Risalei Nur Külliyatı - Kitap Tavsiyesi

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Yönetici
Admin
Frm. Yöneticisi

Narcı Genç

Yeni Üye
Üye
Sikke-i Tasdik-i Gaybi sf: 120'de 'Kemiklerden nasıl yardım istenir' ayan beyan mükemmelce anlatıyor zaten. Benim anlatmama gerek yok. Yok şöyle olmuş, böyle şirk koşmuş demem, anlatmam, gerek yok görüyorsunuz, Mükemmel, anlatmammmm..



http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/sikke-i-tasdik-i-gaybi/sayan-i-hayret-bir-tefeul-ve-muhim-bir-ihbar-i-gaybi/128



İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye’nin ruhların tavsiyesi ile şifa bulanlar sözü ve yukarda açıkladığı şu sözü:
“Bunları anlamaktaki maksadımız, ölülerin ruhlarıyla dirilerin ruhları nasıl birbirleriyle münasebet kurabiliyorlarsa, kişilerin ruhlarının da aynı şekilde birbirleriyle alaka kurabileceklerini anlatmaktır.” Kitâbu’r-Ruh’u sayfa 252


عن بَكر بَن عَبد اَلله رَضى اَلله عَنه قَال: قَال رَسول اَلله صَلى اَلله عَليهَ
وسلم: حياتي خَير لَكم تَحدثون وَيحدث لَكم، فَإذا أَنا مَت كَانت وَفاتي خَيرا لَكم،َ
تعرض عَلى أَعمالكم فَإذا رَأيت خَيرا حَمدت اَلله وَإن رَأيت شَرا اَستغفرت اَللهَ
لكم.
Bekr b. Abdullah radıyallahu anh’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Benim hayatım, sizin için hayırlıdır (benim sağlığımda birtakım iş-ler) yaparsınız, size (onlarla ilgili hükümler) bildirilir. Ben öldüğümde ise vefatım sizin için hayırlı olur, çünkü amelleriniz bana (kabrimde) arz edilir, hayır görürsem, Allah’a hamd ederim, şerr görürsem Allah’tan sizin için af dilerim. (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, II, 194; İbn Hacer, el-Metâlibu’l-Âliye, (no: 3853), IV, 22; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, (no: 14250), VIII, 594.)


“Allah’ın (Celle Celâluhû) yeryüzünde hafaza melekleri dışında me-lekler vardır. Bunlar ağaçtan düşen yaprakları yazarlar. Sizden birisi çölde yolunu kaybederse “Ey Allah’ın kulları bana yardım edin!” diye bağırsın. (İbn Hacer, Muhtasaru Zevâidi’l-Bezzâr, (no: 2128), II, 420. Heysemî ricalinin sika olduğunu belirtir. Heysemî, Mecmau’z- Zevaid, X, 132; Sehevî, İbtihac, s. 38.)

Ubade b. es-Sâmit radıyallahu anh’in rivâyetine göre, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem veliler hakkında:
“Yeryüzü onlarla durur, onlar sebebiyle size yağmur yağdırılıyor ve onlar hürmetine yardım olunuyorsunuz,” buyurmuştur. (Alî el-Muttakî, Kenzu-l-Ummal, X11, 190; (h. no: 36613))
 

Narcı Genç

Yeni Üye
Üye
Tevhidden anladığın nedir.
Ben alıntılayım anladığımı, sizin içinde ben sormak istiyorum izin verirseniz?

Kur’ân-ı Kerîm, muhataplarını bir yandan tevhid akidesine davet ederken, diğer yandan da çeşitli dinlerden nakiller yapıyor; nâzil olduğu zamanda mevcut olan millet, medeniyet ve mezhepleri sorguluyor, bâtıl ve bozuk olduklarını delillerle ispat ediyor ve bütün bunların semâvî dinlerle mukayeselerini yapıyor.

İnsanlık tarihindeki fikir mücadelelerine bakıldığında, ulûhiyyet dâvası, insanların düşüncesini ilk günlerden beri meşgul etmiştir ve bu dâvanın hakkâniyetinin ispatı ve sübûtu için de, melek ve insanlardan seçilmiş resullerin semâ ile arz arasındaki elçilik görevleri hiçbir zaman kesintiye uğramamıştır. Cenab-ı Hak bu hakikati şöyle beyan eder:

“Allah meleklerden de, insanlardan da elçiler seçer.”2

İslâm peygamberi olan Efendimiz Muhammed’in (a.s.m.) dünyamıza teşrifleriyle ve ona gönderilen aklî ve kevnî varlık âlemini aydınlatan Kur’ân-ı Kerimin nüzûlüyle bu elçilik görevi sona ermiştir.

Bu açıdan bütün peygamberlerin risalet görevi, tevhid akidesine karşı akılları ve kalbleri uyarmak ve muhatapların iç dünyalarına onu yerleştirmektir. Tevhid akidesi fıtrat inancıdır ve Allah insanları o inanç üzerine yaratmıştır. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Yüzünü hak din olan İslâma çevir. O fıtrat dini ki, Allah insanları o din üzerine yartmıştır. Allah yaratışını değiştirecek değildir; siz de Allah’ın yarattığını değiştirmeyin. İşte dosdoğru din budur; lâkin insanların çoğu bilmez.”3

Vahdâniyet-i İlâhiye, İlâhî vahye dayalı bütün semâvî risaletlerin ilk ve öncelikli tavsiyesidir. İslâmiyetin de, Cenab-ı Hakkı zıttan ve nidden tenzihle beraber ilk esasını teşkil eder.

Bu İlâhî sistem, âlemlerin Rabbinden Rasûl-i Emîne vahiy ile gelmiş ve Müslümanlar tarafından iz’an ve teslimiyetle kabul edilmiş bir sistemdir. Efendimiz Muhammed’in (a.s.m.) risaletiyle peygamberlik sona erdiği için, ondan sonra gelen Müslümanların bizzat kendi hayatlarında zuhur eden ve dinin temel yapısına uymayan her şey, İslam alimleri tarafından iki ana sahada itinayla tashihten geçirilmiştir. Bu sahalardan biri imânî yükümlülük, diğeri ise amelî yükümlülüktür.

İslâm dininin Müslümanın hayatına taalluk eden yönleri şunlardır: Akaid, şeriat ve ahlâk. Akaid, mü’mini şeriata götüren bir esastır. Şeriat da, akaid ile hassasiyet kesb etmiş kalbin İlâhî emirleri yaşamak üzere kabullenmesidir. Ahlak ise, bu ikisinin bir meyvesidir. İşte bunun üzerine insanlık peygamberinin veciz sözü gelir:

“Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”4

Düşünce üzerinde araştırma yapan İslâm alimleri tarihin ilk günlerine kadar uzanarak bu gerçekleri kaydetmişler; halefleri de onların çizgisini daima takip etmişlerdir. İlmiyle âmil Risale-i Nur Külliyatı’nın sahibi de çeşitli akımların tesirsiz kılınması ve tevhid hakikatlerinin tecellisi için aynı çizgiyi takip edenlerdendir. Risale-i Nur’da cevaplarını bulan bazı akımlar ise şunlar: Dehrîler ve yandaşları, tabiatçılar, sâibeler, berâhimeler, Müslümanların yaşamış oldukları Fars diyarında tesirlerini hissettiren Seneviyeler, Müslümanlarla iç içe yaşayan ehl-i teslis, Yahudiler ve diğerleri...

Bediüzzaman Said Nursî, müessir düşünceleriyle, kuvvetli ve sağlam delilleriyle bu dinin birçok önemli meseleleri üzerine himaye kanadını germiş, Risale-i Nur Külliyatında o meseleleri kevnî şeriat ile Kur’ân şeriatını birbirine bağlamak suretiyle araştırmış, incelemiş ve fevkalâde vukufiyetle onları tahlil etmiş, beşerin istifadesine sunmuştur.

Evet, Bediüzzaman bütün insanlığa hitaben şöyle der:

“Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen, Cenab-ı Hakkın marifetini kazan. Çünkü, bütün hakaik-ı mevcudat, ism-i Hakkın şuââtı ve esmâsının tezâhürâtı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar.”5

Bediüzzaman kendisine mahsus usûlü (metodolojisi) olan alimlerden olduğu ve Sofestâilerin yanlış prensiplerinden tamamen uzakta bulunduğu ortadadır. Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’da ehemmiyetle üzerinde durduğu bir mesele vardır ki, burada ona değinmeden geçemeyeceğim: “İnsan unsuru”. Bu Kur’ân-ı Kerîmin’in de asıl maksadıdır.

Evet, Kur’ân insandan bahseden veya insana hitap eden bir mükâlemedir. Bu hakikate Bediüzzaman da işaret etmektedir. İnsan, dünyanın bir çekirdeği hükmündedir ve Risale-i Nur da bütün meseleleriyle ona müteveccihtir. Zira insan için, uhrevî emellerini kazanmak herşeyden ehemmiyetli, kaybetmesi de herşeyden tehlikelidir.6

Bu önemli mesele, metoda taalluk eden bir husûsiyettir ve her semâvî risaletin de gayelerinden biridir. Ulûhiyet meselesi İslâmiyetin diğer her meselesi gibi sadece teorik açıdan ele alınacak bir mesele değildir. Yâni, teorik olarak inananların bütün aklî sorularına muknî cevaplar vermek, muhalifleri delillerle susturmak veya onların şüphe îrad etmelerini bertaraf etmek ulûhiyet davası için tek ve yegane hedef değildir. Bunun da ötesinde birinci derecede bu davanın canlı hale getirilmesi ve ona hayattar bir şahsiyet kazandırılması gerekir ki, Resulullah’a (a.s.m.) gelen İlâhî mesajı, kavlen ve amelen kabul etmiş, müsbet bir ümmetin kimliğini ifade edebilsin; teorik ilke ve kurallar da hissedilebilir, hareketli birer canlı suretini alabilsin. İşte bunun için Bediüzzaman, Müslümanların maruz kaldığı tehlikelerin sebebini, onların iman şuurundan uzak kalmaları olduğunu belirtir. Bu da delilsiz bir iddiadan ibaret değildir. Zira Risale-i Nur’u okuyanlar bilirler ki, herhangi bir okuyucu, oradaki meselelerin tahlilinde şu gerçeği çok iyi anlar: Kur’ân’daki muhkemât, kâinat ve insanın mahiyetiyle kopmaz bağlarla bağlanmıştır.

Yukarıda da belirtildiği gibi, Bediüzzaman’ın muhatabı insandır ve ona şöyle der: “Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen, Cenab-ı Hakkın marifetini kazan.” 7 Bediüzzaman Kur’ânî delillerin eşsiz olduğuna da işaret eder. Evet, vahdâniyet hakkındaki Kur’ânî deliller, onun dışındaki bütün mezhep ve düşüncelerin delillerinde daha sağlam ve daha metindir. Zirâ birliği hakkında getirdiği deliller fıtrattan ve tecrübenin tâ kendisinden gelmektedir-ki, bu marifet-i İlâhiyenin bir vesilesidir. Kur’ân-ı Kerim’in fıtrî meselelere mebni bu istidlâl yolu, insanlığı ulûhiyetin birliğine götürür.8 Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

”Gerçekten bu Kur’ân, yolun en doğrusuna iletir ve güzel işler yapan mü’minlere, büyük bir mükâfâtı hak ettiklerini müjdeler.”9

İşte Risale-i Nur’dan sağlanan istifadenin hem doğru ve hem de sürekli olmasının sebebi, kaynağı olan Kur’ân’a dayandığındandır. Bu makamda Bediüzzaman şöyle der: “Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’ân’ın bâhir bir burhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem’a-i İ’cazı mânevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuâı ve o mâden-i hakikattan mülhem ve feyzinden gelen bir tecüme-i mâneviyesidir.” 10 Bediüzzaman Yirmi İkinci Sözde kâinattan getirdiği cüzî ve küllî delillerden ve aklî burhanlardan oluşan tevhid hakkında on iki burhanı işlemektedir ki, bütün bunların hepsini tevhid denizinden bir katre saymaktadır.11 Yine bundan önceki On Altıncı Sözde nefisten bahsediyor ve ona Kur’ân-ı Kerîmin feyzinden çıkan dört şua ile tevhid hakikatini, kâinatın yaratılışını ve namazın aslının bir miraç ve onu Yaratıcının kullarına bir rahmeti olduğunu ispat ediyor.12

Otuz Üçüncü Söz'de13 olduğu gibi yine Sözler kitabında vahdâniyet ve ehâdiyetten bahsediyor; imân hakikatlerine açılan pencereler şeklinde imanı güçlendirmek için vahdâniyet ve ehâdiyet işâretlerini, remizlerini ve delillerini imân hakikatlerine açılan pencerelerde peşi peşine sıralıyor-Lem’alarda da olduğu gibi...

Yine Mektubat isimli kitapta14 Tevhid hakikatinden, Allah’a imân, marifetullah ve muhabbetullahın ehemmiyetinden, fıtratın kabul edeceği ve nefsin istikamet bulacağı şekilde bahsediyor.15

Tevhid ilmi,-İbni Haldun’un da ifade ettiği gibi-fıkıh İlminin mukabil vechindeki İlâyiyâttır.16 Akaid-i imâniye hakkında yapılan araştırma ve tartışmalar ise, Tevhid İlminin yapısını oluşturur. Zîra, Cenab-ı Hakkın birliğine olan itikad, İslâmiyete girmenin bir şehâdeti olduğu gibi, âhirette de bir kurtuluş senedir. Burada tevhid ve vahdâniyet-i İlâhiyenin mânâ ve tarifini aklî ve şer’î delillerle de teyid ederek açıklamak gerekir.

Tevhidin mânâsı:

Tevhîd, bir felek ile o feleğe ait mutlak lafzın dairesinde oluşan herhengi bir mânâdır ki, ikisini de asılda ve iştikakta birleştiren aralarında bir bağ bulunması hasebiyle bu mânâ oluşmuştur. Lügatçılara göre Vahhade’nin mastarı olan Tevhid kelimesinin bu mânâsına göre şöyle diyebiliriz: “Vahhadtüllahe” Allah’ı birledim. Yâni, Onun bir olduğuna ve nazîri ve benzeri olmayan zâtı, sıfatları ve fiilleriyle münferid ve tek bir ferd olduğuna itikad ettim. Allah’ın sıfatlarından olan Vâhid’in mânâsı ise, Onun ikincisi bulunmayan ve tevhid ve vahdâniyet sahibi olan ve icad ve tedbirde de münferid ve tek olan demektir.

Hülâsa, bir olan Allah’a imân etmek olan tevhîdin kısaca mânâsı şudur: Allah evhad ve mütevahhiddir, yâni vahdâniyet ve tevhid sahibidir. Ve halk ve tedbirde de münferid ve tekdir.17

Kelâm âlimlerince tevhîdin mânâsı: Allah Teâlanın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde bir olduğuna itikâd etmektir. Yâni, kul ibadetlerini bir olan Mabuduna karşı yapar, yalnız Ona tahsis eder, yalnız Onun ibadete lâyık olduğuna inanır ve hiç bir ibadetinde bir başkasını Ona şirk koşmaz. Zâtında hiç bir yönden inkisâmı ne fiilen, ne vehmen ve ne de farzetmek suretiyle kabul etmez. Hiçbir sıfatını hiçbir varlığın sıfatlarına benzetmez. Aynı cins sıfatında taaddüd kabul etmez, yâni Allah’ın (c.c.) iki ayrı kudretinin olduğunu kabul etmez. Yüce fiillerine iştirak ve ortaklığı sokmaz; yâni, ne istiklâl ve ne de başka bir şey sebebiyle hiçbir kimsenin hiçbir fiilde tesiri yoktur. Bütün fiiller hayır olsun, şer olsun yaratma ve icad etme cihetiyle Ona aittir. Varlıkların elinde ise sâdece kesb vardır. Kesb ise teklifin, sevap ve ikabın esasıdır. Bu tarif de beş kemmiyeti nefyeder18 ki, onlar da şunlardır:

Birincisi: Zâtında düşünülen kemmiyet. Yâni, Cenab-ı Hakk'ın zâtının cüzlerden terkip edilmiş olduğunu nefyetmek.

