gerekir. Asla bu talebi ertelemesi caiz değildir. Beklemekle mazur sayılmaz. Eğer bekler ve gerçeği araştır¬mazsa küfre girer.”

kaynaklar........
(20)muhammed bYusuf Cezeri, hatiptir. Şafii fakihlerindendir. Arapça ve şiirle ilgilenmiştir. 0, H. 711. (A’lam: 8/25)
(21) İzz b. Abdusselam, ‘Sultanu’l-Ulema” diye ün yapmıştır.
(22) “Kamusu’l-Muhit”in sahibi Firuz Abadi'dir. İbn Arabi’nin en büyük hayranıdır. İstiğbat-ul Firuz Abadi ve Fetvahu fi İbn Arabi” orta boy¬da 6 sayfalık bir risaledir.
(23) Buhari; İlim: 100.
(24) örneğin: “Ebu’I Asoğulları 36 kişiye ulaştıklarında Allah’ın dinine müdahale edecekler, Allah’ın kullarını köle edinecek, Allah’ın malına da sahiplenecekler.” Bu, Ebu Hureyre yoluyla gelen sahih bir hadistir. Bak. “es-Silsileti’s-Sahiha 74”
(25) İbni Hibban: 296, Hakim: 1/102.
(26) Ahmed b. Muhammed b. Abdulkerim b. Ataullah İskenderi’dir. Şa¬zeli tarikatındandı. bk. İbn Hacer: “ed-Durerul-Kamime, 1/273-274” Zi¬rikli, (el-Alam, 1/21 3)’de, bunun Ibn Teymiyye’ye büyük husumeti ol¬duğunu belirtiyor.
(27) Abdullah b. Esed b. Ali Yafii’dir. Tarihçi, mutasavvıf, Yemen¬li Şafii’dır. Dağlarda yapayalnız gezip dolaşmaktan hoşlanırdı. İbn Tey¬miyye’ye hasımdır. Bak. (Şezeratuz-Zeheb: 6/210-211) A’lam: (4/197)......................alıntıdır...

Fususu,l-Hikem kitabı üzerine ve İbn Arabi,yi Tekfir Eden Alimler ۞


Fususu'l-Hikem : İbn Arabi bu kitabında Tevhid Akidesini iptal edici ve insanın vücudunun Allah'ın vücudunun bir sureti, hatta bütün alemlerin O'nun sureti olduğunu, alemlerin O'nun vücudunun ayn'ı olduğunu söyler. Daha kitabının başında Allah'ın Rasulü'nü (sallallahu aleyhi ve sellem) yalan, dalalet ve küfrüne şahid tutmaktan utanmayan bu İsmailileşmiş ve Batınileşmiş bid'at ve dalalet önderi, kitabında tüm peygamberleri yalanlayıcı ve hatta Kur'an,ı tekzib edici meselelere değinir.

Bunun için yüzlerce muctehid, fakih, muhaddis, usulcü ve ilim ehli onu tekfir etmişlerdir. Bunun için ayrıntılı bilgi almak isteyen Burhanuddin el-Bikai'nin Tenbihu'l-Gabiyyi İla Tekfiri İbn Arabi ile Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi'nin Mevkıfu'l-Akli ve'l İlmi ve'l-Alimi Min Rabbi'l-Alemin ve İbadihi el-Murselin (c.3,190,274) Daru İhyai't-Turas el-Arabi, 3.bsk.1413/1992) adlı eserine başvurabilirler.


Burhanuddin el-Bikai, Tenbihu'l-Gabiyyi İla Tekfiri İbn Arabi adlı kitabında İbn Arabi,nin bu inancı yüzünden İbn Arabiyi Tekfir edenlerin isimlerini zikretmiştir bizde bu isimleri burada zikrediyoruz :


1-۞Zeynuddin el-Iraki
2-۞Ebu Zur,a Veliyuddin Ahmed İbn Zeynuddin
3-۞İmam el-Mizzi (H.654/724)
4-۞Yusuf İbnu,z-Zeki Abdurrahman İbn Abdilmelik Ebu,l-Haccac Cemaluddin
5-۞İmam Ebu Ali İbn Halil es-Sukuti
6-۞İz İbn Abdusselam
7-۞İbn Ebi,l-Kasım es-Sulemi
8-۞Şihabuddin Ahmed İbn Yahya İbn Ebi Halce et-Telamsani el-Hanefi
9-۞Bedruddin Huseyn İbnu,l-Ehled Seyfuddin İbn Abdullatif İbn Balaban es-Suudi es-Sufi
10-۞Takıyuddin Ebu,l-Feth Muhammed İbn Ali el-Kuşeyri İbn Dakik el-İyad (H.625-702)
11-۞Ebu,l-Feth el-Ya,muri
12-۞es-Salah Halil es-Safdi
13-۞Ebu,l-Feth İbn Seyidi,n-Nas
14-۞Muhammed İbn Muhammed İbn Ali İbn Yusuf (İbnu,l-Ceziri) eş-Şafi
15-۞İmaduddin İsmail İbn Kesir
16-۞Takiyuddin Ebu,l-Hasen Ali İbn Abdi,l-Kafi es-Subki
17-۞Kutbuddin İbnu,l-Kastallani
18-۞İmaduddin İbn Ahmed İbn İbrahim el-Vasiti
19-۞Burhanuddin İbrahim İbn Mu,dad el-Cu,beri
20-۞Zeynuddin Ömer İbn Ebi,l-Harem el-Kittani eş-Şafi
21-۞Müfessir Ebu Hayyan Muhammed İbn Yusuf el-Endulisi
22-۞et-Takiyy el-Hisni
23-۞Takiyuddin el-Fasi
24-۞Bahauddin es-Subki
25-۞Alleme Şemsuddin Muhammed el-Ayzeri eş-Şafii
26-۞Şerefuddin İsa İbn Mes,ud ez-Zevavi el-Maliki
27-۞İmam Nuruddin Ali İbn Ya,kup el-Bekri eş-Şafii
28-۞Alleme Necmuddin Muhammed İbn Akil el-Balisi eş-Şafii
29-۞Cemaluddin Abdullah Yusuf İbn Hişam
30-۞Lisanuddin Muhibb İbn,l-Hatib el-Endelusi el-Maliki
31-۞Şemsuddin Ebu Abdillah Muhammed el-Mevsıli eş-Şafii
32-۞Şemsuddin Muhammed İbn Ahmed el-Bisati el-Maliki
33-۞(Mısır kadısı) İmam Şuhabuddin Ebu,l-Fadl Ahmed İbn Hacer
34-۞Şeyhulislam Siracuddin Ömer İbn Reslan el-Bulkini
35-۞Allame Burhanuddin es-Sefakisi
36-۞İmam Şemsuddin Muhammed İbn Ahmed İbn Osman ez-Zehebi
37-۞Seyfuddin İbnu,l-Mecd Ali el-Hariri
38-۞et-Tac el-Baranbari
39-۞İbrahim er-Rakki
40-۞Ebu Zeyd Abdurrahman İbn Muhammed el-Hudari İbn Haldun
41-۞İmam Radiyuddin Ebu Bekr İbn Muhammed İbn Salih el-Cibliyy (İbnu,l-Hayyat eş-Şafii)
42-۞Kadı Şihabuddin Ahmed İbn Ali en-Naşıri
43-۞Alauddin Muhammed İbn Muhammed el-Buhari el-Hanefi

Bu İmam ve muctehidler tarafından İbn Arabi Tekfir edilmiştir :

(el-Bikai,Tenbihu'l-Gabiyyi İla Tekfiri İbn Arabi)




  • MUHYİDDİN İBN-İ ARABÎ’DEN ALLAH’A İFTİRALAR
    De ki: “Allah hakkında yalan uydurup iftira edenler, kurtuluşa ermezler.“(Yunus Suresi, 69)
    Tasavvufçuların en meşhuru, en önde gelenlerinden biri olan İbn Arabî, sıra dışı fikir ve inançlarıyla Müslümanlar tarafından tekfir edilmiştir. Tasavvufçuların yanında önemli bir yere sahip olan Muhyiddin ibni Arabî, tasavvuf inancının iskeletini İslam dışı düşünceleriyle şekillendirmiştir. İslam dışı fikirlerini insanlara aşılama noktasında en büyük silahı, hiç şüphesiz Allah’ın dininden almış olduğu bazı söylemler olmuştur. İslam dininin bazı özelliklerini kullanarak, hakk ile batılı karıştırarak ortaya atmış olduğu birçok fikri insanlara sunup, insanların tasavvuf dinine girmesini sağlamıştır.