İkincisi: Zâtından ayrı düşünülen kemmiyet. Yâni, başka bir ilâhın varlığını kabul etmemek ve yüce zâtına benzeyen başka bir zâtın bulunduğunu nefyetmek. Zâtının bir olması inancı bu iki kemmiyeti nefyeder.

Üçüncüsü: Sıfatlarında düşünülen kemmiyet. Herhangi bir sıfatının taaddüdünü nefyetmek. Cenab-ı Hakkın bir cins sıfatından iki veya daha fazla yoktur-her biri var edip yok edebilecek iki kudret, iki irade ve iki ilim gibi...

Dördüncüsü: Sıfatlarından ayrı düşünülen kemmiyet. Yâni, başka varlıklarda Kendisinin yüce sıfatlarına benzeyen sıfatların varlığını nefyetmek-Kendisinden başka diğer varlıklarda var edecek ve yok edecek kudret sıfatının bulunması, mümkünâtı tahsis edecek irade sıfatının bulunması ve herşeyi kaplayan muhît bir ilminin bulunması gibi (hâşa ve kellâ).

Beşincisi: Fiillerinden ayrı düşünülen kemmiyet. Yâni, Cenab-ı Hak kabiliyet ve güç vermeksizin bizzat yaratma ve icad etme fiillerine sahip olan başka kimselerin varlığını nefyetmek.19 Yüce iradesiyle dilemedikçe hiçbir kimse hiçbir fiili yapamayacağına inanmak.

Bütün bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi, yüce zâtının birliği Kendisi için vâciptir, zorunludur. Bunun mânâsı da: Cenab-ı Hak inkisam olabilen terkip olmuş bir cisim değildir. Yüce varlığından başka ilâh yoktur. Sıfatları tekdir, yâni aynı cins sıfattan iki adet yoktur. Yüce sıfatlarına benzeyen başka bir sıfat bulunmamaktadır. Fiillerinde birlik vardır, yâni yüce fiillerine benzeyen fiillere sahip bir kimse yoktur.

Başka bir tarifle, zâtının birliği, zâtında ve zâtından ayrı düşünülen kemmiyeti nefyeder. Sıfatlarının birliği, sıfatlarında ve sıfatlarından ayrı düşünülen kemmiyeti nefyeder. Fiillerinin birliği, fiilerinden ayrı, benzer başka fiillerin var olduğu düşüncesini nefyeder.

Şeriat dilinde tevhidin mânâsı: Tevhid, imândır. Yâni, Allah Taâlanın varlığı ve birliği hakkında şek ve şüphenin ulaşamayacağı sarsılmaz bir itikaddır. Hiç birşey Ona misil ve denk değildir. O herşeyi işiten ve herşeyi görendir. Yâni, yüce zâtına lâyık sonsuz kemâlât sahibi ve her türlü noksandan da münezzeh olması yüce zâtı için vâciptir ve zorunludur.

Bu tarif, yukarıda üzerinde durduğumuz lügat tarifiyle bağlantılıdır.

Bütün bu açıklamalardan sonra, Tevhid ilminden kasdedilen şeyin şu olduğu ortaya çıkıyor: Kur’ân-ı Kerim ve sahih olan sünnet-i seniyyeden hareketle tevhid inancını müdafaa etmektir. Bu da hakiki tevhidi anlamaya ve onu müdafaa etmeye şamildir.

Birincisi: Akaid meselelerini nakil ve akıl yoluyla ispat etmek.

İkincisi de: Mütehayyir ve muhalif olanların şüphe ve delillerini reddetmektir. 20

Tevhid ilminin gayesi hakkında ise şunları söyleyebiliriz:

1. Akâidi ve akâidle ilgili dinî meseleri açıklamak.

2. Ve bunları müdafaa etmek ve şuyu bulmuş her türlü şirkten kurtulmak için düşmanca ortaya atılmış aleyhteki şüphe ve delilleri çürütmek.

3. Fıtrat ve tevhid inancı olan İslâmiyetin selâmeti için kof olan itikadları yok etmek.

Bu sebeple insanlık âleminde tevhidin yeri ve ehemmiyeti, cesetteki kalp gibidir ki, İslâm şeriatıyla kevnî şeriatı birbirine bağlar. 21

Tevhidin bu mânâsını ilân eden ve bu mânâya delâlet eden kelime ise, Kelime-i Tevhiddir: Lâ ilâhe illallah.

Bu makamda Bediüzzaman, “ism-i azam noktasında tevhidin ispatına muhtasar bir işerette” şöyle diyor:

“Birinci Kelime: Lâ ilâhe illalah’da bir tevihid-i ulûhiyet ve mâbudiyet vardır. Şu mertebenin geyet kuvvetli bir burhanına şöyle işaret ederiz ki:

“Şu kâinat yüzünde, hususan zeminin sayfasında, gayet muntazam bir faaliyet görünüyor. Ve gayet hikmetli bir hallâkıyet müşahede ediyoruz. Ve gayet intizamlı bir fettâhiyet, yani yerşeye lâyık bir şekil açmak ve suret vermek, aynelyakîn görüyoruz...”22

Bu iman anahtarlarının mânâsına gelince: Allah’tan başka asla hak ma’bud yoktur. Böyle bir inanç İslâmiyetin esasıdır. Bunun köşe taşları ise şunlardır: Bu mânâ ne zaman kalbe yerleşir, nefis de ona teslim olursa, insanı, kâinatın efendisi, efendimiz Muhummed’in (a.s.m.) risaletine imân etmeye ve peygamberliğine şehadet getirmeye götürür.

Ve ne zaman Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğine iman kalbe yerleşir, nefis de ondan râzı olursa, insanı Cenab-ı Hakkın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe ve bütün bunlar hakkındaki sahih naslara iman etmeye ve yine kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine iman etmeye götürür-ki, bütün bunlarla iman hakiki kemâlini bulur.

Bunun için Bediüzzaman bütün insanlığa hitaben şöyle der:

“Misak-ı ezeliye ile peyman ve yeminimiz olan imân, bu menşur-u mukaddeste yazılmıştır. Evet, âb-ı hayat olan İslâmiyet ise,, bu kelimenin aynülhayatından nebean eder.”23

Sonra şöyle diyor: “Vicdanın esrarengiz olan nutk-u beliğanesini cemiyet-i kâinata karşı vekâleten inşad eden hatib-i fasîhi ve kâinata Hakim-i Ezel’i ilân eden imânın mübelliğ-i beliği olan lisanın elinde bir menşur-u lâyezâlîdir...” Ve açıklıyor: “Cem-i zarrat-ı kâinat, birer birer zât ve sıfât ve sair vücuh ile gayr-i mahdude olan imkânat mabeyninde mütereddid iken, bir ciheti takib, hayretbahşâ mesâlihi intac etmekle Sâni’in vücub-u vücuduna şehadetle avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan lâtife-i Rabbâniyeden ilân-ı Sâni’ eden itikadın misbahını ışıklandırıyorlar...”

“Kalbinde nokta-i istimdad, noka-i istinad ile vicdan-ı beşer Sânii unutmamaktadır. Eğer çendan dimağ ta’til-i eşgal etse de, vicdan edemez. İki vazife-i mühimme ile meşguldür. Şöyle ki: Vicdana müracaat olunsa, kalb gibi kalbdeki ukde-i hayatiye olan mârifet-i Sâni’ dahi, cesed gibi istidadât-ı gayr-i mahdude-i insaniye ile mütenasib olan âmâl ve müyul-ü müteşa’ibeye neşr-i hayat eder. İşte nokta-i istimdad.

“Hem de bununla beraber kavga ve müzahametin meydanı olan dağdağa-i hayata peyderpey hücum gösteren âlemin binler musibet ve mezâhimlere karşı yegâne nokta-i istinad mârifet-i Sâni’dir... Evet, herşeyi hikmet ve intizama gören Sâni’-i Hakîm’e itikad etmezse ve ale’l-amyâ tesadüfe havale ederse ve o beliyyata karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, tevahhuş ve dehşet ve telâş ve havfdan mürekkeb bir halet-i cehennem-nümûn ve ciğerşikâfta kaldığından eşref ve ahsen-i mahlûk olan insan, herşeyden daha perişan olduğundan nizam-ı kâmil-i kâinatın hakikatına muhalif oluyor. İşte nota-i istinad... Evet, melce’ yalnız mârifet-i Sâni’dir...

“Akıl görmezse de fıtrat görüyor... Vicdan nezzardır, kalb pencerisidir.” 24

Tevhid hakikatleri konusunda Bediüzzaman’ın fikirlerini okuyanlar, onun, fıtrat ve tevhid hakikatleriyle akıl ve kalbi ikaz ederek insanlığı yenilediğini görecektir. Bediüzzaman’nın Birinci Sözden ta son söze kadar bu imânî açıklamalarının gölgesinde kainata bakan insan, kendisini kâinatın ortasında merkezî bir nokta olduğunu hissedecek ve insana hitap eden ve insanı anlatan Kur’ân’ın niçin insanı muhatap aldığını anlayacaktır. Evet, tilâvet olunan kitabullaha (yani Kur’ân-ı Kerîme) ve müşahede edilen kitabullaha (yani kâinat kitabına) onun gösterdiği ışıkla bakan insan bu hakikati mutlaka idrak edecektir. İşte bunun için, Risale-i Nur Külliyatının tamamında, fıtrat ve tevhid hakikatleri dikkatle incelenip araştırıldığı zaman, ışık göz için neyi ifade ediyorsa bu risaleler de akıl için aynı şeyi ifade ediyor diye hükmedecektir.

Bediüzzaman Risale-i Nur’u tarif ederken de açıkladığı gibi, Risale-i Nur Kur’ân’ın bir burhânıdır. Diğer telifatlar gibi müellifinin malumatından ve çeşitli ilim ve fenlerden çıkmış değildir. Kur’ân-ı Kerîmden başka kaynağı yok. Kur’ân’dan başka hiç bir üstadı yok. Kur’ân’dan başka hiç birşeye müracaat etmiyor, ancak Kur’ân’a müracaat ediyor. Telifi esnasında müellifin yanında başka hiç bir kitap bulunmuyordu. Onlar doğrudan doğruya Kur’ân-ı Kerîm’in feyzinden mülhemdir. Ve Kur’ân semâsından, âyetlerinin yıldızlarından inzal olmuştur.25

Bu hakikati İkinci Şuânın Üçüncü Makamında açık bir şekilde görebiliriz:

“Vahdâniyetin tahakkukuna ve vücuduna delâlet eden deliller ve alâmetler ve hüccetler had ve hesâba gelmez. Onlardan binler burhanlar Üçüncü Makamda yalnız üç küllî hüccetlerin icmalen beyanıyla iktifa edildi.

o Birinci alâmet ve hüccet ki, vahdehu kelimesi onun neticesidir.

o İkinci alâmet ve hüccet ki, lâ şerîke lehu kelimesini intac ediyor.

o Üçüncü alâmet ve hüccet ki, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ona işaret ediyor.”

A. Birinci alâmet ve hüccette şöyle bir hakikate işâret ediyor:

“Herşede bir vahdet var. Vahdet ise, bir vâhide delâlet ve işaret eder. Evet, vâhid bir eser, bilbedahe vâhid bir sâniden sudur eder. Bir, elbette birden gelir. Herşeyde bir birlik bulunduğundan, elbette birtek zâtın eseri ve san’atı olduğunu gösterir.”

Sonra aklı nurla birleştirerek bu mücmel hakikati şu şekilde açıyor: “Evet bu kâinat bin birlikler perdeli içinde sarılı bir gül goncası gibidir... Yani, kâinatın içinde işleyen hikmeti bir ve inayeti bir ve tanzimatı bir ve iaşesi bir ve muhtaçlarının imdadına koşan rahmet bir ve o rahmetin bir şerbetçisi olan yağmur bir... İşte âlemin bu kadar birlikleri ve vahdetleri güneş gibi zâhir birtek Vâhid-i Ehade işaret ve delâlet eden bir hüccet-i bâhiredir.26

“Hem kâinat unsurlarının ve nevilerinin herbirisi bir olmasıyla beraber, zeminin yüzünü ihata etmesi ve birbirinin içine girmesi ve münasebettarâne ve belki muavenetkârâne birleşmesi, elbette mâlik ve sâhip ve sânilerinin bir olmasına bir alâmet-i zâhiredir.”27

Risale-i Nur birçok yerinde bu mânâyı açıklamaktadır. Meselâ bir yerinde şöyle diyor:

“Evet, vahdet de, ferdiyet de, herşeyin o Zât-ı Vâhide intisabıyla olur ve Ona istinad eder. Ve bu istinad ve intisap ise, o şey için hadsiz bir kuvvet, bir kudret hükmüne geçebilir. O vakit küçük birşey, o intisap ve istinad kuvvetiyle, binler derece kuvvet-i şahsiyesinin fekinde işler görebilir, neticeler verebilir.”28

“Herşeyin evveline ve âhirine baktığımızda; hususan zîhayat nev’inde görüyoruz ki: Başlangıçları, asılları, kökleri, hem meyveleri ve neticeleri öyle bir tarzdadır ki, güya tohumları, asılları birer tarife, birer program şeklinde, bütün o mevcudun cihazatını tazammun ediyor. Ve neticesinde ve meyvesinde, yine bütün o zîhayatın mânâsı süzülüp onda tecemmu eder, tarihçe-i hayatını ona bırakır. Güya onun aslı olan çekirdeği, desâtir-i icadiyesinin bir mecmuasıdır. Ve meyvesi ve semeresi ise, evâmir-i icadiyesinin bir fihristesi hükmünde görüyoruz...” 29

“İşte, bütün mevcudat, böyle evveline dikkat ettikçe, bir ilmin tarifenâmesi; ve âhirine dikkat ettikçe, bir Sâniin plânı ve beyannamesi; ve zâhirine baktıkça, bir Fâil-i Muhtarın ve Mürîdin gayet san’atlı ve tenasüplü bir hulle-i san’atı; ve bâtınına baktıkça, bir Kadîrin gayet muntazam bir makinesini müşahede ediyoruz.” 30

“Herşeyde bir vahdet var. Vahdet ise, bir vâhide delâlet ve işaret eder. Sultan-ı Ezelî Ferd ve Ehad olduğundan herbir şey kâinat kadar bir kuvvete dayanır ve herbir şeye karşı bütün eşya-faraza, eğer ihtiyaç olsa-o Kumandan-ı Ferdin kuvveti hükmüne geçebilir. Eğer ferdiyet olmazsa, herbir şey bütün bu kuvveti kaybeder, hiç hükmüne sukut eder, neticeleri dahi hiçe iner.”31

İşte bunlar hiç şüphesiz açıkça gösteriyor ki, bütün varlıklar vahdetten vücuda gelmiş ve herbiri, doğurmamış ve doğurulmamış olan ve hiçbir şey Kendisinin dengi olmayan Vâhid, Ehad, Ferd ve Samed’in kullarıdır ve Ona karşı kulluk vazifelerini eda ediyorlar.

B. Vahdâniyet ve tevhid hakikatine delâlet eden delil ve hüccetlerden İkinci Alâmet ve hüccet ki, “bütün kâinatta, zerrelerden tâ yıldızlara kadar herşeyde kusursuz bir intizam-ı ekmel ve noksansız bir insicam-ı ecmel ve zulümsüz bir mizan-ı âdilin bulunmasıdır.

“Evet, kemâl-i intizam, insicam-ı mizan ise, yalnız vahdetle olabilir. Müteaddit eller birtek işe karışırsa, karıştırır.”32

Bu makamda Bediüzzaman insanlığa hitaben bu mücmel hakikati genişletiyor. Sanki insan küçültülmüş bir kâinat, kâinat da büyütülmüş bir insan... Şöyle diyor:

“Sen gel, bu intizamın haşmetine bak ki, bu kâinatı gayet mükemmel öyle bir saray yapmış ki, herbir taşı bir saray kadar san’atlı. Ve gayet muhteşem öyle bir şehir etmiş ki, hadsiz olan vâridat ve sarfiyatı ve nihayetsiz kıymettar malları ve erzakı, bir perde-i gaybdan kemâl-i intizamla, vakti vaktine, umulmadığı yerlerden geliyor. Ve gayet mânidar öyle mu’cizâne bir kitaba çevirmiş ki, herbir harfi yüz satır ve herbir satırı yüz sayfa ve her sayfası yüz bab ve her babı yüz kitap kadar mânâları ifade eder. Hem bütün babları, sayfaları, satırları, kelimeleri, harfleri birbirine bakar, birbirine işaret ederler.”

Ve yine diyor ki:

“Hem sen gel, bu intizam ve nezafet içindeki bu mizanın kemâl-i adaletine bak ki, bin derece büyütmekle ancak görülebilen küçücük ve incecik mahlûkları ve huveynâtı ve bin defa küre-i arzdan büyük olan yıldızları ve güneşleri, o mizanın ve o terazinin vezniyle ve ölçüsüyle tartılır ve onlara lâzım olan herşeyleri noksansız verilir. Ve o küçücük mahlûklar, o fevkalâde büyük masnularla beraber, o mizan-ı adâlet karşısında omuz omuzadırlar. Halbuki, o büyüklerden öyleleri var ki, eğer bir saniye kadar muvazenesini kaybetse, muvazene-i âlemi bozacak ve bir kıyameti koparacak kadar bir tesir yapabilir.” 33

Bu izahlardan da anlaşıldığı gibi, Bediüzzaman, insanı kâinat sergilerindeki alâmet ve hüccetler üzerinde seyahat ettiriyor ve İslâmiyetin davet ettiği ve bozulmamış fıtratların kabul ettiği bu âyet ve alâmetlerin müşâhedesinden hasıl olan bir imanla vicdanları tezkiye ve tathire sevk ediyor. Her şeyi kaplayan bu ibdâ ve bu insicâm-ı mu’ciz-gündüzün ortasında güneşin ışığından daha parlak olan-vahdâniyet ve tevhidi ispat eden kat’î bir hüccet ve açık bir burhandır.

Sonra şöyle diyor:

“Mevcudat iki vecihle icad ediliyor:

“Biri ibdâ’ ve ihtirâ’ tabir edilen hiçden icaddır.

“Diğeri, inşa ve terkip tabir edilen, mevcut olan anâsır ve eşyadan toplamak suretiyle ona vücut vermektir.” 34

Daha sonra her ikisini de şöyle açıklıyor:

“Eğer cilve-i ferdiyete ve sırr-ı ehadiyete göre olsa, hadsiz derece bir suhulet, belki vücub derecesinde bir kolaylık olur. Eğer ferdiyete verilmezse, hadsiz derece müşkül ve gayr-ı mâkul, belki imtinâ derecesinde bir suûbet olacak.”

Ve insanlığa seslenerek şöyle diyor:

“Halbuki, kâinattaki mevcudat, nihayet derecede külfetsiz olarak ve suhuletle ve kolaylıkla, gayet mükemmel bir surette vücuda gelmeleri, cilve-i ferdiyeti bilbedâhe gösteriyor ve herşey doğrudan doğruya Zât-ı Ferd-i Zülcelâlin san’atı olduğunu ispat ediyor.”35

Bediüzzaman’ın izah ettiği bu Vahdâniyet ve tevhid hakikatine delâlet eden delil ve hüccetlerden İkinci Alâmet ve Hücceti dikkatle inceleyenler, onun bir dairenin merkezinde durduğunu ve insanları kurtuluşa, doğru yola ve güzel ahlaka sevk ettiğini görecektir. Bediüzzaman, tevhid delilleri hakkında Kur’ân-ı Kerimin bir noksanlık bırakmadığını kemâl-i vuzuhla izah eder ve bütün insanlığa umumi bir hitap olan şu âyet-i Kerime de bunu tazammun ettiğini belirtir:

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki takvâya erişesiniz. O Rabbiniz ki, yeryüzünü size bir döşek, gökyüzünü bir kubbe yaptı. Gökten de size bir su indirip onunla türlü meyvelerden ve mahsullerden size rızık çıkardı. Öyleyse bile bile Allah’a eş ve ortak koşmayın.”36

Bediüzzaman İşârâtü’l-İ’câz tefsirinde bu âyet-i kerimenin başında bulunan nidâ edatı olan "yâ eyyuhâ"yı açıklarken şu önemli noktalara işaret ediyor:

“Kur’ân-ı Kerimde kesretle zikredilen "yâ eyyuhâ" ile edilen hitab ve nida, üç vecihle ve üç edatla te’kid edilmiştir.

“Birisi: İkazı ifade eden ve ikaz için kullanılan "yâ" harfidir.

“İkincisi: Alâmetleri aramakla birşeyi bulmak için kullanılan "eyyu" kelimesidir-ki, Türkçede hangi kelimesiyle tercüme edilir.

“Üçüncüsü: Gafletten ayılmak için kullanılan "hâ" harfidir. Bu te’kidlerden anlaşılır ki, burada şu tarz ile yapılan nida ve hitab, çok faydalara ve nüktelere işarettir:

“İnsanlara ibadetin teklifinden hâsıl olan meşakkatin, hitab-i İlâhîye mazhariyetten neş’et eden zevk ve lezzetle tahfif edilmesidir.

“İnsanın gaibane olan aşağı mertebesinden, huzurun yüksek makamına çıkması ancak ibadet vâsıtasıyla olduğuna işarettir ki, ibadette kul ile Allah arasında vasıta yoktur."

“Muhatabın üç cihetten ibadete mükellef olduğuna işarettir:

1. Kalbiyle teslim ve inkiyada,

2. Aklıyla iman ve tevhide,

3. Kalbiyle amel ve ibadete mükelleftir.” 37

Bediüzzaman burada insanda yerleşmesi istenen meseleleri fıtrat ve tevhid yolu olan vesilelerle irtibatlandırmıştır. Sadüddin-i Taftazânî’nin de dediği gibi: “İlim elde etmenin üç sebebi, yani vesilesi vardır: Havass-ı selîme, doğru haber ve akıl.” 38 İşitme ve görme duyguları ve kalp ve akıl, bütün bunlar doğru haber olan Kur’ân-ı Kerîmin hitap mahalleri ve dünyada teklifin, ahirette de mesuliyetin sahalarıdır. İnsanın maddî yapısı ile ruhânî yapısı iç içe girift şekildedir. İnsanın da kimliği, ancak şahsiyetinin bu maddî ve rûhânî yapılarıyla yardımlaşmaları ve kollektif çalışmalarıyla kemâle erer. Böyle bir yardımlaşmanın sonucunda da o insanda aklî istikrar, kalbî itminan ve irâdî hareket bulunur ki, bu da şahsiyetin ve itikadın kemâle ermesidir. 39

Bu hususta Şehristânî’nin şöyle bir sözü var: “Allah Taâla dinini bütün yaratılanların örnek bir modeli olan insan üzerine tesis etmiştir.” 40 Bunun mânâsı da şudur: Tevhid inancı insanın çeşitli kuvveleriyle irtibatı ve alış-verişi vardır.

İşte, Kur’ân-ı Kerîm bu meseleyi, yani tevhid meselesini açıklarken, onun, şüpheden uzak bir şekilde kalbe yerleşmesini sağlamak gayesiyle gerek aklın, gerekse işitme ve hatırlama duygularının yollarını aydınlatacak bütün delilleri kullanıyor.

Evet Kur’ân-ı Kerîmde Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“İlâhınız tek bir ilâhtır. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O Rahmândır, Rahîmdir. Göklerin ve yerin yaratılmasında, gecenin ve gündüzün değişmesinde, insanlara faydalı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, her türlü canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah’ın emrine boyun eğmiş bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için Allah’ın varlık ve birliğine, kudret ve rahmetine işaret eden nice deliller vardır.” 41

“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olup giderdi.” 42

Yine delil getirme sadedinde Kur’ân-ı Kerîm vicdana ve duygulara hitap eden bir üslupla o duyguları tevhide yönlendiriyor:

“O Allah ki, gökleri gördüğünüz gibi direksiz yükseltti, sonra Arş üzerinde hükmünü icrâ etti, güneşi ve ayı da emrine boyun eğdirdi. Onların hepsi, belirlenmiş bir vakte kadar akıp gider. Allah herşeyi yerli yerince tedbir ve idare eder ve âyetlerini size açıklar-tâ ki Rabbinize kavuşacağınızı kesin olarak bilesiniz.” 43

Yine Kur’ân-ı Kerîm tevhid meselesini delillendirirken nazarları kâinâtın melekûtuna çeviriyor ve insanın hissiyatını onlarda müşahede edilen delillerle doyuruyor. İnsanın vahdaniyet ve kemâl-i kudret-i ilâhiye hakkında yakîn mertebesine yükselebilmesi için ona gördüğü, işittiği ve hissettiği vâkî delilleri gösteriyor. Meselâ Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Kesin olarak iman edenler için yeryüzünde nice deliller vardır. Kendi nefislerinizde de böyle deliller vardır. Hâlâ görmez misiniz?” 44

Sonra, duyduğu, işittiği, kalp ve vicdanın idrak ettiği ve kalbin alâka duyduğu şeyler arasındaki bu bağın ve bu mükemmelliğin bir meyvesi olarak tezkîr, yâni hatırlatma merhalesi geliyor. İşte bu noktada Cenab-ı Hak fıtrat ve tevhide açılan bu pencereleri birbirine bağlıyor ve şöyle buyuruyor:

“Allah sizi annelerinizin karnından, hiçbir şey bilmez olduğunuz halde çıkardı ve şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalbler verdi.”45

Bu makamda İbn-i Kayyım şöyle diyor:

"Nasihat etmek ve bir şeyin hakikatini göstermek, aklın kullanılmasını; belge de hatırlamayı iktiza eder. Düşünce ise, bütün bunların kapısı ve girişidir. İnsan düşündüğü zaman görür, gördüğü zaman da hatırlar.”46

Yaratıcı, yarattığı mahluka ihsan ettiği idrak vesilelerini saydıktan sonra, bunların gerektirdiği sonuç olarak da “lealleküm teşkurûn” diyor, yani, “ola ki şükredersiniz.” Evet, nimet ile şükür arasında sıkı bir bağ vardır, bu sebepten dolayı da insan yaratıcısına şükretmelidir. Çünkü şükür insanı, Cenab-ı Hakka safi bir kalple ibadet etmeye götürür.

Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Muhammed İkbâl’in de dediği gibi, Kur’ân-ı Kerîmin ana hedefi, insanın yaratıcısıyla ve kâinatla olan çeşitli ilişkilerini idrak etmesi için onun şuurunu uyandırmaktır. 47 Burada Kur’ân metodunun ne kadar ehemmiyetli olduğu anlaşılıyor. Risale-i Nur’un da takip ettiği metod budur. Mücerred ve câmid meseleleri tartışmıyor. Bilakis nefsî ve aklî, tabiî ve kevnî realiteden çıkmış meseleleri fıtrat ve tevhid üzerine bina ediyor. Bu makamda Bediüzzaman şöyle der:

“İnsanda en şedit ve sarsılmaz ve aşk derecesinde bir arzu-yu beka var. Ve o matlabı vermek için, bütün kâinatı sırr-ı ferdiyetle kabzasında tutan ve bir menzili kapayıp öbür menzili açmak gibi kolay bir surette dünyayı kapayıp âhireti açabilir bir Zat, o arzu-yu bekâyı yerine getirebilir. Eğer ferdiyet olmazsa, onlar olmaz, akîm kalırlar. Ve vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden bir zât-ı Ferd olmazsa, o matlaplar yerine gelmez. Farazâ gelse de çok nâkıs olur.”48

Burada bu satırlar arasında geçen İbn-i Kayyım’ın, Muhammed İkbâl’in, Bediüzzaman’ın görüşleri arasındaki tekâmül üzerinde biraz duralım. Cenab-ı Hak tarafından peygamberlere gönderilen ve iman esasları bakımından hepsi de temelde bir olan semâvî kitapların en sonuncusu olması hasebiyle Kur’ân-ı Kerîmin ne dediğine bakalım. İşte hepsinin ortak noktaları şudur:

1. Tevhid-i İlâhî ve yaratmada Ferdâniyet-i Sübhâniye: Şerîki, ortağı yoktur.

2. İbadette tevhid-i İlâhî: Ondan başka ibâdete lâyık hak mabud yoktur.

3. Zatında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir varlığa benzememesi ve denk olmaması. 49

Evet, burada insan fıtratıyla beraber kâinatın fıtrî yapısı, Yaratıcının sisteminde, Kur’ân’da buluşuyor. Ve bütün varlıklar, doğurmamış ve doğurulmamış ve hiçbir dengi bulunmayan Vâhid, Ehâd, Ferd ve Samed olan Yaratıcının birliğinden istimdad ediyorlar.

C. Vahdâniyet ve tevhid hakikatine delâlet eden delil ve hüccetlerden Üçüncü Alâmet ve Hüccet ki, Bediüzzaman’ın işaret edip açıkladığı “Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü” hakikatidir. Buradaki had ve hesaba gelmeyen tevhid işaretlerinde feyizler bulduk.

“Evet, herşeyin yüzünde, cüz’î olsun küllî olsun, zerrattan tâ seyyarata kadar öyle bir sikke var ki, aynada güneşin cilvesi güneşi gösterdiği gibi, öyle de, o sikke aynası dahi, Şems-i Ezel ve Ebede işaret ederek vahdetine şehadet eder. O hadsiz sikkelerden pek çokları Siracü’n-Nurda tafsilen beyan edildiğinden, burada yalnız kısa bir işaretle üç tanesine bakacağız. Şöyle ki:"

“Mecmu-u kâinatın yüzüne, envâın birbirine karşı gösterdikleri teavün, tesanüd, teşabüh, tedahülden mürekkep geniş bir sikke-i vahdet konulduğu gibi, zeminin yüzünde de, dört yüz bin hayvanî ve nebatî taifelerden mürekkep bir ordu-yu Sübhânînin ayrı ayrı erzak, esliha, elbise, talimat, terhisat cihetinde gayet intizamla, hiçbirini şaşırmayarak, vakti vaktine verilmesiyle koyduğu o sikke-i tevhid misilli, insanın yüzüne de, herbir yüzün umum yüzlere karşı birer alâmet-i fârika bulunmasıyla koyduğu sikke-i vahdâniyet gibi, herbir masnuun yüzünde, cüz’î olsun küllî olsun, birer sikke-i tevhid ve herbir mahlûkun başında, büyük olsun küçük olsun, az ve çok olsun, birer hâtem-i ehadiyet müşahede edilir. Ve bilhassa zîhayat mahlûkların sikkeleri çok parlaktırlar. Belki, herbir zîhayat kendisi dahi, birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet, birer mühr-ü ehadiyet, birer turra-i samediyettirler.”50

haricî ve batınî bütün varlığıyla...