    O sadece İslam’ın bazı düşüncelerini almamıştır. Endülüs’ten başlayarak; buranın Hıristiyanlığından ve felsefesinden, sonra sırasıyla Kuzey Afrika kavimlerinin paganik özeliklerinden, Mısır’ın eklektik düşüncesi ve inancından, Arabistan halkının İslam’ından, Anadolu ve İran Şamanizm’inden, Zerdüştlüğü’nden ve Maniheizm’inden, Suriye’nin İsmaîliliğinden çok şey alıp oluşturduğu tasavvuf düşüncesini insanlara sunmuştur. Bütün bu bölgeleri kapsayan seyahatleri, son nefesiyle birlikte Şam’da noktalanır. O, İslam’ın içindeki güzellikleri öğrenmektense, bunları İslam’dan alıp bütün bu dinlerin özünü birbirine katarak tek bir inanç oluşturmaya çalıştı. Tasavvufa şekil veren Muhyiddin ibni Arabî, tasavvuf inancının iyice karma bir din haline gelmesini sağladı. Tasavvuf öz olarak bütün dinlerin karışımıyla oluşan bir inanç sistemidir. Tasavvuf mensuplarının birçok konuda İslam’ın izlerini daha ağır bir şekilde taşımaları, tamamen, diğer dinlere göre İslam’dan daha çok şey almalarından kaynaklanmaktadır. Yani, tasavvufun iskeletini, İslam dininden aldıkları birçok inanca göre oluşturmaktadırlar. Şimdi Muhyiddin ibni Arabî’nin, İslam dinine aykırı birkaç görüşünü sunalım:

    MUHYİDDİN-İ ARABİ’YE GÖRE FUSUS-ÜL HİKEM, ALLAH TARAFINDA İNDİRİLDİ
    “Tâki Tanrı erlerinden ona vakıf olacak kimseler gerçek bilgiye ersinler. Çünkü bu kitap, nefis arzularından münezzeh ve içine fesat karışmamış olan en kutsi makamdan indirilmiştir.” (1)
    “Söylediğim her şeyi, bana Tanrı haber verdi. O, bana imla ediyor ve ben (bunları ) kendi elimle yazıyordum. Benim lisanım, Hakk’ın lisanıdır. Sözüm onun sözüdür.”(2)
    “İşte bu 586 yılında İşbiliye kabristanında bir Cuma günü namazdan sonra bize gelen âyettir. Bu sırada sarhoş (gibi) kaldım: Üç yıl müddetle namazda veya uyanıkken yahut uykuda, ancak bunu okuyabiliyordum…” (3)

    Görüldüğü gibi Muhyiddin-i Arabî kendi yazmış olduğu kitabın, bizzat Allah tarafından kendisine indirildiğini söylüyor. Allah’a çok açık bir şekilde iftira atan Muhyiddin-i Arabî gibi iftiracılara, bakın Rahman ayetlerde nasıl bir cevap veriyor:
    “Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya kendisine hiç bir şey vahyolunmamışken”Bana da vahiy geldi” diyen ve “Allah’ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim” diyenden daha zalim kimdir? Sen bu zalimleri, ölümün ‘şiddetli sarsıntıları’ sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: “Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah’a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O’nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azapla karşılık göreceksiniz” (dediklerinde) bir görsen.’’(Enam suresi:93). “Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için “Bu Allah katındandır” diyenlere! Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara, vay kazanmakta olduklarına…” (Bakara:79)

    Allah’ın peygamberlik verdiği elçiler hariç, kim kendi yazdığı kitabın bizzat Allah tarafında indirildiğini iddia ederse bu, Allah’a atılmış çok büyük bir iftiradır. Allah’ın yapmadığı, Allah’ın söylemediği bir şey için; Allah yaptı, Allah söyledi demek Allah’a en büyük iftiradır. Allah’a iftiralarda bulunan bir insan asla kurtuluşa eremez.
    MUHYİDDİN-İ ARAB’İYE GÖRE FİRAVUN’UN MÜSLÜMAN OLARAK ÖLMESİ

    Nasıl ki firavun suda boğulurken Allah’ın kendisine verdiği iman sayesinde Musa onun için de göz nuru oldu. Şu halde Allah, (bu yüzden) Firavun’u pak ve temiz öldürdü. Çirkin ve fena amellerinden onda bir şey kalmadı. Çünkü Allah onun ruhunu yeni bir günah işlemeden önce ve imana geldiği anda kabz etti. Hâlbuki İslam (yani Hakk’a teslim ve onu tasdik) evvelce geçmiş olan günahları ortadan kaldırdı. Allah bu ilim ve mazhariyeti dilediğini kimse için ayet ve alamet kıldı. Ta ki hiç kimse ilahi rahmetten umutsuzluğa düşmesin. Çünkü kâfirlerden başka hiç kimse tanrı rahmetinden umut kesmez. Şu halde firavun eğer umutsuzlardan olsaydı imana yanaşmazdı. (4)

    Muhyiddin-i Arabî şeytandan aldığı vahiyle Allah’a iftirada bulunmaya devam etmekte. Allah Kuran’da firavunun kâfir olduğunu, onun imansız öldüğünü söylemesine rağmen Muhyiddin-i Arabi, firavunun imanlı olarak öldüğünü söylemektedir. Kitap ehlinden hiç kimse firavunun imanlı bir şekilde öldüğünü iddia etmemiştir. Firavunun küfür üzerinde öldüğü ittifakla kabul edilen bir durumdur.

    Kuran-ı Kerim’in birçok yerinde firavunun akıbeti hakkında yüce Allah bizlere bilgi vermektedir:

    ’’…Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi. Onlar, Rablerinin ayetlerini yalanladılar; Biz de günahları dolayısıyla onları helak ettik. Firavun ordusunu suda boğduk. Onların tümü zulmeden kimselerdi.’’ (Enfal Suresi, 54)
    Sonunda Allah, onların kurdukları hileli-düzenlerinin kötülüklerinden onu korudu ve Firavun’un çevresini de azabın en kötüsü kuşatıverdi. (Mü’min Suresi, 45)
    Ateş, sabah akşam ona sunulur. Kıyametin kopacağı gün: “Firavun çevresini, azabın en şiddetli olanına sokun” (denecek). (Mü’min Suresi, 46)
    Firavun’a ve onun önde gelen çevresine… Onlar Firavun’un emrine uymuşlardı. Oysa Firavun’un emri doğruya götürücü (irşad edici) değildi. (Hud Suresi, 97)
    O, kıyamet günü kavminin önderliğine geçer, böylece onları ateşe götürmüş olur. Sonunda vardıkları yer, ne kötü bir yerdir. (Hud Suresi, 98)

    Firavun ve ona uyanların hep birlikte ateşte olduklarını, Yüce Allah(c.c) bizlere bildirmişken Muhyiddin-i Arabî Allaha iftira atarak, Allah’ın bu şekilde bildirdiği bir hükmün karşısında farklı bir hüküm koyarak, Allah’ın sunmuş olduğunun dışında bir iddia ortaya atıyor. Ve firavunun imanlı olarak öldüğünü söylüyor. Muhyiddin-i Arabî’nin taraftarlarına söylüyorum: Sizce Allah mı doğru söylüyor yoksa Muhyiddin ibni Arabî mi? Siz tercihinizi Allah’tan yana mı kullanacaksınız yoksa Muhyiddin ibni Arabî’den yana mı? Hangisi sizce doğru söylüyor? Yaratan mı, yoksa yaratılan mı?

    MUHYİDDİN ARAB’İYE GÖRE ALLAH (HAŞA) KULLARA MUHTAÇ OLMASI

    Varlığımız onun varlığıdır. Varlığımız açısından biz ona muhtaç, nefsin de zuhuru için o bize muhtaçtır.” Ve şöyle devam ediyor: “Sen ahkâmla onun gıdası, o da varlık*la senin gıdandır. Senin özelliğin ne ise, onun özelliği de odur. Emir ondan sana ol*duğu gibi, senden de onadır. Ne var ki, sen mükellef diye adlandırılıyorsun. Gerçi halinle sen ona “Beni mükellef kıl” dediğin için seni mükellef kılmıştır. Ama o mü*kellef diye isimlendirilmez. O bana hamd eder, ben ona hamd ederim; o bana iba*det eder, ben ona ibadet ederim.(5)

    “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız, zengin ve övülmeye layık olan Allah’tır. (Fatır, 15)

    Allah’ı kullara muhtaç olarak görmesi, İbni Arabî’nin nasıl da bozuk bir Allah inancına sahip olduğunu gösteriyor. Oysa Kuran’da Allah(c.c) kendini bizlere tanıtırken kendisinin hiç bir şeye muhtaç olmadığını bildiriyor. İslam ile bağdaşmıyor bu inanç, Allahın dinine tamamen aykırılık teşkil ediyor.
    ALLAH’IN KENDİSİNE KULLUK ETTİĞİNİ SÖYLEMESİ
    Allah beni över, ben de onu. O bana kulluk eder, bende ona… (6)
    Bir vakit olur ki, kul şüphesiz Rab olur. Başka bir vakitte de, iftirasız kulluk ve derekesine iner. Kul, kulluk derekesine inerse Hak ile genişler. Rab olursa yaşayışı daralır. (7)

    Allah; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şu hâlde, O’na ibadet et ve O’na ibadet etmede sabırlı ol. Hiç, O’nun adını taşıyan bir başkasını biliyor musun? (Meryem 65)
    Ya Rabbi! Yalnız Sana ibadet ederiz, ancak Sen’den yardım dileriz. (Fatiha 5)

    “Allah beni över, ben de onu… Allah bana kulluk yani ibadet eder bende ona ibadet ederim.” Allah’ın kendisine ibadet ettiğini diyebilecek kadar Allah’a iftirada ileriye gitmiştir. Onun inancında, zaten insan bizzat Allah’ın –hâşâ- ta kendisidir. İnsan –hâşâ- Allah olduğuna göre, aslında insan ibadet ederken bizzat kendisine ibadet etmiştir. Muhyiddin-i Arabî’nin inanç şekli bundan ibarettir. Bu söylemlerinden dolayı başta İbni Teymiyye olmak üzere birçok âlim tarafından tekfir edilen Muhyiddin-i Arabî, Allahın kendisine kulluk yaptığını ve kendisinin de Rab olduğunu söylemektedir. Vahdet-i Vücud inancını ortaya atan Muhyiddin-i Arabî’ye göre, her şey bizzat Allahın kendisidir. Yani bizim Allah’a ibadet ederken –hâşâ- Allah’ın da bizlere ibadet ettiğini iddia etmektedir. Bu iddia Allah’a atılmış çok büyük bir iftiradır. Hiç şüphesiz, Allah bunların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir.

    GÖZLE GÖZÜKEN HERŞEYİN, BİZZAT ALLAH OLDUĞUNU SÖYLEMESİİbn-i Arabî’ye göre, Allah her şeydir yahut her şey Allah’tır. Çünkü vahdet-i vücut inancına göre âlemde ikilik değil, birlik vardır. Bu birlik, ya Allah’ın her şey olması yahut her şeyin Allah olmasıyla sağlanmış olmaktadır. İbni Arabi bu inancı şöyle ifade etmektedir:
    Arif, hakkı (Allah’ı) her şeyde gören, belki her şeyin kendisi olarak görendir.(8)
    O hakkın gölgesidir. Ondan belirdi ve her şey Hakk’a döner. O halde Âlem O’dur. Yani Haktan başka bir şey değildir. Bu takdirde senin idrakine giren her şey imkân âleminde beliren hakkın hüviyeti ondan zahir olması bakımından eşya Hakkın Vücudu’dur. (9)

    Mükemmel arif, tapılan her şeyin hakkın açığa çıktığı ve kendisinde hakka ibadet edildiğini görendir. Onun için tapılan bu tanrılara taş, ağaç, hayvan, insan, yıldız, melek gibi özel ismi yanında, tapanlar onlara ilah adını vermişlerdir. (10)
    Hayır, Biz, hakkı bâtılın üzerine atarız. Böylece onu mahveder. O zaman o (bâtıl), zail olmuştur. Vasfettiğiniz (Allah’a isnat ettiğiniz) şeylerden dolayı size yazıklar olsun. (Enbiya 18)

    Onlar, (O’ndan başkasına kulluk edenler,) Allah hakkında doğru bir anlayışa sahip değiller; çünkü bütün yeryüzü, Kıyamet Günü O’nun için avuç içi kadar bir şey olacaktır, gökler de O’nun sağ elinde dürülmüş hale gelecek. O kudret ve egemenliğinde sınırsızdır ve onların ortak koştukları her şeyin kat kat üstündedir! Zümer 67

    İslam’a göre yıldızlara tapanlar kâfir olmuşlardır. Buzağıya tapan Yahudiler de kâfir olmuşlardır. Hıristiyanlar da üç ortaklı (teslis) bir tanrıya tap*tıkları için kâfir olmuşlardır. Cahiliyle Arapları da ölenlerin putunu dikip hayatta kendilerine umut ve emellerle yöneldikleri gibi, ölümden sonra da benzer umut ve emellerle kendileriyle Allah arasında aracılıklarını sağla*mak için putlara taptıklarından dolayı kâfir olmuşlardır. Bütün bu insanlar, Allah’tan başka varlıklara taptıkları için kâfir oluyorken, acaba her şeye tapmaya çağıran İbn-i Arabî ve benzerleri için İslam’ın hükmü ne olur? Her şeye ibadete davet eden bu gibileri için ne diyeceksiniz? (11)
    Fususu’l-Hikem kitabını tercüme ve şerh eden A. Avni konuk da bu anla*yışı tekit ederek Gülşen-i Raz’dan şu alıntıyı yapmaktadır: “Mademki eşya varlığının görünümleridir, o halde put da o görünümlerden biridir. Ey aklı olan adam! İyi düşün, put varlık bakımından batıl değildir. Bil ki Allah onun yaratıcısıdır. İyiden sadır olan her şey iyidir, o makamda ne var olmuşsa, hayrın kendisidir. Onda bir şer varsa, o da başkasındandır. Müslüman putun ne olduğunu bilseydi dinîn putperestlikten ibaret olduğunu an*lardı. Müşrik putun farkında olsaydı, dininde hiç dalalete düşer miydi? O, putun an*cak dış yaratılışını gördü, onun için şeriatta kafir oldu. Sen de onda gizli olan Hakk’ı görmezsen, şeriatta sana da Müslüman demezler.(12)

    MUHYİDDİN-İ ARABİYE GÖRE TANRININ KADIN SURETİNDE GÖRÜNMESİ
    “Erkek, kadını sevdiği zaman, onunla yatmak istemiştir. Yani sevginin sonunda meydana gelen şeyden, nikâh (kadın-erkek münasebeti), daha büyük bir kavuşma yoktur. Onun için şehvet, kişinin bütün vücudunu kaplar. Onun için kişinin yıkan*ması emredilmiştir. Oluştuğu zaman, şehvet bütün vücudu kapladığı için vücudun tamamının yıkanması istenmiştir. Şüphesiz Allah, kulunun kendisinden başka bir şeyle lezzet bulduğuna inanmasını çok kıskanır. Onun için, kendisinde fena buldu*ğu (kadın) suretine girerek, tekrar kendisine dönmesi için yıkanma (gusül) ile onu temizlemiştir. Çünkü bundan başkası olmaz.Erkek, Allah’ı kadında müşahede ederse, buna münfailde müşahede denir. Kadı*nın kendisinden zuhuru (Havva’nın Adem’den yaratılması) açısından kendisinde müşahede ederse, buna da failde müşahede denir. Kendisinden oluştuğu varlığın suretini göz önünde bulundurmadan kendi nefsinde müşahede ederse, buna da va*sıtasız Allah’tan münfail olanda müşahede denir. Allah’ı kadında müşahede etmesi tam ve en mükemmeldir. Çünkü Allah’ı fail ve münfail olarak, özellikle kendisi de münfail olarak müşahede etmektedir. Onun için Rasulullah kadınları sevmiştir. Çünkü Allah, onlarda çok mükemmel müşahede edilmektedir. Zira Allah, maddelerden soyut olarak hiçbir zaman müşahede edilmez. Allah’ın kadınlarda müşahe*de edilmesi en büyük ve en mükemmeldir. Kavuşmanın en büyüğü de nikâh (cinsi münasebet)dır.(13)
    İbn Arabî’nin tanrı anlayışını bu ibarelerden çıkarabilirsiniz. İbn Arabî, tanrının en mükemmel ve eksiksiz olarak şehvet küpü haline gelen erkeğin musallat olduğu kadın olarak ortaya çıktığını söylemektedir. İffetli kadın*dan en ahlaksız ve iffetsiz kadına kadar bütün kadınların Allah’ın en güzel görünümü ve tecellisi olduğunu ifade etmektedir. Nedense meşhur tasavvufçular Allah ile kadın arasında bu ilişkiye çok hevesli ve düşkün görünmektedirler. Allah’ı kadın suretinde canlandırma yahut sevgililerini Allah suretinde takdim etme sevdası özellikle şair tasavvufçuların çok zevk aldığı bir meşrep gibi görünmektedir (14)

    İNSANIN HEM TANRI HEM DE KUL OLDUĞUNU SÖYLEMESİ
    Sen kulsun ve sen Tanrı’sın, kulluğun kimin kulu olduğunu bildiğin içindir. Sen tanrısın ve kulsun çünkü sözleşmenle kendini Tanrı’ya bağladın. (15)
    CEHENNEMİN SENBOLİK, ACI VERMEYEN BİR YER OLMASI
    Küfür ve isyan ehli cehenneme girseler de, orada kendileri için bir zevk ve lezzet vardır. O da onlar için bir cennettir. Ancak onların cennetleri Huld cennetlerinin nimetlerine benzemez. İkisi de birdir. Amma aralarında tecelli farkı vardır. Onların cennetine tatlığından dolayı azab denir. Bu azab sözü onda gizli olan lezzet için bir kabuk gibidir. Kabuk ise özü koruyan bir şeydir.(16)
    “… Şayet (Allah, cehennemdekileri) cennet’e çıkarırsa, onlar muhakkak ki (bundan) azap duyarlar ve cennet’e girmek onlara zarar verir. Tıpkı, gül kokularının domuzlan böceklerine zarar vermesi gibi…”(17)
    PUTA TAPAN PUTPERESTLERİN MÜSLÜMAN OLMALARI
    Bundan dolayı Allah, Peygamberine dedi ki: “Onları adlarıyla söyleyin” buyurmakla (bu söz) onları puta tapmaktan alıkoymak hususunda bir delil ve hüccet oldu. Şu halde puta tapanlar, o suretleri ancak hakikaten onlara mahsus olduğunu bildikleri isimlerle adlandırdılar. Fakat hakikati olduğu gibi anlayan arifler, puta tapanların bu suretlerin ayetlerine değil ancak onlardan sezdikleri tecelli sultanın hükmüyle, o suretler de Allah’a ibadet ettiklerini bilmekle beraber suretlerden ibaret olan bu putları inkâr etmiş görünürler. Çünkü muhakkak onların ilimdeki mertebeleri iman ettikleri resulün hükmüne uyarak vaktin hükmünde bulunmalarını gerekli kılar ve onlara o suretle (Müminler-Müslüman)ismi verilir. Bu bakıma göre arifleri vaktin kurallarıdır. Eşyada tecelli eden Hakk’ı bilmeyerek onu inkâra kalkışan Mümin ise Hakk’ın cahilidir. (18)
    VAHDET-İ VÜCUD İNANCI
    Sen kulsun ve sen tanrısın. Kulluğun, kimin kulu olduğunu bildiğin içindir. Sen tanrısın ve kulsun. Çünkü sözleşmenle kendini Tanrıya bağladın. (19)
    O halde Hak’taki sıfatların hepsi mahlûkta da bulunur. Mahlûklardaki vasıfların Hak’ta da mevcut olduğu gibi… Şu halde halk, Hakk’ın bütün isim ve sıfatları, hatta onun işitme, görme kuvveti ve bütün nispet ve idrakleri olur. Şayet halk zahir olacak olursa Hak ile örtünür ve ondan batın olur. Bu suretle Hak, halkın kulağı, gözü, eli, ayağı ve bütün kuvvetleri durumuna girer. Eğer Tanrının zatı bu nispetlerden sıyrılmış olsaydı ilah olmazdı. Hâlbuki bu nispetleri bizim varlığımız ispat etti ve yine biz kulluğumuzla ilahı ilah kıldık. Biz bilinmedikçe o da bilinmezdi. (20)