Bediüzzaman işte bu makamda güçlü fikir ve delilleriyle tevhidin meyvelerini belirtiyor:

“Birinci Meyve: Tevhid ve vahdette cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbânî tezahür eder.

“İkinci Meyve: Tevhidle kâinatın kemâlâtı tahakkuk eder.

“Üçüncü Meyve: Bütün kemâlât-ı insaniye ve beşerin bütün ulvî maksatları tevhidle bağlıdır ve sırr-ı vahdetle vücut bulur.”51

Burada insanlığın fıtraten muhtaç olduğu iman hakikatlerinin tecellisi için Bediüzzaman’ın tevhid hakikatine ne kadar ehemmiyet verdiği anlaşılıyor. “Nasıl bir memleketin anâsırı, memlekete muhit birer maddedir. Onların mâliki de bütün memlekete mâlik birtek zat olabilir. Öyle de, bütün memlekette intişar eden san’atlar, birbirine benzediği ve birtek sikke izhar ettikleri için, bütün memleket yüzünde intişar eden masnular, herbir şeye hükmeden tek bir zâtın san’atları olduğunu gösteriyorlar.52

Hizmet Rehberi’nde Bediüzzaman’ın dediği gibi, aradığımız hakiki tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir marifet değildir. Belki, ilm-i mantıkta tasavvura mukabil ve marifet-i tasavvuriyeden çok kıymettar ve burhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir.

“Ve tevhid-i hakiki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz’an ve kabuldür ki, her bir şeyle Rabbini bulabilir.” 53

Bediüzzaman bir âyetin tefsirinde, bütün felsefecilerin ve kelâm âlimlerinin mesleklerini ihatalı delillerle açıklıyor. O âyet-i kerîme de şudur:

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki takvâya erişesiniz. O Rabbiniz ki, yeryüzünü size bir döşek, gökyüzünü bir kubbe yaptı. Gökten de size bir su indirip onunla türlü meyvelerden ve mahsullerden size rızık çıkardı. Öyleyse bile bile Allah’a eş ve ortak koşmayın.”54

“Akâidî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır.”

Bu iki âyeti dikkatle inceleyenler göreceklerdir ki, buradaki İlâhî hitab önce Sâniin varlık ve birliğinin ispatıyla başlamaktadır.

“Birincisi: Tevhidin ispatı için kendi nefislerinden delil getirmiştir. Buna: "U'budû Rabbekumu'l-lezî halaqakum" (Bakara Sûresi, 21). Yani, ‘Sizi yaratan Rabbinize ibadet ediniz’ cümlesiyle işaret etmiştir.

“İkincisi: Baba ve dedelerinin hallerini açıklayarak delil getirmiştir. Buna: "Vellezîne min kablikum" (Bakara Sûresi, 21) Yâni, ‘Sizden öncekileri yaratan’ cümlesiyle işaret etmiştir.

“Üçüncüsü: Bütün yeryüzünde yaşayanların hallerini açıklayarak delil getirmiştir. Buna: "Ellezî ceale lekumu'l-arda firâşen." (Bakara Sûresi, 22) Yani, ‘O Rabbiniz ki, yeryüzünü size bir döşek yaptı’ cümlesiyle işaret etmiştir.

“Dördüncüsü: Göklerde olanların hallerini açıklayarak delil getirmiştir. Buna: "Ve's-semâe binâen" (Bakara Sûresi, 22) Yani, ‘O Rabbiniz ki, gökyüzün inşa etti ve size bir kubbe yaptı’ cümlesiyle işaret etmiştir.

“Beşincisi: Yer ile gökyüzü arasında cereyan eden halleri açıklayarak delil getirmiştir. Buna da: "Ve enzele mine's-semâi mâen fe ahrece bihî mine's-semerâti rizkan lekum" (Bakara Sûresi, 22) Yani, ‘Gökten de size bir su indirip onunla türlü meyvelerden ve mahsullerden size rızık çıkardı’ cümlesiyle işaret etmiştir. Gökyüzü bir baba, yeryüzü de bir anne gibi. Gökyüzünün sulbünden yeryüzünün ana rahmine yağmur iniyor ve oradan da-geçen alâmetlerde olduğu gibi-çeşitli şekillerde bitki ve yiyecek nevileri doğuyor.

“Bu beş delili zikrettikten sonra, bu delillerin iktiza ettiği matlup olan neticeyi beyan ediyor ve diyor: "velâ tec'alu lillâhi endâden ve entüm ta'lemûn" (Bakara Sûresi, 22) Yâni, ‘Öyleyse bile bile Allah’a eş ve ortak koşmayın.” 55

Burada, Bediüzzaman’ın, tevhid meselelerini delillendirmede izlediği Risale-i Nur metodunu hangi temel hakikatler üzerine bina ettiği anlaşılıyor. Kur’ân-ı Kerîmde de aynı şey görülüyor. Zira Risale-i Nur, Kur’ân’nın bir burhanı ve onun feyzinden çıkmış mânevî bir tercümesidir. İçindeki yüksek hakikatleri kalbe yerleştirmek, zihinde iz’an hasıl etmek, gönül rızasıyla onları kabul etmek ve bütün varlığıyla Cenab-ı Hakka itaat etmek gibi ulvî gayelere götürmek için insanın fıtrî yapısını uyarmaktadır.

“Miraç ve haşr-i cismânî gibi sırf akıldan çok uzak zannedilen Kur’ân hakikatlerini en mütemerrid ve en muannid filozoflara ve zındıklara karşı güneş gibi ispat eden ve onların bir kısmını imana getiren Risale-i Nur eczaları...” 56

Nur Risaleleri, arkasında karanlık hedefleri bulunan aklî manevraların soğuk bir takım kağıt parçaları değil; aksine, fıtrat ve tevhide dayalı geniş imânî kültürü ihtivâ eden Sözler, Şualar, Mektubat ve İşârâtü’l-İ’câz gibi eserler, insanın duygularını ve fıtrî yapısını uyandıran tam bir fikir inkılâbı; ifrat, tefrit ve şatahat içinde, nefis ve hevâya tabi olan mezhep ve cereyanların da ilzam edici en güzel cevabıdır. Evet, bu risalelerin her biri gücünü İlâhî vahiyden alan birer nur hükmündedir.

Hülasa bu ilmin faydası, akaid-i îmâniyeyi geniş aklî delillerle ispat etmek ve muhaliflerin ve hasımların şüphelerini, yine aklî deliller vasıtasıyla def etmek, batılla karışık fikirlerini çürütmektir. Daha da ötesi, imanı taklid mertebesinden yakîn (şüphesizlik) mertebesine çıkarmak; insan seciyesine güzel ahlâkı yerleştirmek ve gizli-açık her türlü hallerinde ona Cenab-ı Hakk'ın murakabesi altında olduğunu hissettirmektir. Adudu’d-Dîn el-Îcî’nin de bahsettiği gibi, bu ilmin faydalarını şu beş maddede özetleyebiliriz:

1. Taklitten kurtulup yakîn zirvesine ulaşmak. Cenab-ı Hak bu hususta şöyle buyuruyor: “Allah sizden îmân edenleri yüceltsin ve kendilerine ilim verilmiş olanlara yüksek dereceler versin. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” 57

2. Doğru yolu bulmak isteyenleri delile dayalı izahlarla irşad etmek, muannid inkârcıları delillerle ilzam etmek ve batıl mezhep ve akımlara mensup olan ehl-i bidanın bozuk fikirlerini reddetmek.

3. Düşmanların delillerine karşı dinî esasları sarsıntıdan korumak.

4. Şer’î ilimleri onun üzerine bina etmek-zîra şer’î ilimlerin esası tevhid ilmidir ve oradan beslenir.

5. İnanç ve niyeti sağlam ve saf hale getirmek-zira bu ikisi sayesinde ameller kabule mazhar olurlar. Bütün bunların neticesi de iki cihan saadetine kavuşmaktır. 58

Bediüzzaman ilmiyle bizi istifadeye medar kılmıştır. Eserleri, hayatın çeşitli safahatında yaşayan insanların yollarını iman nuruyla aydınlatmaktadır. İnşaallah bu, nesilden nesile kıyamete kadar böyle devam edip gidecektir.

____________________

** Doç. Dr. SÂMÎ AFÎFÎ HİCÂZÎ

1949’da Mısır’ın Menufiyye şehrinde doğdu. Ezher Üniversitesi Usuluddin Fakültesinde Akaid ve Felsefe Bölümünde öğretim üyesidir. Aynı zamanda Mısır Felsefe Cemiyeti üyesidir.

Evli ve üç çocuk babasıdır. Birçok eseri yayınlanmıştır.

Eserlerinden bazıları şunlardır:

1. John Lock’un Bilgi Teorisini Tenkit. 2. Kelâm İlmine Giriş. 3. İnanç ve Ahlâk İlişkisi.

2 Hac Sûresi, 22:75.

3 Rum Sûresi, 30:30.

4 Müsnedü Ahmed İbni Hanbel, 2:181; Sünenü’l-Beyhakî, 7:192.

5 Bediüzzaman, Sözler, s. 442; Dr. Ahmed Sâyıh, el-İmamu Saîdü’n-Nursî Ve Eseruhu Fî Tersîhı’l-Îmân.

6 Bediüzzaman, Mürşid-ü Ehli’l-Kur’ân.

7 A.g.e.

8 A.g.e.

9 İsrâ Sûresi, 17:9.

10 Şualar, s. 576-577.

11 Sözler, s. 260.

12 A.g.e. s. 177.

13 A.g.e. s. 609.

14 Bediüzzaman, Mektubat. 211.

15 Bediüzzaman, Şualar s. 129.

16 İbn-i Haldun, el-Mukaddeme, s.436, 1981 dördüncü baskı.

17 İbni Manzûr, Lisânü’l-Arab, Vahade maddesi, s. 4781, Dârü’l-Maârif; el-Kâmûsu’l-Muhîd, c. 1, s. 344, Dârü’l-Fikr-Beyrut.

Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, Mabud kelimesi tahsis edildiğinde Allah Taâla olur ki, O hak Mabuddur. Şâyet mutlak mânada kullanılırsa, hak veya bâtıl bütün mabudlara şâmil olur. Başına marife eki olan elif lâm gelirse (el-ma’bûd) hak ma’bûd olan İlâh demektir. Şeyhü’l-İslâm İbrâhîm el-Bîcûrî, Tuhfetü’l-Mürîd alâ Cevhereti’t-Tevhîd, s. 10.

18 El-Cevhere’nin üzerindeki el-Bîcûrî’nin haşiyesi, s. 35. ilk baskı H. 1310.

19 A.g.e.

20 Dr. Sâmî Afîfî Hicâzî, Medhalün li Dirâseti İlmi’l-Kelâm, s. 37, İlk baskı-1988.

21 A.g.e.

22 Bediüzzaman, Mektubat, s. 211.

23 Bediüzzaman, Muhakemat, s.103.

24 A.g.e.

25 Bediüzzaman, Şualar, s. 576-577.

26 Bediüzzaman, Şualar, s. 24.

27 A.g.e.

28 Bediüzzaman, Lem’alar, s. 305.

29 Bediüzzaman, Mektubat, s. 212.

30 A.g.e.

31 Bediüzzaman, Lem’alar, s. 305.

32 Bediüzzaman, Şualar, s. 24.

33 A.g.e.

34 Bediüzzaman, Lem’alar, s. 306.

35 A.g.e.

36 Bakara Sûresi, 2:21-22.

37 Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz, s. 157-158.

38 Sa’düddin Taftazânî, el-Akâidü’n-Nesefiyye, s. 11, Karaşi-Pakistan.

39 Dr. Sâmî Hicâzî, el-İstidlhâlü’l-Kur’ânî Menhecühü ve Mümeyyizâtüh.

40 Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, s. 45, tahkik: Dr. Bedrân.

41 Bakara Sûresi, 2:163-164.

42 Enbiyâ Sûresi, 21:22.

43 Ra’d Sûresi, 13:2.

44 Zâriyât Sûresi, 51:20-21.

45 Nahl Sûresi, 16:78.

46 İbnü’l-Kayyım, Miftâhu Dâri’s-Saâde, c. I, s. 214.

47 Muhammed İkbal, Tecdîdü’l-Fikri’d-Dînî, s. 15.

48 Bediüzzaman, Lem’alar, s. 310.

49 Prof. Dr. Muhyiddin es-Sâfî, Bi’l-İştiraki fî’l-Akîde ve’l-Ahlâk, s. 12, 192. baskı.

50 Bediüzzaman, Şualar, s. 27.

51 A.g.e.

52 Bediüzzaman, Sözler, s. 266.

53 Bediüzzaman, Şualar, s. 129.

54 Bakara Sûresi, 2:21-22.

55 bkz. Fahruddin er-Râzi, Acâibü’l-Kur’ân, s. 26, İlk baskı 1982, tahkik: Abdulkâdir Ahmed Atâ; Dr. Abdulaziz ed-Derdîr, et-Tefsîru’l-Mevdû’î, s. 26, ilk baskı 1982

56 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası I, s. 47.

57 Mücâdele Sûresi, 58:11.

58 Adudu’d-Dîn el-Îcî, el-Mevâkıf, s. 8; bkz. et-Tehâvünî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Ulûm ve’l-Fünûn; İmam-ı Gazâlî, el-Münkızu Mine’d-Dalâl, s. 90, tahkik: Dr. Abdulhalim Mahmud.

Makale Yazarı:
Doç. Dr. SÂMÎ AFÎFÎ HİCÂZÎ
 

Muhammed087

Aktif Üye
Üye
İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye’nin ruhların tavsiyesi ile şifa bulanlar sözü ve yukarda açıkladığı şu sözü:
“Bunları anlamaktaki maksadımız, ölülerin ruhlarıyla dirilerin ruhları nasıl birbirleriyle münasebet kurabiliyorlarsa, kişilerin ruhlarının da aynı şekilde birbirleriyle alaka kurabileceklerini anlatmaktır.” Kitâbu’r-Ruh’u sayfa 252


عن بَكر بَن عَبد اَلله رَضى اَلله عَنه قَال: قَال رَسول اَلله صَلى اَلله عَليهَ
وسلم: حياتي خَير لَكم تَحدثون وَيحدث لَكم، فَإذا أَنا مَت كَانت وَفاتي خَيرا لَكم،َ
تعرض عَلى أَعمالكم فَإذا رَأيت خَيرا حَمدت اَلله وَإن رَأيت شَرا اَستغفرت اَللهَ
لكم.
Bekr b. Abdullah radıyallahu anh’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Benim hayatım, sizin için hayırlıdır (benim sağlığımda birtakım iş-ler) yaparsınız, size (onlarla ilgili hükümler) bildirilir. Ben öldüğümde ise vefatım sizin için hayırlı olur, çünkü amelleriniz bana (kabrimde) arz edilir, hayır görürsem, Allah’a hamd ederim, şerr görürsem Allah’tan sizin için af dilerim. (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, II, 194; İbn Hacer, el-Metâlibu’l-Âliye, (no: 3853), IV, 22; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, (no: 14250), VIII, 594.)


“Allah’ın (Celle Celâluhû) yeryüzünde hafaza melekleri dışında me-lekler vardır. Bunlar ağaçtan düşen yaprakları yazarlar. Sizden birisi çölde yolunu kaybederse “Ey Allah’ın kulları bana yardım edin!” diye bağırsın. (İbn Hacer, Muhtasaru Zevâidi’l-Bezzâr, (no: 2128), II, 420. Heysemî ricalinin sika olduğunu belirtir. Heysemî, Mecmau’z- Zevaid, X, 132; Sehevî, İbtihac, s. 38.)