    Hakikat budur ki Malik, mahlûktur ve yine hakikat budur ki mahlûk, Maliktir. Bunların hepsi tek bir varlıktandır. Hayır, belki de o tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan varlıklardandır.(21)
    O, Hakk’ın gölgesidir. O’ndan belirdi ve her şey Hakk’a döner. O halde Âlem O’dur, yani Hak’tan başka bir şey değildir. Bu takdirde senin idrakine giren her şey, imkân âleminde beliren Hakkın vücududur. Hakkın hüviyeti ondan zahir olması bakımından eşya Hakkın vücududur. (22)

    İster Hak ol, ister halk ol; Allah ile Rahman olursun.(23)

    İşte bunun için Allah, İblis’e soruyordu: İki elimle yarattığım (cemal ile celal sıfatımla halk ettiğim) mahlûkata secde etmekten seni men eden şey nedir? Hâlbuki o mahlûk (yani âdem) âlemin suretiyle Hakk’ın suretinden ibaret olan iki suret arasında ancak onun birleşmesinin aynısıdır. Bu suretle Hakk’ın elidir, İblis ise âlemden bir parçadır. İblis için bu birleşme keyfiyeti hâsıl olmadı ve bundan dolayı halifelik âdeme verildi. (24)

    ŞEYHİN NE ZAMAN ÖLECEĞİNİ BİLMESİ YALANI
    Bu hali, rahmetli babamda dahi gördüm. Zira onu, yüzünün canlı insanların sûreti şeklinde olmasından dolayı, şüphe ile defnettik. Onda ölülerin damarlarının (nabzının) durması ve nefes kesilmesi yoktu. Ölmezden on beş gün önce öleceğini bana haber vermiş ve çarşamba günü öleceğini söylemiş. Nitekim böyle oldu: Ölüm günü gelince, şiddetli bir şekilde hastalanmıştı. Bir şeye dayanmaksızın doğruldu ve dedi ki :
    - Oğlum, bugün (artık) göç ve (Cenab-ı Hakk ile ) karşılaşma olacak. Men de :
    - Allah bu sefer’inde ( yolculuğunda) sana selâmet versin ve mülâkatında seni mübârek kılsın dedim. Bu söz ile ferahladı ve :
    - Oğlum, Allah benden (yana) sana iyilik mükâfatı versin. Senden işittiğim ve bilmediğim, belki de bir kısmını (daha önce) inkâr ettiğim (söz) işte budur dedi.
    Sonra her iki yanında (yanaklarında) bedeninin rengine uymayan bir parıltı zâhir oldu: İnci gibi parıldayan bir nur… İşte pederi kaplayan bu parıltı, yüzüne doğru yayıldı ve bütün bedenini istilâ etti. Onun elini öptüm, vedalaştım ve huzurundan ayrıldım.
    - Ben Câmi-i Kebir’e gidiyorum. Ölüm haberin gelinceye kadar oradayım dedim.
    - Git ve benim yanıma bir kimsenin girmesini bırakma dedi. Sonra kendi karısını ve kızlarını etrafına topladı. Öğle vakti olunca ölüm haberi bana geldi. Kendisine gittim ve bakanları :
    - Ölü mü? Yoksa diri mi? diye şüphede bırakan bir halde buldum. İşte böyle bir halde onu defnettik.
    Babamın büyük bir meşhedi (şahadeti) vardı. … Bu makamın sahiplerinin hayatı ve ölümü birbirine müsâvidir…(25)
    Yüce Allah Kuran’da, herhangi bir kimse ne zaman, ne şekilde, nerde öleceğini bilmez, diye buyurmasına rağmen, şeyh burada öleceği günü haber veriyor.

    Şüphesiz kıyamet ilmi, Allah’ın katındadır. O, yağmuru indirendir, rahimlerde olan şeyi bilendir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse nerede öleceğini de bilmez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır. (Lokman 34)

    Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince, ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamanında çökerler.) (Araf Suresi, 34)

    Allah’a iftirada sınır tanımayan Muhyiddin-i Arabî, iftiralarına şu şekilde devam ediyor:
    ÖLMEK ÜZERE OLAN BİR İNSANIN RUHUNUN GERİ ALINMASI
    Şeyhlerimizden birine, insanların yararlandığı sultan kızlarının birinden söz (haber) ettiler: O kızın bu şeyhe itikâdı vardı. Huzuruna gelsin diye ona (haber) iletti. Şeyh de kalkıp gitti. Kadının kocası olan melik, onun yanındaydı. Sultan saygı olarak ayağa kalktı. Sonra şeyh, can çekişmekte olan kadına baktı ve: Ölmeden önce, yakalayın onu dedi. Neyle? dediler. Diyetiyle, dedi. Ödeyin onu! Böylece kadının diyeti, tam olarak şeyhe getirildi ve (kadındaki) can çekişme ile (kocasındaki ve babasındaki) hüzün durdu. Kadın gözlerini açtı ve Şeyh’e selâm verdi. Şeyh de ona: Sen hiç üzülme dedi. Ancak burada bir incelik var ki o da, ölüm çözülünce sefil (yani eli boş) olarak geri mümkün değildir. Ona muhakkak bir başka eser (yani can) lâzımdır. Biz seni (gerçi) ölümün elinden aldık. Hâlbuki o, kendi hakkını bizden (yine de) istiyor: Ancak, alınmış bir ruh ile geri döner. Seni, sen yaşadığın zaman ahâli senden faydalanmıştır. Sen yüksek değerlisin. Biz de senin fidyeni, bizim indimizde, bu ölüden daha yücesiyle öderiz: Şöyle ki bence bütün kız evlâtlardan daha sevgili bir kızım var benim. İşte senin diyetin olarak ölümü ona vereceğim. Sonra şeyh Azrail’e dönerek dedi ki :
    - Rabb’ine geri götürmek üzere sana bir rûh lazımdır. Sana vereceğim, kızımın ruhudur. Ona olan sevgimi biliyorsun. Bu ruha bedel olarak onun ruhunu al.
    Sonra şeyh, kalkıp kızına gitti. Hiçbir rahatsızlığı olamayan kızına şöyle dedi:
    - Sevgili kızım bana ruhunu ver. Çünkü sen insanlara fayda konusunda Emir’ül-Mü’minin’in kızı Zeyneb’in yerini tutamazsın.
    Kız dedi ki :
    - Babacığım senin hükmündeyim. Ruhumu sana elbette veririm.
    Şeyh de ölüme (yani Azrâil’e) :
    - Al onu dedi.
    Böylece kızcağız o anda vefât etti.
    İşte son derece hazin olmakla berâber bu hikâyede işlenen motif, şâyan-ı dikkattir. Halkın ve umûmun menfaati için, kendince en sevgili varlıklardan feragat edebilmek, gerçekte İslâm ahlâkının gâyesini teşkil eder. Diğergamlık mânasına gelen < altruisme> nin bundan daha güzel numûnesi acaba tasavvur edilebilir mi? (26)
    Allah, süresi geldiği zaman hiçbir canı ertelemez. Allah, yaptıklarınızı haber alandır. (Münafikun 11)

    Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince, ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamanında çökerler.) (Araf Suresi, 34)
    Sonunda sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, elçilerimiz onun ‘hayatına son verirler.’ Onlar (bu işte, ne eksik ne fazla) kusur etmezler. (En’am Suresi, 61)
    Söylemiş olduğu bu küfür sözlerinden dolayı birçok bilgin tarafında tekfir edilip kâfir ilan edilen Muhyiddin-i Arabî, özellikle İbni Teymiyye tarafından müşrik kâfir olarak görülmüştür. (27)

    Bu söylemleri ve inançlarındaki küfürler nedeniyle Yahudi ve Hıristiyan müşriklerden daha katmerli bir müşrik durumuna gelen Muhyiddin-i Arabî, Allah söylemediği halde Allah adına bunları aktardığından, Allah’a çok büyük iftira atmıştır.

    Artık bundan sonra kim Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzerse, işte onlar, zalim olanlardır. (Ali İmran Suresi, 94)
    Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler. (Nahl Suresi, 116)
    De ki: “Allah hakkında yalan uydurup iftira edenler, kurtuluşa ermezler.” (Yunus Suresi, 69)
    Allah’ın kitabında olmadığı halde, Allahböyle dedi şöyle dedi diyenlerin hepsi Allah’a iftirada bulunmuşlardır. Allah’a iftira üzerine kurulan bir dinin, hala mensupları olmaya devam edecek misiniz?



    KAYNAKÇA

    1)Fusus ül- Hikem Muhyiddin-i Arabî. Sayfa 20 Çeviren Nuri Gencosman
    M.E.B İstanbul 1992

    2)İbn-i Arabî Muhyiddin El-Futuhat El-Mekkiiyye, sayfa 455. Kültür bakanlığı sayfa 1184, Çevre Nihat keklik divandan nakille…

    3) İbn-i Arabî Muhyiddin El-Futuhat El-Mekkiiyye, Sayfa 25

    4 ) Fusus-ül- Hikem Muhyiddin-i Arabî. Sayfa 301. Çeviren Nuri Gencosman M.E.B İstanbul 1992 Ayrıca bkz. (El-Futûhât El-Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, sayfa 99. )
    5) Tasavvuf ve İslam, İbrahim Sarmış, Ekin yayınları 197. sayfa bu kitapta vermiş olduğu kaynaklar. . Fususu’l-Hikem, 1/83, el-Halebi baskısı.