Ubade b. es-Sâmit radıyallahu anh’in rivâyetine göre, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem veliler hakkında:
“Yeryüzü onlarla durur, onlar sebebiyle size yağmur yağdırılıyor ve onlar hürmetine yardım olunuyorsunuz,” buyurmuştur. (Alî el-Muttakî, Kenzu-l-Ummal, X11, 190; (h. no: 36613))

bunları delil gösterip Allah'tan başkasına dua mı ediyorsun?
 

Narcı Genç

Yeni Üye
Üye
bunları delil gösterip Allah'tan başkasına dua mı ediyorsun?
Haşa ve kella başkasına dua etmek ne demek?

Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) yanındaki insan ve cinlerden oluşan topluluğa:
يَا أََيُّهَا اَلْمَلأ أََيُّكُمْ يََأْتِينِي بَِعَرْشِهَا قََبْلَ أََنْ يََأْتُونِي مَُسْلِمِينََ
“Aylarca uzaktaki Belkıs’ın sarayındaki tahtını bana kim getirir?” diye istediğinde,
İfrit (Cin): “Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm.
أَنَا آَتِيكَ بَِهِ قََبْلَ أََنْ تََقُومَ مَِنْ مََقَامِكَ وََإِنِّي عََلَيْهِ لََقَوِيٌّ أََمِينٌ.
İfrit (Cin): “Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm. Ve gerçekten bunu yapmaya hem gücüm hem de güvenim var.” dedi.”
قَالَ اَلَّذِي عَِنْدَاُ عَِلْمٌ مَِنََ اَلْكِتَابِ أََنَا آَتِيكَ بَِهِ قََبْلَ أََنْ يََرْتَدَّ إَِلَيْكَ طََرْفُكَ.
“Yanında kitabtan büyük bir ilim bulunan kişi, (İbn Abbâs’a göre ise Hazreti Süleyman’ın veziri Asaf b. Berhıya) ise, “Ben onu sana, gözünü kırpmadan önce getiririm.” dedi.
Derken onu yanında durur görünce هَذَا مَِنْ فََضْلِ رََبِّي / Bu Rabb'imin bir lutfudur.” dedi.
Üç aylık mesafede sarayın içindeki tahtın yerini bilip görüp elmas tahta demir gibi katı maddelerden oluşan tahtı, duvarlardan geçirip göz açıp kapayana kadar getirmeye, ancak Allah’ın (Celle Celâluhû) gücü yeter, hiçbir insan bunu yapamaz. İnsandaki bu güç, nasıl bir ilim ve ona Allah tarafından verilen bu ilimle daha neler yapabilir.?
Süleyman aleyhisselam bunu Allah’tan değil, cin ve insanlardan isti-yor. Allah (Celle Celâluhû) buna kızmıyor, bir de Kur’ân’a yazıyor. İbn
Abbâs radıyallahu anh’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz ki Allahu Teâlâ nın, hafaza meleklerinin dışında yeryüzünde melekleri vardır ki, ağaç yapraklarından düşenleri yazarlar.
Sizin birinize çöl arazisinde bir aksaklık isabet ederse,
“Ey Allah’ın kulları! (Bana) yardım edin” diye seslensin.” (İbn Hacer, Muhtasaru Zevâidi’l-Bezzâr, (no: 2128), II, 420.)
Utbe b. Gazvân radıyallahu anh’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
عن عَتبة بَن غَزوان رَضى اَلله عَنه عَن اَلنبى صَلى اَلله عَليه وَسلم قَال:َ
إذا أَضل أَحدكم شَيئا أَو أَراد أَحدكم عَونا وَهو بَارض لَيح بَها أَنيح فَليقل: يَاَ
عباد اَلله أَغيثوني، يَا عَباد اَلله اَغيثونى فَإن لَِل عَبادا لَا نَراهم.
“Sizin biriniz bir şey kaybederse yahut yanında arkadaşı bulunmadığı bir yerde yardım dilerse;
“Ey Allah’ın kulları bana yardım edin! Ey Allah’ın kulları bana im-dat edin!” desin. Çünkü Allah’ın bizim görmediğimiz kulları vardır. (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, (no: 290), XVII, 117, Mecmau’z-Zevâid, (no: 17103), X, 188.)

İmâm Nevevî şöyle demiştir.
“Benim de aralarında bulunduğum bir cematte hayvan kaçmaya baş-ladı. Yardım isteme lafzını söyledim. Benim bu sözümden sonra hayvanlar, o anda durdu.” (İbn Allan, el-Fütuhâtü’r-Rabbâniyye, s. 150-151.)

İbn Teymiyye’nin talebesi Hafız b. Kesîr’in naklettiğine göre,
Yemâme Savaşı’nda Müslümanların şiârı “Ey Muhammed!” (Yetiş ya Muhammed!) sözleriydi. Hâlid İbnü Velîd de bu sözü söyleyenlerdendi.(el-Bidâye ve’n-Nihâye, VI, 324.)


İbnu’l-Kayyim de er-Rûh isimli kitabında (İbnu’l-Kayyim er-Rûh:237) “Ölülerin bir takım tasarruflarda bulunabileceklerini ve dirilere faydalı olabileceklerini söylemekte-dirler. Hâs ve dar manada Velî olduğuna inanılan bir kimseden, kerâmet beklenilmesi ne Kitâb ne Sünnet ve ne de İcmâ’a ters düşen bir şey değil-dir. Hattâ bu kıyasa bile uyar. Şöyle ki, Allah bu âlemde yaptığı rızık ve benzeri yardımlardan birçoğunu, kulları vâsıtasıyla yapar.
 

Muhammed087

Aktif Üye
Üye
Haşa ve kella başkasına dua etmek ne demek?

Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) yanındaki insan ve cinlerden oluşan topluluğa:
يَا أََيُّهَا اَلْمَلأ أََيُّكُمْ يََأْتِينِي بَِعَرْشِهَا قََبْلَ أََنْ يََأْتُونِي مَُسْلِمِينََ
“Aylarca uzaktaki Belkıs’ın sarayındaki tahtını bana kim getirir?” diye istediğinde,
İfrit (Cin): “Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm.
أَنَا آَتِيكَ بَِهِ قََبْلَ أََنْ تََقُومَ مَِنْ مََقَامِكَ وََإِنِّي عََلَيْهِ لََقَوِيٌّ أََمِينٌ.
İfrit (Cin): “Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm. Ve gerçekten bunu yapmaya hem gücüm hem de güvenim var.” dedi.”
قَالَ اَلَّذِي عَِنْدَاُ عَِلْمٌ مَِنََ اَلْكِتَابِ أََنَا آَتِيكَ بَِهِ قََبْلَ أََنْ يََرْتَدَّ إَِلَيْكَ طََرْفُكَ.
“Yanında kitabtan büyük bir ilim bulunan kişi, (İbn Abbâs’a göre ise Hazreti Süleyman’ın veziri Asaf b. Berhıya) ise, “Ben onu sana, gözünü kırpmadan önce getiririm.” dedi.
Derken onu yanında durur görünce هَذَا مَِنْ فََضْلِ رََبِّي / Bu Rabb'imin bir lutfudur.” dedi.
Üç aylık mesafede sarayın içindeki tahtın yerini bilip görüp elmas tahta demir gibi katı maddelerden oluşan tahtı, duvarlardan geçirip göz açıp kapayana kadar getirmeye, ancak Allah’ın (Celle Celâluhû) gücü yeter, hiçbir insan bunu yapamaz. İnsandaki bu güç, nasıl bir ilim ve ona Allah tarafından verilen bu ilimle daha neler yapabilir.?
Süleyman aleyhisselam bunu Allah’tan değil, cin ve insanlardan isti-yor. Allah (Celle Celâluhû) buna kızmıyor, bir de Kur’ân’a yazıyor. İbn
Abbâs radıyallahu anh’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz ki Allahu Teâlâ nın, hafaza meleklerinin dışında yeryüzünde melekleri vardır ki, ağaç yapraklarından düşenleri yazarlar.
Sizin birinize çöl arazisinde bir aksaklık isabet ederse,
“Ey Allah’ın kulları! (Bana) yardım edin” diye seslensin.” (İbn Hacer, Muhtasaru Zevâidi’l-Bezzâr, (no: 2128), II, 420.)
Utbe b. Gazvân radıyallahu anh’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
عن عَتبة بَن غَزوان رَضى اَلله عَنه عَن اَلنبى صَلى اَلله عَليه وَسلم قَال:َ
إذا أَضل أَحدكم شَيئا أَو أَراد أَحدكم عَونا وَهو بَارض لَيح بَها أَنيح فَليقل: يَاَ
عباد اَلله أَغيثوني، يَا عَباد اَلله اَغيثونى فَإن لَِل عَبادا لَا نَراهم.
“Sizin biriniz bir şey kaybederse yahut yanında arkadaşı bulunmadığı bir yerde yardım dilerse;
“Ey Allah’ın kulları bana yardım edin! Ey Allah’ın kulları bana im-dat edin!” desin. Çünkü Allah’ın bizim görmediğimiz kulları vardır. (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, (no: 290), XVII, 117, Mecmau’z-Zevâid, (no: 17103), X, 188.)

İmâm Nevevî şöyle demiştir.
“Benim de aralarında bulunduğum bir cematte hayvan kaçmaya baş-ladı. Yardım isteme lafzını söyledim. Benim bu sözümden sonra hayvanlar, o anda durdu.” (İbn Allan, el-Fütuhâtü’r-Rabbâniyye, s. 150-151.)

İbn Teymiyye’nin talebesi Hafız b. Kesîr’in naklettiğine göre,
Yemâme Savaşı’nda Müslümanların şiârı “Ey Muhammed!” (Yetiş ya Muhammed!) sözleriydi. Hâlid İbnü Velîd de bu sözü söyleyenlerdendi.(el-Bidâye ve’n-Nihâye, VI, 324.)


İbnu’l-Kayyim de er-Rûh isimli kitabında (İbnu’l-Kayyim er-Rûh:237) “Ölülerin bir takım tasarruflarda bulunabileceklerini ve dirilere faydalı olabileceklerini söylemekte-dirler. Hâs ve dar manada Velî olduğuna inanılan bir kimseden, kerâmet beklenilmesi ne Kitâb ne Sünnet ve ne de İcmâ’a ters düşen bir şey değil-dir. Hattâ bu kıyasa bile uyar. Şöyle ki, Allah bu âlemde yaptığı rızık ve benzeri yardımlardan birçoğunu, kulları vâsıtasıyla yapar.
müslümanların o gün parolası ya muhammed di,yazdığın diğer yazıların cevaplarıda forumda var

Halid b. Velid, Museyleme ordusu üzerine saldırdı, çemberi yardı. Museyleme, dağlara doğru gitti. Museyleme'yi gözetlemeye başladı ki, yanma yaklaşsın da onu öldürsün. Sonra geri dönüp iki saf arasında mubareze çağrısında bulunup şöyle dedi:
- Ben Velid'in oğlu Ud'um. Ben, Amir ve Zeyd'in oğluyum. Böyle dedikten sonra müslümanların parolasını söyledi.
O gün Müslümanların parolası "Ya Muhammed" idi. (İbn Kesîr, El Bidaye Ve'n-Nihaye)


 

Narcı Genç

Yeni Üye
Üye
müslümanların o gün parolası ya muhammed di,yazdığın diğer yazıların cevaplarıda forumda var

Halid b. Velid, Museyleme ordusu üzerine saldırdı, çemberi yardı. Museyleme, dağlara doğru gitti. Museyleme'yi gözetlemeye başladı ki, yanma yaklaşsın da onu öldürsün. Sonra geri dönüp iki saf arasında mubareze çağrısında bulunup şöyle dedi:
- Ben Velid'in oğlu Ud'um. Ben, Amir ve Zeyd'in oğluyum. Böyle dedikten sonra müslümanların parolasını söyledi.
O gün Müslümanların parolası "Ya Muhammed" idi. (İbn Kesîr, El Bidaye Ve'n-Nihaye)

Görüşlerinizi belirttiğiniz için teşekkür ederim fakat şöyle bir karşılık sunmak istiyorum

Size göre şirk olan bir kelimeyi sahabe parola olarak kullandı yoru-munu siz yapıyorsunuz. Sahabe şirk olan bir kelimeyi parola olarak kullan-maz. Şiar Kelimesi Parola değil, slogandır. Slogan nedir, eğer ansiklopedilere ve lügate bakılırsa buralarda görülecektir ki rivayette geçen şiar kelimesinin bugünkü Türkçe karşılığı parola değil, slogandır. Büyük bir kitlenın toplu halde yüksek sesle söylediği sözdür.

Bunun parola ile ilgisi ne? Parola karşılıklıdır. Biri güneş der, diğeri ay der. İnsanların birbirlerini tanımak için kullanılır. Yetiş ya Halit! Ya Muhammed (Türkçesi, yetiş ya Muhammed) kelimesini nasıl parola olarak değerlendirirsiniz.? Aksine burada anlaşılacak olan Allah nezninde onun şefâatçi kılınması ve Allah’ın yardımını celp talebidir. Subkî’nin de dediği gibi bir tevessül babındandır. “Ya Rabb'i bu sevdi-ğin kulun hatrına yardım et.” demektir. Yoksa ondan bir şey istemek değil-dir. Ayrıca sahabenin Yemâme’de Allah’tan (yetiş ya Muhammed! şiarı ile) yardım istediğini destekleyen bir delil de Yemâme’de şu âyeti sık sık oku-malarıydı.
وَكَانَ حََق ا عََلَيْنَا نََصْرُ اَلْمُؤْمِنِينََ
“Üzerimize hak oldu ki müminlere yardım ederiz.” Ayrıca, Yemâme Savaşı nda sahabe şöyle diyordu: Her tarafta, “Kurtar bizi ey Halid!” diye imdat sesleri gelmeye başladı. Muhacirlerin ve Ensârın bir cemâati kurtarıldı. Bu da bize yetiş ya Muhammed (sas), derken parola değil, bir sıkıntı neticesinde tevessül yani Allah’tan yardım temenni edilmiş olduğuna işaret ediyor. Resûlullah’ın hatrına Allah’tan yardım veya Resûlullah’ın sahabeye yardım için Allah’a dua emesi neticesinde Allah’ın yardım etmesini umuyor sahabe.
 

Muhammed087

Aktif Üye
Üye
Görüşlerinizi belirttiğiniz için teşekkür ederim fakat şöyle bir karşılık sunmak istiyorum

Size göre şirk olan bir kelimeyi sahabe parola olarak kullandı yoru-munu siz yapıyorsunuz. Sahabe şirk olan bir kelimeyi parola olarak kullan-maz. Şiar Kelimesi Parola değil, slogandır. Slogan nedir, eğer ansiklopedilere ve lügate bakılırsa buralarda görülecektir ki rivayette geçen şiar kelimesinin bugünkü Türkçe karşılığı parola değil, slogandır. Büyük bir kitlenın toplu halde yüksek sesle söylediği sözdür.