    6) Fusus-ül Hikem Muhyiddin-i Arabî. Sayfa 83 Çeviren Nuri Gencosman
    M.E.B İstanbul 1992

    7) Fusus-ül Hikem Muhyiddin-i Arabî. Sayfa 95 Çeviren Nuri Gencosman
    M.E.B İstanbul 1992

    8) Fusus-ül Hikem, Bali Şerhi, 375, İstanbul 1309 h. Kaşani Şerhi, 1/192, Tali. Dr.’ Ebu’l-A’la Afifi, Kahire 1321.

    9) Fusus ül- Hikem Muhyiddin-i Arabî. Sayfa 119-120 Çeviren Nuri Gencosman M.E.B İstanbul 1992
    10) Fusus-ül Hikem 103 Şevket Bey Matbaası İstanbul

    11 ) İbrahim Sarmış Tasavvuf ve İslam sayfa 193 Ekin yayınları

    12) A. Avni Konuk, Fustısu’l-I likem 1/258 Tercüme ve Şerhi, Hazırlayanlar Mustafa Kara, Dr Selçuk Eraydın. Dergâh yayınları 1986

    13) Tasavvuf ve İslam İbrahim sarmış ekin yayınları 195 sayfa bu kitap da vermiş olduğu kaynaklar. Fususu’l-Hikem, 1/212, el-Halebî baskısı, Kâşanî şerhi, 437, İstanbul baskısı, Tîâlî şerhi, 420, hicri 1309 baskısı.

    14 ) İbrahim Sarmış Tasavvuf ve İslam sayfa 195-196 Ekin yayınları

    15) ) Fusus-ül- Hikem Muhyiddin-i Arabî. Sayfa 101 Çeviren Nuri Gencosman M.E.B İstanbul 1992

    16) Fusus-ül Hikem Muhyiddin-i Arabî. Sayfa 104 Çeviren Nuri Gencosman M.E.B İstanbul 1992

    17 ) Sonuncu paragraf için bkz. (El – Futûhât El – Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabî, sayfa 168. )

    18 ) Fusus-ül Hikem Muhyiddin-i Arabî. Sayfa 292 Çeviren Nuri Gencosman
    M.E.B İstanbul 1992

    19) Fusus-ül Hikem Muhyiddin-i Arabî. Sayfa 101 Çeviren Nuri Gencosman
    M.E.B İstanbul 199

    20) Fusus-ül Hikem Muhyiddin-i Arabî. Sayfa 78-79 Çeviren Nuri Gencosman M.E.B İstanbul 1992

    21) Fusus-ül Hikem Muhyiddin-i Arabî. Sayfa 72 Çeviren Nuri Gencosman
    M.E.B İstanbul 1992

    22) Fusus ül- Hikem Muhyiddin-i Arabî. Sayfa 120 Çeviren Nuri Gencosman
    M.E.B İstanbul 1992

    23) Fusus ül- Hikem Muhyiddin-i Arabî. Sayfa 190 Çeviren Nuri Gencosman
    M.E.B İstanbul 1992

    24 ) Fusus ül- Hikem Muhyiddin-i Arabî. Sayfa 32 Çeviren Nuri Gencosman
    M.E.B İstanbul 1992

    25 ) (El – Futûhât El – Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr. Nihat Keklik Kültür Bakanlığı Yayınları – 1990 sayfa 128-129)

    26) (El – Futûhât El – Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabî, çeviri. Prof Dr. Nihat Keklik, Kültür Bakanlığı Yayınları – 1990 sayfa 151-152 ).

    27) İbn-i Teymiyye Külliyatı cilt 2 Tevhid yayınları. Bu cildinde Muhyiddin-i Arabî’nin tekfir edilen görüşlerini inceleyebilirsiniz.

Kelam ilminin otoritelerinden Sa'düddin Taftazanî, İbnü’l-Arabî hakkında şunları söylemektedir:

“... Füsûs sahibi Muhiddîn Arabî, büyük bir çığırtkanlıkla ve aşırı bir hamakatle, çirkin bir davranışla haddini aşmış, kendi adî varlığını, kararmış gönlüyle aşırı giderek, Hz. Adem (a.s.) ve ondan sonra gelip de o çizgide gidenlerden üstün kabul etmiştir. Çünkü kendi adî nefsini (varlığını), dini kemale erdirme ve bitirme bakımından, bir binayı tamamlayan altın kerpiç ya da tuğla mesabesinde tutarken, peygamberlerin sonuncusu olan bizim Peygamberimiz (s.a.v.)'i de, binadaki gediği kapatan gümüş kerpiç ya da tuğla olarak değerlendirmiştir. Böylece bu sapık kişi, değil sadece peygamberleri, aynı zamanda alemlerin Rabbi olan yüce Allah'ı da yalanlamış bulunmaktadır. Çünkü bu sapık adamın iddiasına göre, alimlerin ve beşerin efendisi olarak gönderilen Hz. Peygamber (s.a.v.)'le din kemale ermemiştir. Oysa Hz. Peygamber Arap ve Arap olmayan herkese peygamber olarak gönderilen bir peygamberdir. İşte bu peygamberin gönderilmesiyle birlikte kesin olarak -İbn Arabi'ye göre- tamamlanmamış ve bir eksiği, gediği kalmış olan dinin, kapatılması gereken ya da yerine konması icabeden iki tuğlası ya da kerpiçi bulunuyor. Bu açık gediği kapatacak olan iki tuğladan biri gümüş, diğeri de altundan olan tuğladır. Gümüş tuğla, kendisiyle peygamberlik kapısı kapanan peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. Altun tuğla için ise, yine bu adam kendisini işaretle, velayet yani evliyalık mertebesi kendisiyle sona eren, -kendi iddiasına göre- zatını göstermektedir. Oysa bu sinsi ve de sapık adamın kendisi, bu haliyle şüphe uyandıran, çirkin ve iğrenç davranışıyla yalancı peygamber olan Müseylemetü'l-Kezzab'ı da geçmiştir. Çünkü Muhiddîn Arabî, yalnızca yalancı Müseyleme'nin çizgisinde kalmakla yetinmemiş, "Ben peygamber (s.a.v.) ile eşit bir peygamberim" gibi bir şeyle yetinmemiş, daha da ileri giderek, mülhidlerin ve dinsizlerin, kalbi ve gönlü kararmış olanların önde gelenleriyle, kendisinin velilerin sonuncusu olarak isimlendirilmesine dek gitmiştir. Böylece adamları onu velilerin sonuncusu olarak değerlendirirlerken, İbni Arabî'yi herkesten ve Peygamber (s.a.v.)'den de üstün kabul etmiştir. Peygamberlerin sonuncusuna karşı olanların bu durumlarından ötürü Allah'ın laneti onların üzerine olsun...

"Ayrıca bu melankolik adam, bu kara sevdaya tutulmuş kişi, bu afyon yutmuş adamın durumunun, aşağılık zındıklarca revaç bulması da bir takım rüyalara dayanmaktadır ki, bu rüyaları da ancak geri zekalılar ve bunamış olanlar doğrularlar. İbn Arabî'nin ‘Füsûs’ adlı paçavrasının dibacesinde (önsözünde ve takdiminde) yer aldığına göre, kendisi, Hz. Peygamber (s.a.v.)'i rüyada görmüş, Hz. Peygamber (s.a.v.), bu adama rüyasında, ‘Füsûs’ adlı kitabı vermiş ve bunu her tarafa yaymayı kendisine söylemiştir.....
"Şimdi sen hiç duydun mu ki, herhangi akıl sahibi bir insana, böyle zındıklık içeren, hem akla ve hem de şeriata aykırı olan, baştan sona dek batılla dolu olan böyle bir kitabı Hz. Peygamber vermiş olsun? Bu, hiç olacak bir şey mi ki? Bu kitap verilecek ve bununla, asıl olan Şeriat yani Kitap ve Sünnet baştan sona geçersiz kılınacak, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ölümünden altı yüzyıl sonra gelen sözüm ona bir kitap baş köşeye oturtulacak, hem de bu kitap rüya yoluyla verilmiş olacak öyle mi? Yani Hz. Peygamber (s.a.v.) ‘Füsûs’ denen bu saçma kitapla, dinini, hem de 23 yıl gibi bir zaman süresince hayatının sonuna dek, her türlü sıkıntı ve güçlüğe, suikastlara katlanarak yaydığı dinini yıkacak bir kitabı, rüyada tavsiye edecek ve yayılmasını, halk arasında yaygınlık kazanmasını isteyecek?!....
"Yüce Allah tarafından indirilen tüm semavî kitapları geçersiz kılacak da, mebde ve mead ile ilgili hususları, alemlere, peygamberlere karşı tavır sergileyen, ilahlık savında ileri gidenlerin "saçma kitabı", kabul edilecek öyle mi? İlahlık davasında bulunan bu iddiacılar, gerçekte yüce Allah'ı bilip tanıyanlara karşı savaş açarak onları sefih ve cahil kimseler diye tanıtmaya kalkışmışlar, Allah'a gerçek kullukta bulunanları da aptal ve müşrik olarak görmüşlerdir. Bunların mebde ve meadla ilgili durumlarıysa hayatları boyunca kulları şaşırtmak ve gerçeklerden uzaklaştırmak olmuştur. Kısaca peygamberlerin, yani nebi ve rasûllerin dönemlerinin bitiminden sonra, herşey birbirine karışınca, gerçek tersyüz gösterilince, hakikatleri bu afyoncular, bu eroinmanlar mı, bu apaçık aptallıkları ortada olanlar mı ortaya koyacaklar?

"Nitekim ‘el-Mevakıf’ adlı eserin sahibi Adudulmilleveddîn diye tanınan Adududdin Abdurrahman b. Rükneddîn (1281-1355) -Allah derecesini illiyînde yüceltsin-'e ‘Füsûsu'l-Hikem’ adlı kitabın sahibi olan İbn Arabî'nin ‘Fütûhât’ adlı kitabı hakkında sorulduğunda, şu cevabı vermiştir: ‘Siz Mekke sıcağında başı dönmüş kuru mizaçlı bir Mağribînin peşine mi takılmak istiyorsunuz, ki durmadan yediği kuru ot yani afyondur, afyon yutup durmaktadır. Yediği şeyler küfürden başka bir şey mi ki?’....
"Diğer taraftan eğer bunlara yüce Allah'ın apaçık âyetleri okunup, kendilerinin kesinlikle açık bir dalâlet ve sapıklık içinde oldukları belirtilince konudan yan çizerler. Dosdoğru olan yoldan saptıkları aktarılınca, tıpkı yayın oktan çıkıp gittiği gibi, bunların da İslâm dininden çıktıkları anlatılınca ve tüm peygamberlerin, dayandıkları semavi kitapların ifade ettikleri gerçeklerden uzak düştükleri söylenince, hemen konuşmanın seyrini değiştirirler. İşi başka yönlere çekmeye, haktan sapmaya, doğruları tersyüz etmeye, tevile gitmeye kalkışırlar. Dine bu yalan yanlış ifadelerle ta'n etmeye, dil uzatmaya yönelirler. Yine ilahî ve semavî kitaplarda yer alan hükümlerin yorumunu kendi sapık ve dinsizlik içeren mezhepleri çerçevesinde yaparlar. İslâmî kurallara, akideye, tefsir bilginlerinin icmaına aykırı görüşler sergilerler. Onlar Allah'ın âyetleriyle ilgili bu yanlış yorumlarıyla ilhada ve dinsizliğe sapmış oluyorlar. Yine onlar bu tür saçma tefsirleriyle yüce Allah'ı inkara saparak küfre giriyorlar. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v.)'den sahih olarak rivayet olunan bir hadise göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘Doğrusu kim, kendi görüşüne dayanarak Kur'ân'ı tefsir ederse, kesinlikle küfre girmiş olur.’
"... Ayrıca bu tasavvufçu geçinen kimselerin kitaplarının ve risalelerinin aşırı bir şekilde takvayı, kalbi Allah’tan başka her şeyden arındırmayı salık vermeleri, tavsiyeleri, samimiyetlerinden olmayıp, kendi murdar ve iğrenç görüşlerini bunlar arasında verebilmek, sunmak ve yaymak içindir. Zındıklıklarına, batıl görüşlerine bir kılıf uydurmaya yöneliktir. Tıpkı felsefecilerin batıl ve yanlış görüşlerini, sakat düşüncelerini, peygamberlere indirilen sayfalar ve kitaplar meyanında sunmaları gibi... Çünkü bununla selim olan kalbleri aldatsın istemektedirler. Böyle bir işi başardıklarında da, şu iddia ile ortaya çıkarlar: Bu yola yani tasavvuf yoluna, felsefî görüşlere davet edenler, aslında dinsiz zındıklar değiller. Bunlar samimi ve doğru olan muvahhitlerin (birleyenlerin) ta kendileridirler. Böylece dinsizliği ve ilhadı irşad gibi gösterirler, böyle inanırlar, zındıklığı da doğruluk ve dürüstlük olarak kabul ederler ve inanırlar....
"Yoksa, ‘hariçte, dışta, eşyadan olan mutlak vücudun (varlığın) dışında, hiçbir şeyin gerçekleşmesi söz konusu değildir’ diye inananların bu inançları gerçekleşmemiş olur. Çünkü bunlara göre, hariçte görülen tüm varlıklar, hayalden ve seraptan ibarettir. Bunlara göre dışardaki bu varlıkların hiç bir hakikatı, gerçekliği yoktur. Ne haram için ve ne de helal için ve ne de bu ikisi dışındaki şeyler için bir hakikatten, gerçeklikten söz edilemez. Yani ahkâm bu konuda geçersizdir, bunların bir hakikatı da yoktur. Ayrıca ne bir azaptan, bir cezadan, ne bir kitaptan ve ne de hesaptan asla söz edilemez. Aksine bütün bu saydıklarımız, mülhid dinsizlerce, tasavvufcu geçinen zındıklarca ve felsefecilerce hayaldir, seraptır.... Bir meşakkatin, zorluğun ve cezanın varlığının sözkonusu olmadığından dem vururlar. Bunun için de şu saçma gerekçeyle ortaya çıkarlar: Aslında cehennemlikler, cehennem içinde tıpkı, balığın suda rahat ettiği anlamda, nimetler içinde mutlu bir hayat geçirirler....” (Sa’duddîn Taftazanî, Vahdet-i Vücûd Risalesi, çev. Harun Ünal,
Taftazanî, vahdet-i vücud konusunu ise şu şekilde ele almaktadır:
“... ariflere göre, ‘Fena fi’t-Tevhid’de fani olmak anlamında izmihlal, yok oluş değildir. Bu fani oluş, adeta, güneşin ortaya çıkmasıyla, yıldızların nurunun, aydınlığının kaybolması gibi bir şeydir. Şimdi buna bakarak, eşyanın hakikatı yoktur, bu durumda eşya adeta seraba ve hayale benzer, demek ayrı bir şeydir. Bir kimsenin, yıldızların ışığı ortadan yok oldu gitti diye kalkıp, bu yıldızlar gerçekte yokturlar, bunlar sadece birer serap ve hayalden ibaret şeylerdir demesi birbirinden tümüyle farklı şeylerdir.

“Bu durumda böyle düşünen, söyleyen ve kabul edenlerin beyinsizliğine, aklını yitirdiğine karar verilir.... Çünkü bunların inançlarına göre, kainattaki aynlar (şeyler), yani gökler, yer ve bu ikisi arasında yer alan her şey, haricî mevcutlar (varlıklar)’dır. Kainattaki tüm bu şeyler, Allah’ın ilminde sabit olan aynlardır. Allah ise, bunlara göre mutlak vücut (varlık) olup, hariçte değildir. Aksine hariçte görünen şeyler tamamen hayalden ve seraptan ibarettir. Dolayısıyla bunların taayyünleri de, yani kesin birer ayn (şey) oluşları da, bilimsel bir taayyündür, yoksa bunlar aynî anlamda, bir taayyün değildir....
“... bu, nass ile sabit olan hükmü de inkar anlamını taşır. Çünkü yüce Allah’ın kavli şöyledir.
“ ‘O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.’ (Kasas: 28/88)
“İşte bu şahısların sapık görüşleri kabul edilirse, ... bu âyetin bir manasının olmaması gerekir. Çünkü bu şeyler yani kainat önce gerçekleşmiş olmalı ki, bu ayet sonradan bunların helakinden, ortadan yok olmasından söz etmiş olabilsin. Çünkü helak oluş, ortadan yok oluş, ancak o şeyin önce gerçek bir şekilde var olmasından, tahakkukundan sonra ve hariçte yani yüce Allah’ın zatının dışında gerçekleşmiş olmalarından sonra sözkonusudur....
“Bu kesim, bu alanda kesin deliller sunmaktan acze düştüklerinde, öncelikle keşif ve ayan olayını ileri sürerek inkara gitmişlerdir.....
“İkinci olarak da, kendilerinin batıl ve saçma hallerini, korkunç denebilecek ibarelerle, dehşet saçan iftiralarla sunmalarıdır. Onların bu yaptıkları şeylerin benzeri ne Kitap'ta, ne de sünnette yer almadığı gibi, konuya gerçekçi bir şekilde yaklaşan İslâm âlimlerinden de böylesine konuşan birileri çıkmış değildir.... sırf şaşılıklarını örtbas etmek, zındıklıklarını gizlemek, bunların batıl olduklarının kesin görüşlerle ortaya çıkmasını önlemek için bu yola başvurmuşlardır. Ancak gerçekçi bir kafayla düşünüp bunların manalarına vakıf olduktan, bunların esaslarına ve dayandıkları şeylere muttali olduktan sonra, bu durumda tüm bu şeylerin akıl ve şeriatçe kabul edilebilir bir yanlarının olmadığını görebilirsin....
“Bir de bu adamlar, aklın ve akıl sahibi kimselerin üzerinde mutabakat sağladıkları şeyleri de inkar ederler. Çünkü akıl sahipleri, ‘Yüce Allah’ın hakikati ve künhü, akıl ile idrak olunamaz, anlaşılamaz’ konusunda mutabıktırlar. Nasıl olmasın ki? Seçkin zatlardan rivayete göre, onlar şöyle demişlerdir: ‘Seni, tanımak gerektiği gibi, tanıyamadık.’... Yani muhakkikler bunun muhal olduğunu, böylece belirtmiş olmaktadırlar....
“Bu zındıkların kibirlilik yapmalarında kendileri için bir çıkış yolu kalmayınca, iğrenç bir şekildeki muhallerinden tutunacakları bir dalları olmayınca sapıklıklarından bir çıkış yolu bulamayınca, hemen bir başka yola başvuruyorlar. İşte bu yol keşf yoludur. Zaten öteden beri bunların bağlı bulundukları ilk felsefecilerin de adeti budur. Bunlar bir şeyin altından çıkamadıklarında, aciz düştüklerinde, delil ve bürhan ortaya koyamadıklarında, ileri sürdükleri ve ortaya koydukları saçmalıklarına delil olarak hemen mükaşefeyi, keşif yolunu ileri sürerler.