Bunun parola ile ilgisi ne? Parola karşılıklıdır. Biri güneş der, diğeri ay der. İnsanların birbirlerini tanımak için kullanılır. Yetiş ya Halit! Ya Muhammed (Türkçesi, yetiş ya Muhammed) kelimesini nasıl parola olarak değerlendirirsiniz.? Aksine burada anlaşılacak olan Allah nezninde onun şefâatçi kılınması ve Allah’ın yardımını celp talebidir. Subkî’nin de dediği gibi bir tevessül babındandır. “Ya Rabb'i bu sevdiğin kulun hatrına yardım et.” demektir. Yoksa ondan bir şey istemek değil-dir. Ayrıca sahabenin Yemâme’de Allah’tan (yetiş ya Muhammed! şiarı ile) yardım istediğini destekleyen bir delil de Yemâme’de şu âyeti sık sık oku-malarıydı.
وَكَانَ حََق ا عََلَيْنَا نََصْرُ اَلْمُؤْمِنِينََ
“Üzerimize hak oldu ki müminlere yardım ederiz.” Ayrıca, Yemâme Savaşı nda sahabe şöyle diyordu: Her tarafta, “Kurtar bizi ey Halid!” diye imdat sesleri gelmeye başladı. Muhacirlerin ve Ensârın bir cemâati kurtarıldı. Bu da bize yetiş ya Muhammed (sas), derken parola değil, bir sıkıntı neticesinde tevessül yani Allah’tan yardım temenni edilmiş olduğuna işaret ediyor. Resûlullah’ın hatrına Allah’tan yardım veya Resûlullah’ın sahabeye yardım için Allah’a dua emesi neticesinde Allah’ın yardım etmesini umuyor sahabe.
Allah'dan başkasına dua etmek için bu kadar zorlama teviller yapmana gerek yok

Şiar
; alâmet, parola, muharebe zamanlarında birbirini tanıyıp bilmek için askerlerin kendi aralarında tayin ettikleri alâmet ve tâbirdir.
Ashab-ı kiramın birçok muharebelerde şiarları, "emit, emit = Öldür, öldür" kelimesi idi. Düşman kahr ve tenkile muvaffakiyetlerine tefe'ül için bunu şiar ittihaz etmişlerdi. İnsanların gömleğine ve mutlak bedenine temas eden libasına ve at kısmının çuluna da şiar denir. (Ömer Nasûhi Bilmen, Hukuk-i İslâmiyye III, 351)

Peygamber devrinde üniforma yoktu. Muhammed (s.a.v.) harp esnasında kendi askerlerinin silah arkadaşlarını düşmandan ayırması için usta bir metod kullanıyordu. Her cihad için bir "şiar” (ayırıcı kelime, parola) seçiyor, müslümanlar ferden karşılaştıkları zaman yüksek sesle bunu söylüyorlardı. Bu parola kelimeler, üniformaların görülemeyeceği zaman yani geceleyin dahi fevkalâde kullanışlıydı. Bununla beraber Bedir muharebesinde elbiselerde bazı ayırıcı işaretler bahis mevzuudur. (Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi , c II, sf: 241, 242)

Semura b. Cundub (r.anh)'den; demiştir ki:
"Muhacirlerin parolası "Abdullah", Ensâr'ın parolası ise "Abdurrahmân" idi"
(Ebu Davud, Cihad, bab 71, Hadis no: 2595; Beyhâkî, es-sunenu'l-kubrâ, VI, 361)


İzâhat:

Ebu Bekr' (r.anh)in "öldür öldür" kelimelerini parola olarak kullandığı savaşın, Seleme b. el-Ekvâ ile birlikte Necid üzerine düzenlediği seriyye olması gerekir. Bazılarına göre bu savaşta kullanılan "öldür öldür" kelimesinin muhatabı Allah'dır. Çünkü her ne kadar darbeyi vuran kul ise de o darbeyi yiyen kimseyi öldüren Allah'dır. Allah onun ölmesine izin vermemişse, indirilen darbe onun ölmesini sağlayamaz. Bu görüşe göre sözü geçen parolanın tamamı "Ey yardım edici olan Allah, düşmanı öldür" şeklindedir. Fakat cümlenin başında bulunan "Yâ nasır!" kelimesiyle sonundaki "el-aduvve" kelimesi hafzedilmiş ve cümleye kuvvet kazandırmak için "emit" kelimesi tekrar edilmiştir. Bazılarına göre de bu cümlenin muhatabı tüm müslüman gazilerdir ve cümlenin aslı "Ey Allah'ın yardımına mazhar olmuş asker, öldür" şeklindedir. Fakat "Ya mansur!" kelimesi hazfedilmiş ve cümleye kuvvet kazandırmak için kelime tekrar edilmiştir. Hadiste "emit" kelimesinin iki defa tekrarlanmış olması, parolanın böyle "emit" kelimesinin üstüste iki defa tekrarlanmasından meydana geldiğini ifade etmek için değil de bu kelimenin bir parola olarak tüm askerlerin dilinde dolandığını ifade etmek için böyle üstüste iki defa zikredilmiş olabileceği de düşünülebilir.

Hattâbî'nin de açıkladığı gibi ashab-ı kiram savaşta geceleri karşılaştıkları kimselerin kendilerinden olup olmadığını anlamak için aralarında "emit emit" kelimelerini parola olarak seçerlerken aynı zamanda bu kelimelerin kendileri için uğur getireceğine de inanmışlar. Bütün düşmanlarının öldürüleceğine ve kendilerinin zafere ulaşacağına dair olan temennilerini bu kelimelerle ifade etmişlerdir.

Ayrıca, Yemâme Savaşı’nda sahabe şöyle diyordu: Her tarafta, “Kurtar bizi ey Halid!” diye imdat sesleri gelmeye başladı. Muhacirlerin ve Ensâr’ın bir cemâati kurtarıldı.

Bu da bize yetiş ya Muhammed (s.a.v.), derken parola değil, bir sıkıntı neticesinde tevessül yani Allah’tan yardım temenni edilmiş olduğuna işaret ediyor. Rasûlullah’ın hatırına Allah’tan yardım veya Rasûlullah’ın sahabeye yardım için Allah’a dua emesi neticesinde Allah’ın yardım etmesini umuyor sahabe.

Bedir ve Uhud savaşlarındaki parolalardan biri de "emit=öldür" idi. -Haşa- Sahabeyi soyut bir şeyden yardım isteyen ahmaklar olarak göstermeye çalışıyorlar.

Müslümanların Bedir Savaşında Parolaları:

Bedir savaşında Muhacirlerin parolası "Yâ Benî Abdurrahman!",
Hazrecîlerin parolası "Yâ Benî Abdullah!",
Evsîlerin parolası "Yâ Benî Ubeydullah!", (Vâkıdî, c. 1, s. 71-72; İbn Sa'd, Tabakâtu'l-kubrâ: 2, sf: 14; Beyhakî, c. 3, s. 70; Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, C. 3, sf. 274)

Müslümanların genel parolaları da "Yâ Mansur! Emit!" (Vâkıdî, c. 1. s. 71-72; İbn Sa'd, Tabakâtu'l-kubrâ, c. 2, s. 14; Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 1 , s. 378) veya "Ehad! Ehad!" idi. (İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 287; Ebu'l Fidâ, C. 3, sf: 274; Diyarbekrî, C. 1, sf: 378)

Mucahidlerinin Uhud Savaşındaki Parolaları:

Uhud savaşında Müslümanlar arasındaki parolalar: "Emit!=Öldür! Emit=Öldür!" sözleri idi. (İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 72; Vâkıdî, Megâzî , c. 1, s. 234; Belâzurî, Ensâbu'l-eş'âf, c. 1 , s. 317; İbn Hazım, Cevâmiu's-sîre, s. 160)


Ferve b. Husayn b. Fedâle adlarında dokuz kişilik bir cemaat gelip Müslüman oldular ve Medine'ye yerleştiler.
Bunlar, Medine'ye gelip yerleşen ilk muhacirlerden idiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bu Abs oğullarına:
"Bana sizi 10'a dolduracak bir adam daha bulun da, sizin için sancak bağlayayım?" buyurdu.
Talha b. Ubeydullah aralarına girince, Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara bir sancak bağladı. Savaşlarda parolalarını da "Yâ Aşere!=Ey Onlar!" olarak belirledi. (İbn Sa'd, Tabakâtu'l-kubrâ. C. 1, sf. 295-296)



-Haşa- Sahabeler sayılardan yardım isteyecek kadar ahmak olarak göstermeye çalışan sofilere Seyyid Ebu’l-Ala el-Mevdudi (rahimehumullah)’ın şu sözleriyle cevab vermek istiyoruz:
“Kendi görüşünüzü desteklemek için Kur’an ve Sünnet’ten delil aramayın. Kendi görüşünüzü Kur’an ve Sünnet’e uydurun.” (Fetvalar, c.1)
 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Yönetici
Admin
Frm. Yöneticisi
İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye’nin ruhların tavsiyesi ile şifa bulanlar sözü ve yukarda açıkladığı şu sözü:
“Bunları anlamaktaki maksadımız, ölülerin ruhlarıyla dirilerin ruhları nasıl birbirleriyle münasebet kurabiliyorlarsa, kişilerin ruhlarının da aynı şekilde birbirleriyle alaka kurabileceklerini anlatmaktır.” Kitâbu’r-Ruh’u sayfa 252
Ölülerin ruhlarının dirilerin ruhlarıyla munasebet kurması, ölü ruhların diri ruhun bedeninin medet çağrısına, gaybdan haber verebilmesine icabet edeceğine delil midir? Bunun sünnetten sahih / meşru dayanağı var mıdır? Varsa sahabenin sıkıntı anında peygamberin veya ashabın kabrinden istiğase etmesi gerekmez miydi?

عن بَكر بَن عَبد اَلله رَضى اَلله عَنه قَال: قَال رَسول اَلله صَلى اَلله عَليهَ
وسلم: حياتي خَير لَكم تَحدثون وَيحدث لَكم، فَإذا أَنا مَت كَانت وَفاتي خَيرا لَكم،َ
تعرض عَلى أَعمالكم فَإذا رَأيت خَيرا حَمدت اَلله وَإن رَأيت شَرا اَستغفرت اَللهَ
لكم.
Bekr b. Abdullah radıyallahu anh’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Benim hayatım, sizin için hayırlıdır (benim sağlığımda birtakım iş-ler) yaparsınız, size (onlarla ilgili hükümler) bildirilir. Ben öldüğümde ise vefatım sizin için hayırlı olur, çünkü amelleriniz bana (kabrimde) arz edilir, hayır görürsem, Allah’a hamd ederim, şerr görürsem Allah’tan sizin için af dilerim. (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, II, 194; İbn Hacer, el-Metâlibu’l-Âliye, (no: 3853), IV, 22; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, (no: 14250), VIII, 594.)
Rasulullah (s.a.v.) diğer insanlardan has olarak kabrinde diridirler ve ummetinin kendilerine getirdiği selamları görevli melak aracılığıyla alıb karşılık verir. Dikkat edesin benden yardım isterlerse ben yardım ederim demiyor, ummetinin haberlerini ve selamını ancak melak aracılığıyla mâlumat sahibi oluyor ve bundan dolayı Allaha hamd ediyor veya ummeti için Allahtan avf diliyor. Bunu ummetin ölülerinden yarım isteyib karşılık görmeye delille ne alakası var? Sapıklığınıza Rasulullahı alet etmeyin, tevbe edin!..

“Allah’ın (Celle Celâluhû) yeryüzünde hafaza melekleri dışında me-lekler vardır. Bunlar ağaçtan düşen yaprakları yazarlar. Sizden birisi çölde yolunu kaybederse “Ey Allah’ın kulları bana yardım edin!” diye bağırsın. (İbn Hacer, Muhtasaru Zevâidi’l-Bezzâr, (no: 2128), II, 420. Heysemî ricalinin sika olduğunu belirtir. Heysemî, Mecmau’z- Zevaid, X, 132; Sehevî, İbtihac, s. 38.)
Evvela koyduğun hadisin sıhhatini ve şerhini öğren. Ayrıca Zayıf ve senedi kopuk rivâyetler akdiede delil olur mu bunu araştır!

Bahsedilen hadisin sıhhati hakkında ihtilaf edilmiştir. Aşağıda da göreceğiniz gibi bir kısım âlimler tecrubeyle sahih kabul ederken, Elbani gibi hadis alimi de "dua ibadetin özüdür, ibadetler de tecrubeyle alınmaz" manasında zayıf kabul etmiştir.

حَدَّثنا موسى بن إسحاق، قَال: حَدَّثنا منجاب بن الحارث، قَال: حَدَّثنا حَاتِمُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ عَنْ أُسَامة بْنِ زَيْدٍ، عَن أَبَان بن صالح، عَن مجاهدعن ابْنِ عَبَّاسٍ، رَضِي اللَّهُ عَنْهُمَا، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيه وَسَلَّم قَالَ
إِنَّ لِلَّهِ مَلائِكَةً فِي الأَرْضِ سِوَى الْحَفَظَةِ يَكْتُبُونَ مَا سَقَطَ مِنْ وَرَقِ الشَّجَرِ فَإِذَا أَصَابَ أَحَدَكُمْ عَرْجَةٌ بِأَرْضٍ فَلاةٍ فَلْيُنَادِ: أَعِينُوا عِبَادَ اللَّهِ.
وَهَذَا الْكَلامُ لا نَعْلَمُهُ يُرْوَى عَن النَّبِيّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيه وَسَلَّم بِهَذَا اللَّفْظِ إلاَّ مِن هَذَا الْوَجْهِ بِهَذَا الإِسْنَادِ.
Musa bin İshak (Muncab bin Haris, Hatim bin İsmail, Usame bin Zeyd, Eban bin Salih, Mucahid) senediyle Abdullah İbn Abbas (r.anhuma)’dan Rasulullah (s.a.v.)’in şöyle dediğini haber vermişlerdir:
Allâh’ın, hafaza melekleri dışında yeryüzünde melekleri vardır. Onlar, düşen ağaç yapraklarını (da) yazarlar. Sizden biriniz ıssız bir yerde / çölde yolunu kaybederse, ‘Ey Allâh’ın kulları, bana yardım edin’ diye nidâ etsin!
(Bezzâr, Musned, Musned-i İbn Abbâs, Hadis no: 4922; Beyhaki, Şuab’ul İman 1/183 no: 167, 6/128, No: 7697; Taberânî ; Nuraddin el Heysemi,
Mecmau'z-Zevaid, 10/132; İbn Ebi Şeybe, 6/91; Rudani, Cem'u'l-Fevaid, 9406; İbn Allan, Futuhatur Rabbaniye, 5/152; Şevkani, Tuhfetu'z- Zakirin, sf: 202; Sehavi, İbtihac, sf: 38; Mahmud Said Memduh, Rafu'l- Minara, sf: 228; Munâvi, Feyzu'l-Kadir, 1/307; İsmail İbn Mahfuz, Mesaf, sf: 227)

Bezzar, şöyle demektedir: “Biz bu sözlerin Nebi (s.a.v.)’den bu lafızlarla ancak bu isnadla bu vecihten rivayet edildiğini biliyoruz.”
(Bezzar, no: 4922 Thk: Mektebet’ul Ulum ve’l Hikem.
Bezzar’ın ifadesi hadisin tek kanaldan rivayet edilen garib bir hadis olduğuna işaret etmektedir. Hafız İbn Hacer’in bununla alakalı sözleri az ilerde gelecektir. Heysemi ise aynı yerde bu hadisi naklettikten sonra ricalinin sika olduğunu beyan etmiştir. Hafız, et-Takrib’te senedde yer alan Hatim bin İsmail el Medeni hakkında “Saduktur, vehim yapar” ibaresini kullanmıştır. (sf: 998) Musned’ul Bezzar (el-Bahr’uz Zehhar) 10/194)


Heysemi; “Ravileri güvenilirdir.” der ve hadis uleması ittifak ile bunu hasen kabul ederler.
Elbani dahi bu rivayetin hasen olduğunu kabul etmiş, ancak İbni Abbas radıyallahu anhuma’dan mevkuf olduğunu belirtmiştir.
Beyhaki de el Adab’da, bu hadis hakkında; “İlim ehli indinde kullanılıyor ve tecrübe edilmiştir” der.
Elbani; “ibadetler tecrübelerden alınmaz” diyerek, Nevevi, Taberani, İbni Hacer ve Beyhaki gibi hadis imamlarının sözlerini tenkid eder.
Ancak Allah Azze ve Celle’den istenecek bir şeyi kullardan istemek şirktir. Bu rivayette ise, cahillerin yaptığı istiğaseye delil yoktur.
(Muhammed Nasıruddin Elbanî, ed-Daife 656)

Elbâni şöyle demektedir:

Bezzar, İbn Abbâs radıyallahu anhuma’dan :
“Muhakkak ki Allah-u Teâlâ’nın yeryüzünde hafaza melekleri dışında, yere düşen her bir ağaç yaprağını dahi yazan melekleri vardır. Issız bir arazide biriniz bir sıkıntıya düşerse: “Ey Allah’ın kulları! Bana yardım edin!” diye seslensin.”