“Oysa ortada bilinen bir gerçek vardır ki, keşif denen manevî olay, ancak gerçekleri ve hakikatleri ortaya koyar. Yoksa keşif denen şey, şeriatleri yıkan bir şey olamaz. Hakikatleri reddedemez. Bunların ileri sürdükleri ve savunduklarıysa tamamen zındıklıktan, sapıklıktan, batıl ve anlamsız sözlerden ibarettir. Muhal olan şeylerdir. Bunlar öyle saçmalıyorlar ki, tıpkı hıristiyanların saçmaladıkları gibi. Çünkü hıristiyanlar, Yüce Allah’ın nurunun, Hz. İsa (a.s.)’da parıldadığını gördüklerinde hemen ‘Bu Allah’dır’ demeye başladılar. Bu zındıklar da, vücudun yani var olmanın yüce Allah’tan mevcutlara aktığını görünce, akan feyizle, kendilerine feyiz akan varlıkları birbirinden ayırdedemez oldular. Bunun için dediler ki, vücud (varlık) bizzat Allah’ın kendisidir....
“Bütün bu söylenenler, meydana gelen yanılmalar, vesveseler ve şeytanın bu gibi kimseleri aldatma esasına göre ele alınmıştır. Bu türden adamların, henüz bir ilim sahibi olmaksızın güya mücahede ile uğraşıyoruz, şöhrete kavuşacağız diye yaptıkları şeylerdir....
“Dolayısıyla Allah’ın kalblerini mühürlemediği, gözlerine perde indirmediği her akıl sahibi kimse çok iyi bilir ki bu zındık ve dinsizlerin imanları yoktur. Bunlar ne Allah’a, ne meleklerine, ne kitaplarına, ne peygamberlerine, ne de ahiret gününe iman etmiş değillerdir....

“Çünkü herhangi bir şeye, özüne uymayan şekilde inanmak demek, imansızlık anlamındadır. Nitekim bu türden inanan yahudilerin Allah’a ve ahiret gününe iman etmediklerini yüce Allah kitabında açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“ ‘İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde "Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler.’ (Bakara: 2/8)
“... İşte tıpkı bunlar gibi mülhidlerin, dinsizlerin ‘Allah’a inanıyoruz’ gibi sözleri de iman değildir. Çünkü bunlara göre Allah, mutlak vücuddur. Bu mutlak vücudun da hariçte, dışarda herhangi bir vücudu yani varlığı yoktur. Nitekim bu dinsizlerin meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe imanları da gerçek anlamda iman değildir. Çünkü bu dinsizler her şeyi hayalden ve seraptan ibaret sayıyorlar. Bazan da, ‘Azab’ sözcüğü şiddet ve ceza anlamında değil, uzubet yani tatlılık ve haz anlamındadır diyorlar. İşte bu, ahiret gününe iman etmek anlamını taşımaz. Çünkü bunların ahirete imanları, bildirilen gerçeğin ve vasfının aksine bir inanıştır....

“Hiç dürüst bir inanca sahip olan bir müslümanın, bu zındıkları tasavvuf ehli diye adlandırması mümkün olabilir mi? Bu kâfirlerin, tasavvufun değerini yitirmesine neden olan zındıkların, sözde tasavvufçuların hiç tasavvuf ehli diye adlandırılmaları mümkün olabilir mi ki? Oysa gerçekçi düşünen, dürüst müslümanlara göre tasavvuf, peygamberî ahlâkla ahlaklanmak, tertemiz ve pırıl pırıl olan Muhammedî şeriata bağlanmaktır. Bunu hem ilim ve hem amel noktasından böyle anlamak ve böyle götürmektir. Yoksa muattıla denen sapık zındıkların, sofistlerin ve dehrîlerin görüşünden kaynaklanan bir tasavvuf değil. Çünkü bu dinsizlerin yaptıkları, onların küfürlerini, dinsizliklerini keşif adıyla artırmak oluyor....
“Şimdi kalkıp keşif ve ayan yoluyla malumdan söz etmek, aslında mümkün olabilecek şeylerden kabul edilmez. Çünkü ibareler malumun halini anlatmaktan uzaktır, kısırdır. Keşif yoluyla da bundan sözedilemez. Kalkıp bu gibi şeyleri kitaplara ve risalelere koymanın da anlamı yoktur. Hele bunu hüccet ve delillerle isbata gitmeye de asla gerek yoktur. Çünkü malum zaten bilinen bir şeydir. Özellikle de gerçek akıl, bunların zındıklıklarının batıl olduğunu, dayandıkları temellerin de hep kibir ve gurur olduğunu, ikinci derecedeki dayanaklarının da hep sapıklıklardan ibaret olduğunu ortaya koymuş bulunmaktadır....
“İşte bu bakımdan nasıl ki, bu kâfirlerle münazaraya girmenin bir manası yoksa, sofistlerle de benzer münazaraya girmenin hiç anlamı yoktur. Bunlar ne akla dayalı delilleri, ne de nakle dayalı kanıtları kabul ederler. Hiçbirisini kabul etmeyip hepsini reddederler....
“Tarikat erbabından tahkim ehli olanlara göre, ilim yani bilgi sahibi olmak, hal ehli olmaktan çok daha üstün ve değerlidir. Çünkü hal ehli olmak, ilahî nurların tecellisi sırasında, salikin nefsinde meydana gelen bir keyfiyettir....

“Ancak, gerçek tarikattan habersiz olanlar, hal ehli olmanın ilim ehli olmaktan üstün olduğunu ileri sürerler. Çünkü bunlar cahil kimselerdir, tarikatın da ne olduğunu bilmeyenlerdir. Diğer taraftan bu adamlar, ‘hal ehli olmak ilim ehli olmaktan üstündür’ diye savunurlarken, kendilerinin uzletinin ilim olduğunu ileri sürerler. Oysa bunların ilimden uzak kalmaları, hal ehli olmanın da ne olduğunu bilmemeleri, bir de bu teklif dünyasında (sorumluluk dünyasında) en büyük hicaplarla kaplı bulunmayı bilmemelerindendir....
“Aslında keşif noktasında, müteşabihlerin olabileceği hususu gözardı edilmemelidir. Çünkü bu, ariflerin kalblerini bir bakıma denemedir. Nitekim şeriatte varid olan müteşabihler de, ilimde rüsuh sahibi olanların (ilimde yüksek payeye erenlerin) kalblerini bir denemedir.... Bunlar ‘fena fittevhidde fani olduktan sonra’, sarhoşluk hallerinin de devam etmesiyle, ağızlarından öyle sözler çıktı ki, bu sözler hülûl ve ittihad gibi manaları içeriyordu. Çünkü ibarelerle, yazıyla o yaşanan hali anlatabilme, olayı yazıya döküp anlatma imkanı olamadığından, bunun imkânsızlığından dolayı çok yanlış anlaşılan sözler sarfeder oldular.... Ancak bunlardaki bu manevî sarhoşluk denen kendinden geçme olayı kaybolunca, durumu normal akıl ile değerlendirme noktasına gelince -ki akıl dünyada yüce Allah’ın doğruyu tartan terazisi ve ölçüsüdür-, hemen sözlerinin ne denli tehlikeli anlamlar taşıdığını görüp, bunu reddetmişler, kabul etmemişlerdir. Hatta dahası var, şuurları, kendilerinden böylesine tehlikeli bir sözün çıkmasını yadırgayıp reddetmiştir. Bundan dolayı şu gerçek ifadeleri söylemekten geri durmamışlardır. Demişlerdir ki, ‘Bu türden sözler sarfetmek, gerçekte küfürdür, sapıklıktır’. Hemen yaşadıkları durumları yazıyla ve sözle anlatabilmenin güç ve zor olduğunu söyleyerek mazeretlerini açıklamışlardır....
“Ancak bunların açık kavramlarının isbatı noktasında sarahatle konuşup buna delil göstermeye kalkışmaları halinde, o zaman tevil götürmeyen ve meceza da yorumlanmayan anlamda hakikat manasında kullanılmaları muhkem olmuş olur. Bu da tıpkı dinsiz yani mülhid vahdet-i vücutcuların açıkça ‘Allah, mazharlarda yayılan mutlak vücudun kendisidir’ gibi söyledikleri açık ifadelerdir. Daha sonra bu saçmalıklarını isbat noktasında mugalatalarını birleştirerek ve telfik yaparak bürhan gibi göstermeleridir. Daha sonra da bu saçma temele dayanarak: ‘Puta tapan herkes aslında Allah’a kulluk ediyordur. Nitekim kim ilahlık davasına kalkışırsa, o kimse bu davasında doğrudur’ gibi saçmalıklarda bulunmuşlardır.

“İşte durum bu manada muhkem olduktan, mesele sarahatle ve açıklıkla dile getirilip, buna ayrıca bir delil ikameye kalkışıldıktan sonra, bu kimselerin sözlerinin yorumu kabul edilmez, onlar için herhangi bir cevaza yol bulunmaz. Artık bundan böyle, bu dinsizleri savunmaya kalkışanların, onları temize çıkarmaya çalışanların tüm savunma ve çalışmalarının batıl olduğu gerçeği ortaya çıkmış bulunuyor. Yani kimilerinin: ‘Bu sözler herkesin, halkın anladığı gibi vahdet-i vücud değildir, esasen bunların kendilerince bir takım yorumları var ki, bunu da ancak hassadan olanlar yani özel ekipten olanlar anlayabilir’ türünden sözlerinin de bir anlamı yoktur.” (Sa’duddîn Taftazanî, Vahdet-i Vücûd Risalesi)

 

Coolumsu

Aktif Üye
Üye
İnsanların birbirleri hakkındaki hükümleri değil esas olan Allah’ın hükmüdür. Allah birine müslüman derse ona herkes isterse kafir desin müslümandır. Allah da birini kafir saysın, herkes müslüman görse de o küfürdedir.

İbni arabinin müslüman mı kafir mi olduğu benim konum değildir. Çünkü ben de kimsenin kalbinin bilgisi yok.
 

Muhammed087

Aktif Üye
Üye
Talebe: Benim gözümün perdesini açtınız. Sizinle konuşmamızdaki bereketi görmeye başladım. Fakat hakkı tavsif eden fakat muhalifinin zulüm ve haklılığını bilmeyen kimse için ne dersiniz? Bu o kimse için caiz olur mu? O kimsenin hakkı bildiği yahut hak ehli olduğu söylenebilir mi? Bu hususu açıklayın.

Âlim Ebu Hanife (r.a.): O kimse hakkı tavsif edip muhalifinin haksızlığını bilmediği zaman adli de, zulmü de bilmiyor demektir. Ey kardeşim, bil ki bana göre bütün zümrelerin en cahili ve en kötüsü, şüphesiz bu kimselerdir. Onların durumu kendilerine beyaz bir elbise getiren ve rengi sorulan dört kişinin durumuna benzer: Bu dört kişiden birisi "bu bir kırmızı elbisedir," der. Diğeri "bu bir sarı elbisedir," der. Üçüncüsü ise "bu bir siyah elbisedir," der. Dördüncüsü de "Bu elbise beyazdır," diye cevap verir. Bu sonuncuya önceki üç kişinin hatalı mı, yahut isabetli mi olduğu sorulduğunda, "şüphesiz ki, ben elbisenin beyaz olduğunu biliyorum. Fakat onların da doğru söylemiş olmaları mümkündür,"der.
 

Coolumsu

Aktif Üye
Üye
Acaba o kitaplarda yazan kötü ve şirk içerikli sözler ona mı ait nereden bileceğiz? Eskiden bilgisayar yoktu, biri ölümünden sonra eklemiş olamaz mı? Hristiyanlar Hz.İsa öldükten sonra Allah'ın kitabına bile ne saçmalıklar eklemediler mi? Böyle bir olasılıkta yok mu?
 

Muhammed087

Aktif Üye
Üye
Acaba o kitaplarda yazan kötü ve şirk içerikli sözler ona mı ait nereden bileceğiz? Eskiden bilgisayar yoktu, biri ölümünden sonra eklemiş olamaz mı? Hristiyanlar Hz.İsa öldükten sonra Allah'ın kitabına bile ne saçmalıklar eklemediler mi? Böyle bir olasılıkta yok mu?
zaten kitaplardaki ibn arabiye kafir deniyor
 

direkli

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
Üye
İbn Arabi, İslam düşünce tarihinde lehinde ve aleyhinde en fazla fetva verilen düşünürlerden biridir. Nitekim yapılan bir araştırmaya göre yalnız Arapça literatürde onun aleyhinde yazılan eser sayısı otuz dört, savunma amacıyla kaleme alınanların sayısı ise yirmidir. Aleyhinde iki yüz otuz sekiz, lehinde ise otuz üç fetva verilmiştir. Her ne kadar bunların çoğu dinî-hukukî-ilmî olmaktan çok, konjonktürel-siyasî veya hissî birer tepki olsa da, İbn Arabî'nin tarihte ne kadar büyük yankı uyandırdığını göstermesi bakımından önem arz etmektedir.
Endülüs’te Maliki fıkhı eksenli başlayan ilk muhalefetle birlikte İbn Arabi’ye, bir kısım ulema tarafından 24 itirazda bulunulmuş ve bazı konularda tekfir edilmiştir. Bu noktada kelâm ve fıkıh âlimlerinin Allah’ın tenzihi ve teşbihine bakışlarıyla İbn Arabî’nin metodolojisinin farklı olması problemin esas kaynağını teşkil etmektedir. Varlık, nefis, insan, akıl, alem, bilgi, vahdeti vücud, Allah’ın isim ve sıfatları gibi görüşleriyle bir çok kelamcıdan ayrılır. Kelâmcıların, “Ancak kelâm kitaplarını okumak suretiyle doğru itikada sahip olunabilir, yoksa imandan çıkma tehlikesi vardır” şeklindeki sözlerine de, “Ben böyle bir görüşten Allah’a sığınırım” cümlesiyle karşılık verir. Dilin sınırlarından dolayı tasavvufa ve özelde vücûda dair konuların şehâdet âleminde ancak sembolik bir anlatımla yapılabileceğini söyleyen İbn Arabî’ye yöneltilen suçlamaların temelinde bu sembolizmin doğru anlaşılamamasının yattığı görülür. Molla Cami’ye göre de, onun ıstılahlarını anlamadan ve düşünülmeden yapılan bu eleştiriler hatalıdır.
Bu eleştirilerin ise daha çok Fususul Hikem’deki görüşlerinden kaynaklandığı görülmektedir.Özellikle İbn Teymiyye(ö. 1328), Ebussuud Efendi(ö.1574) ve Mustafa Sabri(ö.1954) tarafından yapılan tenkitlerin dili ise gayet sert olup genellikle neticede İbn Arabî’nin zındık ve sapkın olduğuna hükmedilir. Yine meşhur Mukaddime yazarı İbn Haldun(ö. 1406) da, İbn Arabî ve muhtelif mutasavvıfların içi açık küfür ve çirkin bid‘atla dolu olan kitaplar yazdıklarını, İbn Arabî’nin Fusûs ve Fütûhât-ı Mekkiyye gibi halkın elinde nüshaları bulunan kitaplarının ele geçince yakılmasını ve yazıları okunamaz derecede silinene kadar yıkanmasını; böylece imha edilmesinin fetvasını vermiştir.
Buna karşılık Fîrûzâbâdî(ö. 1414) ve Suyûtî(ö. 1505) gibi âlimler de onu savunan eserler kaleme almışlardır. Bazı alimlerin rüzgarların etkileyemediği büyük bir buluta benzettikleri İbn Arabi, Askalani(ö.1449)’ye göre, “İbn Arabî sahili olmayan engin bir deniz gibidir. Öylesine büyük bir okyanustur ki dalgalarının sesi duyulmaz.” Yine, bir Hanefî fakihi olan Muhammed Bilal Hanefi de, “İbn Arabî’yi küfürle itham eden kişinin kendisi bu sözüyle küfre düşmüştür.” demektedir. İmam Rabbani(ö.1624) ve muhtelif Nakşibendî şeyhleri de ona saygı duyarak onu bir velî olarak kabul etmişlerdir.
 

ez-Zehebî

Aktif Üye
Üye
İbn Arabi, Askalani(ö.1449)’ye göre, “İbn Arabî sahili olmayan engin bir deniz gibidir. Öylesine büyük bir okyanustur ki dalgalarının sesi duyulmaz.”
İbn Hacer El-Askalanî şöyle der :

Benimle ibn Arabi taraftarları arasında, ibn Arabi ile ilgili olarak büyük bir tartışma çıktı. Ben nihayet o (ibn arabi) nin kötü ifadelerini aktardım. Onunla ilgili olarak tartışmaya giren kişiye bu kolay gelmedi ve beni Mısır sultanına bir başka konuda şikayet edeceğini söyleyerek tehdit etti. Oysa ki o söylediği şikayet konusu, bizim tartışmamızla ilgili değildi.

Güya bununla beni zor duruma düşürmek istiyordu. Bunun üzerine ben de kendisine dedim ki, bizim bu tartışmamızla ilgili olarak, sultanı ne diye devreye sokmak istiyorsun. Gel birlikte Allah (cc)’ a yakaralım. Böylece bu türden Allah (cc)’a yakaran iki kişiden biri mutaka yalancıdır, aksi takdirde kim yanlış ise Allah (cc) gerekeni versin.

Devamla diyor ki: “Bana dedi ki, Bismillahi (Allah’ın adıyla) Ben de ona dedim ki şöyle söyle: “De ki: 'Allah’ım, eğer ibn Arabi sapıklık üzere ise lanetinle bana lanet et, bana ceza ver.'”
Kendisiyle tartışma yaptığım kişi de bunu söyledi.

Ben kendim (İbn Hacer el-Askalani) şöyle dedim : 'Allah’ım, eğer ibn Arabi hidayet üzereyse, bana lanetinle lanet et, bana ceza ver.'

“Nihayet oradan ayrıldık. Mısır’ın gezinti yerlerinden birinde biraraya geldik, dolunaylı bir geceydi. O şahıs bize dedi ki: 'Ayağımdan aşağı yumuşak bir şey hareket ediyor, bakın hele !' Biz de hemen baktık, birşey göremedik, göremediğimizi de kendisine söyledik. Daha sonra bu kişi gözlerini de kaybetti.”

(Burhan Bukaî , Tenbihul Ğabiy)
 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Yönetici
Admin
Frm. Yöneticisi
İbni Arabi'nin, Rasulullahı Sollama Zırvası
 
Üst Alt