İbn Allân şerhinde (V, 151) nakledildiği gibi, Hafız İbn Hacer şöyle demiştir:
“Bu hadisin isnadı hasendir, cidden garîbdir. Bezzar bunu:

: عن مجاهد عن ابن عباس رضي الله عنهما أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال
..... إن لله "
şeklinde rivayet etmiş ve şöyle demiştir:
وهذا الكلام لا نعلمه يروى عن النبي صلى الله عليه وسلم بهذا اللفظ إلا من هذا الوجه بهذا الإسناد.
“Nebi (s.a.v.)’den, bu metinle rivayetini, ancak bu rivayet yoluyla biliyoruz” diyerek rivayet etmiştir. (Bezzâr, Musned, Musned-i İbn Abbâs, hadis no: 4922)

Bunu Bezzar: “Nebi (s.a.v.)’dan bu metinle rivayetini ancak bu rivayet yoluyla biliyoruz” diyerek rivayet etmiştir. ,
İbn Hacer “Bu hadisin isnadı hasendir.
es-Sehavî de el-İbtihac’da hasen olduğunu söylemiş,
el-Heysemî de şöyle demiştir: “Ravileri güvenilirdir.”

Elbanî; Derim ki:
Bunu Beyhakî, eş-Şuab’da mevkuf olarak (İbn Abbâs’ın mevkuf - sözü olarak) rivayet etmiştir. Eğer sahihse bu hadis, ilk hadiste “Allah’ın kulları” sözüyle kastedilenin melekler olduğunu tayin etmektedir.
Buna ister diri, ister ölü olsunlar, gayb erenleri denilen veliler, sâlihler gibi insanlardan veya cinlerden olan Müslümanları katmak câiz değildir. Zira onlarla istigase (onlardan manevi yardım istemek) ve onlardan yardım taleb etmek açık bir şirktir. Çünkü onlar duayı işitmezler, işitseler de buna cevab vermeye ve istekleri yerine getirmeye güç yetiremezler. Bu husus birçok ayetlerde alaka belirtilmiştir. Bu ayetlerden birisi de Allah Azze ve Celle’nin şu buyruğudur:

O'ndan başka yalvardıklarınız, bir çekirdek lifine bile sahib değildirler. Eğer onlara dua ederseniz, duanızı işitmezler; işitseler bile, size cevab veremezler. Kıyamet günü sizin ortak koşmanızı inkâr ederler. Her şeyden haberdar olan Allah gibi hiç kimse sana haber veremez. (Fatır 13 - 14)

Hafız İbn Hacer’in hasen dediği, İbn Abbâs radıyallahu anhuma hadisini İmam Ahmed kuvvetli görmüş, bununla amel etmiştir. İmam Ahmed’in oğlu Abdullah, el-Mesail’de (217) şöyle demiştir: “Babamın şöyle dediğini işittim:
İki defa binekli, üç defa da yaya olmak üzere veya iki defa yaya, üç defa binekli olarak beş defa hac yaptım. Yaya olarak yaptığım haclardan birinde yolu kaybettim. Ey Allah’ın kulları! Bana yolu gösterin! demeye başladım. Ben böyle demeye devam ederken yolu buluverdim.’ Veya babam buna yakın bir şey söyledi.”
(Beyhaki, Eş-Şuab, II, 455; İbn Asâkir, III, 72/1 Abdullah b. Ahmed yoluyla, sahih bir isnad ile rivayet etmişlerdir.)
Daha önce geçenleri yazdıktan sonra, Bezzar’ın Zevaid’inde (sf: 303) geçen isnadında rivayetin merfu‘ olduğunu (İbn Abbâs’ın bunu Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’a dayandırdığını) gördüm.
Lakin bana göre, hadis muhalefet sebebiyle illetlidir. Bunun mevkuf olması
(İbn Abbas’ın sözü olması) ağır basmaktadır. Bu rivayet, kesinlikle hükmen merfu‘ kabul edilecek hadislerden değildir. Zira İbn Abbas’ın bunu Ehli Kitap’tan olup, sonra Müslüman olmuş kimselerden alması da ihtimal dâhilindedir. Allah en iyi bilendir. (Muhammed Nasıruddin Elbanî, Silsiletu’l-ehâdîsi’d- Daîfe ve’l-mevdû'a ve eseruhe’s-seyyi'u fi’l-umme, 656)

****

Tüm bu izahatlardan sonra bende derim ki ;
Zayıf veya ihtilaflı hadisleri kendisine payanda edinerek Allah'tan başkasına dua ederek "büyüklerini kutsamaya"(!) delil almaya çalışanların flamabaşı sofiyye ehlidir. Melekler işin bahanesidir. Aksi taktirde ben onlara böyle ihtilaflı olan hadislere boğulmaktan kurtarır, dubduru berrak olan kitabullah'tan delil göstereyim.
Rabbimiz (c.c.) kitabında:
O insanın önünde ve ardında devamlı sûretle nöbetleşerek görevlendirilen melekler vardır. Bunlar, Allah’ın emrinden ötürü, onu koruyub kollarlar.”(Rad, 11)


İlgili Konular:


Birinizin Hayvanı Kaybolduğunda "Ey Allahın Kulları Tutun! Diye Seslensin" Rivayeti sahih mi?

https://www.islam-tr.org/konu/birinizin-hayvani-kayboldugunda-ey-allahin-kullari-tutun-diye-seslensin-rivayeti-sahih-mi.22503/

Yaratılmışlardan İstenebilecek Şeyler Nelerdir?
https://www.islam-tr.org/konu/yaratilmislardan-istenebilecek-seyler-nelerdir.35448/


Ubade b. es-Sâmit radıyallahu anh’in rivâyetine göre, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem veliler hakkında:
“Yeryüzü onlarla durur, onlar sebebiyle size yağmur yağdırılıyor ve onlar hürmetine yardım olunuyorsunuz,” buyurmuştur. (Alî el-Muttakî, Kenzu-l-Ummal, X11, 190; (h. no: 36613))

Enes İbn-i Mâlik (Radiyallahu anhu)’dan rivayetle Rasûl-u Ekram (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
لَنْ تَخْلَوُا الْاَرْضُ مِنْ اَرْبَعِينَ رَجُلًا مِثْلَ خِلِيلِ الرَّحْمٰنِ عَلَيْهِ السَّلَامُ فَبِهِمْ يَسْقُونُ وَبِهِمْ يَنْصُرُونَ مَا مَاتَ مِنْهُمْ اَحَدًا اِلَّا اُبَدِّلُ اللّٰهُ مَكَانَهُ اٰخَرَ .
(طس عن انس)
Ummetimden kırk kişiden yeryüzü boş kalmaz. Bunlar İbrahim Halilu'r rahman gibidirler. Onlarla yağmur yağar, onlarla zaferler olur. Harbler kazanılır, onlardan birisi ölse Allah'u Teâlâ başkasını yerine getirir ve kıyamete kadar böyle devam eder.”
(İmam Taberani, Mu’cemu’l-Evsat, Hadis No: 4251; Mevahibi ledunniyye, Cild 1, Sf: 776-778)

Şeyhu'l İslam İbn Teymiyye (rahimehullah) bu konuyla ilgili rivayetlerin İslâm inancıyla bağdaştırılmayacağını, bu tür bir anlayışın daha çok hıristiyanların ve aşırı Şiî fırkaların düşüncelerini yansıttığını söylemiştir. (Minhâcu's-Sunne, 1/21-22; Mecmu’ul-Fetâvâ, 11/ 437-443)


İbn Haldun ise, hulul ve vahdet gibi kutb ve ebdal telakkisinin de ilk defa Irak sûfîlerinde İmâmiyye ve Rafızîlik etkisiyle ortaya çıktığını, sofilerin, Şiî fırkalardaki imama karşılık kutbu, nukabâya karşılık da ebdalı benimsemek suretiyle Şîa'yı taklid ettiklerini bildirmiştir.
(İbn Haldun, Mukaddime, sf: 291, 446)


Şurayh b. Ubeyd ef-Hıms'den, şöyle demiştir:
Ali (r.anh), Irak'tayken yanında Şam'lıların bahsi açıldı. O'na "mûminlerin emiri! Onlara lânet et!" denilince şu cevabı verdi:
"Hayır. Ben Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu işittim: "Ebdal kırk kişidir ve Şam'da bulunurlar. İçlerinden birisi vefat ettiğinde Allah yerine bir başkasını koyar. Yağmura onlar vasıtasıyla kavuşulur, düşmanlara onlar vasıtasıyla gâlib gelinir, onlar vesilesiyle Şam'lılardan azab uzak tutulur."
(Ahmed b. Hanbel, 1/112, rakam: 896)

Bu rivayet Musned'de Ali (r.anh)'den nakledilmektedir. Ancak munkatı'dır, sabit değildir."
(Bu rivayet İbn Teymiyye'nin bahsettiği gibi munkatıdır. Çünkü Şurayh, Ali'ye yetişmemiştir.
Şâkir, Ahmed Muhammed, Musned, 11/171,896 numaralı dipnot.
Ayrıca Ahmed b. Hanbel bu rivayeti nakletmesine rağmen kendisi de şöyle demektedir:
"Eğer hadisçiler ebdal değilse, o zaman kimdir onlar?" el-Hatib, Şeref, s. 50, rakam: 101; es-Sehâvî, Mekâsid, 8; el-Heytemî, el-Fetâva'l-Hadîsiyye, s. 324.
es-Suyûtî ise rivayeti hasen kabul ederken (Leâli, 11/332)
İbn Arrâk ta senedi sağlamdır der. (Tenzihu'ş-Şeria, lf/307).
el-Elbânî ise senedindeki iki illetten dolayı hadisin munker olduğunu söyler ve bu iki alimin tesbitinin yerinde olmadığını isbat eder. Peşinden de konuyla ilgili olarak, zayıftır dediği iki rivayet daha nakleder. Daile, 11/339-41)


İbn Teymiyye böyle dedikten sonra rivayeti metin yönüyle tahlile tabi tutar ve kabul etmemesini şuna bağlar:
"Malum olduğu üzere Ali ve onunla beraber bulunan sahabiler, hem Muâviye'den hem de onunla beraber Şam'da bulunanlardan faziletlidir. Aynca insanların en faziletlileri, Ali'nin askerleri tarafında değil de Muâviye'nin askerleri tarafında bulunmaz." (İbn Teymiyye, Mecmuu Fetâvâ, Xl/167)

Görüldüğü gibi İbn Teymiyye meseleye aklî olarakta yaklaşmakta, 'ebdaller Şam'da olacaklarına neden Ali'nin yanında değiller' sorusunu sormaktadır. İbn Teymiyye başka bir yerde de bu tür hadisleri toptan bir değerlendirmeye tabi tutar ve yalan olduklarını belirtir:
"İçinde ebdâl, ektâb, eğvâs, velilerin sayısı ve benzeri hususlar geçen rivayetler hadis alimlerince malum olduğu üzere, yalandırlar." (İbn Teymiyye, Minhacu's-Sunne, IV/115)

İbn Teymiyye gibi İbnu'l-Kayyım da genellemeye giderek "ebdâl, ektâb, eğvâs, nukebâ, nucebâ, evtâd hadislerinin hepsinin Rasûlullah adına uydurulmuş batıl rivayetler olduğunu belirtir. Bir tek İbn Teymiyye'nin zikrettiği rivayetin doğruluğa yakın olduğunu ancak onun da munkatı olduğunu belirtir. (İbnu'l-Kayyım, Menâr, s. 136, rakam: 307- 308)

İbnu's-Salâh da evtâd, nucebâ, nukebâ hakkında ehli tarikin beyanlarının olduğunu, bu hususta sabit olan bir hadis bulunmadığını, ebdal hakkındaki en sağlam rivayetin ise Ali (r.anh)'nin kendisindenden nakledilen Şam'da ebdâlin bulunacağına dair rivayet olduğunu söyler.
(Abdullah b. Sah'ân naklediyor: Sıffîn günü biri ayağa kalkıb "Allahım! Şam'lılara lânet et deyince; Ali radıyallahu anh, O'na şöyle dedi: "Geniş bir topluluk olan Şam'lılara böyle sövme. Çünkü Şam'lıların içinde ebdal var, Şam'lıların içinde ebdal var, Şam'lıların içinde ebdal var." Abdurrazzâk, XI/249, rakam: 20455)
(İbnu's-Salâh, Fetâvâ, s. 53, rakam: 34; Mevdudi, Meseleler ve Çözümleri, V/244-6)


Bu tür hadisleri reddeden âlimler yanında ilgili rivayetlerin çokluğu sebebiyle bunlara mevzu denemeyeceğini, içlerinde sahihler bulunduğunu söyleyen İbn Hâcer (852/1448) yanında, konuyla ilgili hadislerin zayıf olduğunu söyleyen es-Sehâvî (es-Sehâvî, Mekâsid, sf: 8-11, rakam: 8. Muhammed Nâsirıddîn el-Eibânî ise tedkîk ettiği bu hadislerden bir kısmına mevzu, bir kısmına da son derece zayıftır, der. Daife, III/666-670) , rivayetlerin birbirini desteklediğini belirten el-Aclûnî ilgili rivayetleri genel hatlarıyla kabul etmektedirler.
(el-Aclûnî, Keşful-Hafâ, I/25-8, rakam: 35. Benzer yaklaşımlar için es-Suyûtî, el-Hâvi li'l-Fetâvâ, H/455-72; el-Câmiu's-Sağir, 1/470-1, rakam: 3032-7; Leâti, H/332; İbn Arrâk, Tenzthu'ş-Şeria, il/307; el-Kettânî, Nazm'l-Munâsir, sf: 231-2, rakam: 279)
 

Narcı Genç

Yeni Üye
Üye
Allah'dan başkasına dua etmek için bu kadar zorlama teviller yapmana gerek yok

Şiar
; alâmet, parola, muharebe zamanlarında birbirini tanıyıp bilmek için askerlerin kendi aralarında tayin ettikleri alâmet ve tâbirdir.
Ashab-ı kiramın birçok muharebelerde şiarları, "emit, emit = Öldür, öldür" kelimesi idi. Düşman kahr ve tenkile muvaffakiyetlerine tefe'ül için bunu şiar ittihaz etmişlerdi. İnsanların gömleğine ve mutlak bedenine temas eden libasına ve at kısmının çuluna da şiar denir. (Ömer Nasûhi Bilmen, Hukuk-i İslâmiyye III, 351)

Peygamber devrinde üniforma yoktu. Muhammed (s.a.v.) harp esnasında kendi askerlerinin silah arkadaşlarını düşmandan ayırması için usta bir metod kullanıyordu. Her cihad için bir "şiar” (ayırıcı kelime, parola) seçiyor, müslümanlar ferden karşılaştıkları zaman yüksek sesle bunu söylüyorlardı. Bu parola kelimeler, üniformaların görülemeyeceği zaman yani geceleyin dahi fevkalâde kullanışlıydı. Bununla beraber Bedir muharebesinde elbiselerde bazı ayırıcı işaretler bahis mevzuudur. (Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi , c II, sf: 241, 242)

Semura b. Cundub (r.anh)'den; demiştir ki:
"Muhacirlerin parolası "Abdullah", Ensâr'ın parolası ise "Abdurrahmân" idi"
(Ebu Davud, Cihad, bab 71, Hadis no: 2595; Beyhâkî, es-sunenu'l-kubrâ, VI, 361)
Ya Muhammedahu (Arapça biliyorsanız buradaki ya nida harfi olup ey demektir. Muhammed kelimesi münadadır. Yani kendisine seslenilen kişi-dir. Münadadan sonra gelen elif elifi istiğase derler yani medet isteme elifi derler. Dolayısıyla bu kelimeden çıkan mana: Ey Muhammed imdadıma yetiş. Bize yardım et! olur.


Başka Bir Delil:
Heysem’in şöyle dediği rivâyet edildi: Abdullah ibnü Ömer radıyallâhu anhümâ’nın yanındaydık. Ayağı uyuş-muştu. Birisi ona, en sevdiğin insanı zikret dedi. O da: Yâ Muhammed!. dedi. Sanki bağdan çözülmüştü. 890 Bu rivâyeti, İmâm Buhârî de, el-Edebu’l-Müfred’inde, Ebû Nüaym, Süfyân, Ebû İshâk ve Abdurrahmân İbn-i Sa‘d yoluyla rivâyet etmiştir. İmâm Buhârî’nin isnâdını inceleyelim. Ebû Nüaym Fadl İbn-i Dükeyn (130-218 veya 219), Buhârî’nin şeyhlerinin büyüklerinden, sağlam bir râvîdir.891 Süfyân, ki Sevrî’dir (97-161) hadîste, fıkıhta ve zühdde Mü’minlerin emîri babasından ve Ebû İshâk eş-Şeybânî’den ve diğerlerinden rivâyet etti. Tanıtılmaya ihtiyâcı yoktur. Ebû İshâk, Süleymân İbnü Ebî Süleymân eş-Şeybânî, Kûfeli beşinci tabakadan Süfyân O’ndan rivâyet eder.892 Abdurrahmân, İbn-i Ömer’in kölesi. Kûfeli, üçüncü tabakadan Nesâî sağlam olduğunu söyledi.893 İmâm Buhârî, O’ndan el-Edebu’l-Müfredde rivâyet getirmiştir, O, Mevlâsı İbn-i Ömer'den, Mansûr ve Ebû İshâk da O’ndan rivâyet etmiştir. İbn-i Hibbân O’nu sika/sağlam bulmuştur.894 İbnü Hacer’in, râvileri ayırdığı tabakalara ve şurada geçen diğer bil-gilere dikkatle bakan hadîsin sika râvîlerce muttasıl/bitişik olarak rivâyet edildiğini görecektir. Bu râvîlerde tedlîs şâibesi de yoktur. O hâlde, Şu rivâyetin senedi için bir şey söylenemez. Sahîh olduğu açıkça ortadadır. Buna rağmen tevessül delîli sadedinde bu rivâyetin neden bırakılıp da diğerlerinin tercîh edildiğini doğrusu merak etmekteyiz. Yalnız, el-Edebu’l-Müfred’i şerh eden Fadlullah el-Ceylânî, burada yer alan Muhammed! şek-lindeki lafzın İbnü’s-Sünnî’de ( يا محمداا )/yâ Muhammedâhu biçiminde oldu-ğunu, ama, (يا )/‘yâ’ nidâ harfi bulunsa bile bunda istiğâse veya istiâne olmadığını söylerken iddiâsının sebebini açıklamıyor. Hadîsi manâlan-dırmada nedense sâdece kendince aklî ve fizîkî îzâhlarla yetiniyor Üstelik bir de nidânın bazen işittirme irâdesi olmadan da yapılabileceğini ek-liyor.895 Hâlbuki, basit bir nahiv bilgisi olanlar, yâ Muhammedâhu’daki elif’in katiyetle istiğâse elifi olduğunu bilirler. “ Keşke bir bilebilseydim, hangi dil kâidesine göre bu İstiğâse elif’i değildir?” denilmektedir?. Bilen söylesin. Üstelik, İmâm Buhârî’nin rivâyetinde Nidâ (يا )/Yâ’sı bulunmasa da ortada bir istiğâsenin bulunduğuna zarar vermez. Çünkü harf-i nidânın hazfe-dilmesi meşhûrdur. Şu dediğimiz hazif, sadedinde olduğumuz husust mücerred bir ihtimâl de değildir. Makâm o makâm olup başka bir i’râbı kal-dırmaz. Nitekim İbnü Sünnî’nin lafzı burada hazf bulunduğunun karînesidir. Çünkü hâdise aynıdır. Rivâyetler arasında uygunluk asıldır. Zıtlık ârizî olup isbâtı delîle muhtâctır. Binâenaleyh, aralarında bir teâruz/çelişki yoktur. İki rivâyet birbirini açıklamış olur, netîce aynı noktaya varır. Bir de istiâne veya istiğâseyi savunanlardan bu nidâlarda illâ da işittirmenin bulunacağını kim söylemişti ki? Hiç kimse… Anlaşılıyor ki, yanlış bilgiler üzerine binâ edilen yanlış hükümlerle karşı karşıyayız. Mühim olan husûs bu tür seslenmeyi Buhârî ve Hâfız İbnü’s-Sünnî ta-rafından kitaplarına alınması… Hattâ İbnü Teymiyye bile şirk görmeyip el-Kelimu't-Tayyib/Güzel Kelime isimli kitabında, nerelerde sünnete uygun, nasıl duâ edeceğimizi göstermek için yazdığı esere almasıdır. Gâib bir kulu çağırarak bir tevessül etmek yüzünden, bu âlimlerden haşa hangisi şirkle suçlanabilir? Allah Celle Celâluhû’dan istemedi yardımı, vefat etmiş Resulullah’tan istedi. Abdullah b. Ömer radıyallahu anh haşa şirk mi işlemiş oldu?



890 İbnu's-Sünnî, Hadîsi İbnu Teymiyye, el-Kelimu't-Tayyib isimli kitabına almıştır: 131
Benzer bir rivâyeti İbnü’s-Sünnî’nin Amelü’l-Yevm vel-Leyle’sinin Ta'lîki:55, Abdulkadir el-Arnavut, El-Kelimu't-Tayyib Ta'lîk'ı:131
İbnü's-Sünnî'nin Heysem yoluyla rivâyet ettiği haberin isnâdının zayıflığına dâir İbnü Kesîr ve diğerlerinden nakiller vardır demiştir.
891 İmâm Buhârî, el-Edebu’l-Müfred (Şerhu Fadlillâhi’s-Samed ile beraber): 2/428,429
892 İbnü Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb: 446
893 Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl: 33/30, Askalânî, Tehzîbu’t-Tehzîb: 172,173
894 Takrîb:341
895 Safiyyüddîn Ahmed İbnü Abdillâh el-Hazrecî el-Yemenî, Hulâsatü Tezhîbi Tehzîbi’l-Kemâl: 228
 

Narcı Genç

Yeni Üye
Üye
Sapıklığınıza Rasulullahı alet etmeyin, tevbe edin!..



Evvela koyduğun hadisin sıhhatini ve şerhini öğren. Ayrıca Zayıf ve senedi kopuk rivâyetler akdiede delil olur mu bunu araştır!

Bahsedilen hadisin sıhhati hakkında ihtilaf edilmiştir. Aşağıda da göreceğiniz gibi bir kısım âlimler tecrubeyle sahih kabul ederken, Elbani gibi hadis alimi de "dua ibadetin özüdür, ibadetler de tecrubeyle alınmaz" manasında zayıf kabul etmiştir.

حَدَّثنا موسى بن إسحاق، قَال: حَدَّثنا منجاب بن الحارث، قَال: حَدَّثنا حَاتِمُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ عَنْ أُسَامة بْنِ زَيْدٍ، عَن أَبَان بن صالح، عَن مجاهدعن ابْنِ عَبَّاسٍ، رَضِي اللَّهُ عَنْهُمَا، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيه وَسَلَّم قَالَ
إِنَّ لِلَّهِ مَلائِكَةً فِي الأَرْضِ سِوَى الْحَفَظَةِ يَكْتُبُونَ مَا سَقَطَ مِنْ وَرَقِ الشَّجَرِ فَإِذَا أَصَابَ أَحَدَكُمْ عَرْجَةٌ بِأَرْضٍ فَلاةٍ فَلْيُنَادِ: أَعِينُوا عِبَادَ اللَّهِ.
وَهَذَا الْكَلامُ لا نَعْلَمُهُ يُرْوَى عَن النَّبِيّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيه وَسَلَّم بِهَذَا اللَّفْظِ إلاَّ مِن هَذَا الْوَجْهِ بِهَذَا الإِسْنَادِ.
Musa bin İshak (Muncab bin Haris, Hatim bin İsmail, Usame bin Zeyd, Eban bin Salih, Mucahid) senediyle Abdullah İbn Abbas (r.anhuma)’dan Rasulullah (s.a.v.)’in şöyle dediğini haber vermişlerdir:
Allâh’ın, hafaza melekleri dışında yeryüzünde melekleri vardır. Onlar, düşen ağaç yapraklarını (da) yazarlar. Sizden biriniz ıssız bir yerde / çölde yolunu kaybederse, ‘Ey Allâh’ın kulları, bana yardım edin’ diye nidâ etsin!
(Bezzâr, Musned, Musned-i İbn Abbâs, Hadis no: 4922; Beyhaki, Şuab’ul İman 1/183 no: 167, 6/128, No: 7697; Taberânî ; Nuraddin el Heysemi,
Mecmau'z-Zevaid, 10/132; İbn Ebi Şeybe, 6/91; Rudani, Cem'u'l-Fevaid, 9406; İbn Allan, Futuhatur Rabbaniye, 5/152; Şevkani, Tuhfetu'z- Zakirin, sf: 202; Sehavi, İbtihac, sf: 38; Mahmud Said Memduh, Rafu'l- Minara, sf: 228; Munâvi, Feyzu'l-Kadir, 1/307; İsmail İbn Mahfuz, Mesaf, sf: 227)

Bezzar, şöyle demektedir: “Biz bu sözlerin Nebi (s.a.v.)’den bu lafızlarla ancak bu isnadla bu vecihten rivayet edildiğini biliyoruz.”
(Bezzar, no: 4922 Thk: Mektebet’ul Ulum ve’l Hikem.
Bezzar’ın ifadesi hadisin tek kanaldan rivayet edilen garib bir hadis olduğuna işaret etmektedir. Hafız İbn Hacer’in bununla alakalı sözleri az ilerde gelecektir. Heysemi ise aynı yerde bu hadisi naklettikten sonra ricalinin sika olduğunu beyan etmiştir. Hafız, et-Takrib’te senedde yer alan Hatim bin İsmail el Medeni hakkında “Saduktur, vehim yapar” ibaresini kullanmıştır. (sf: 998) Musned’ul Bezzar (el-Bahr’uz Zehhar) 10/194)


Heysemi; “Ravileri güvenilirdir.” der ve hadis uleması ittifak ile bunu hasen kabul ederler.
Elbani dahi bu rivayetin hasen olduğunu kabul etmiş, ancak İbni Abbas radıyallahu anhuma’dan mevkuf olduğunu belirtmiştir.
Beyhaki de el Adab’da, bu hadis hakkında; “İlim ehli indinde kullanılıyor ve tecrübe edilmiştir” der.

Elbani; “ibadetler tecrübelerden alınmaz” diyerek, Nevevi, Taberani, İbni Hacer ve Beyhaki gibi hadis imamlarının sözlerini tenkid eder.
Ancak Allah Azze ve Celle’den istenecek bir şeyi kullardan istemek şirktir. Bu rivayette ise, cahillerin yaptığı istiğaseye delil yoktur. (Muhammed Nasıruddin Elbanî, ed-Daife 656)

Elbâni şöyle demektedir:

Bezzar, İbn Abbâs radıyallahu anhuma’dan :
“Muhakkak ki Allah-u Teâlâ’nın yeryüzünde hafaza melekleri dışında, yere düşen her bir ağaç yaprağını dahi yazan melekleri vardır. Issız bir arazide biriniz bir sıkıntıya düşerse: “Ey Allah’ın kulları! Bana yardım edin!” diye seslensin.”


İbn Allân şerhinde (V, 151) nakledildiği gibi, Hafız İbn Hacer şöyle demiştir:
“Bu hadisin isnadı hasendir, cidden garîbdir. Bezzar bunu:

: عن مجاهد عن ابن عباس رضي الله عنهما أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال
..... إن لله "
şeklinde rivayet etmiş ve şöyle demiştir:
وهذا الكلام لا نعلمه يروى عن النبي صلى الله عليه وسلم بهذا اللفظ إلا من هذا الوجه بهذا الإسناد.
“Nebi (s.a.v.)’den, bu metinle rivayetini, ancak bu rivayet yoluyla biliyoruz” diyerek rivayet etmiştir. (Bezzâr, Musned, Musned-i İbn Abbâs, hadis no: 4922)

Bunu Bezzar: “Nebi (s.a.v.)’dan bu metinle rivayetini ancak bu rivayet yoluyla biliyoruz” diyerek rivayet etmiştir. ,
İbn Hacer “Bu hadisin isnadı hasendir.
es-Sehavî de el-İbtihac’da hasen olduğunu söylemiş,
el-Heysemî de şöyle demiştir: “Ravileri güvenilirdir.”

Elbanî; Derim ki:
Bunu Beyhakî, eş-Şuab’da mevkuf olarak (İbn Abbâs’ın mevkuf - sözü olarak) rivayet etmiştir. Eğer sahihse bu hadis, ilk hadiste “Allah’ın kulları” sözüyle kastedilenin melekler olduğunu tayin etmektedir.
Buna ister diri, ister ölü olsunlar,
gayb erenleri denilen veliler, sâlihler gibi insanlardan veya cinlerden olan Müslümanları katmak câiz değildir. Zira onlarla istigase (onlardan manevi yardım istemek) ve onlardan yardım taleb etmek açık bir şirktir. Çünkü onlar duayı işitmezler, işitseler de buna cevab vermeye ve istekleri yerine getirmeye güç yetiremezler. Bu husus birçok ayetlerde alaka belirtilmiştir. Bu ayetlerden birisi de Allah Azze ve Celle’nin şu buyruğudur:
O'ndan başka yalvardıklarınız, bir çekirdek lifine bile sahib değildirler. Eğer onlara dua ederseniz, duanızı işitmezler; işitseler bile, size cevab veremezler. Kıyamet günü sizin ortak koşmanızı inkâr ederler. Her şeyden haberdar olan Allah gibi hiç kimse sana haber veremez. (Fatır 13 - 14)

Hafız İbn Hacer’in hasen dediği, İbn Abbâs radıyallahu anhuma hadisini İmam Ahmed kuvvetli görmüş, bununla amel etmiştir. İmam Ahmed’in oğlu Abdullah, el-Mesail’de (217) şöyle demiştir: “Babamın şöyle dediğini işittim:
İki defa binekli, üç defa da yaya olmak üzere veya iki defa yaya, üç defa binekli olarak beş defa hac yaptım. Yaya olarak yaptığım haclardan birinde yolu kaybettim. Ey Allah’ın kulları! Bana yolu gösterin! demeye başladım. Ben böyle demeye devam ederken yolu buluverdim.’ Veya babam buna yakın bir şey söyledi.”
(Beyhaki, Eş-Şuab, II, 455; İbn Asâkir, III, 72/1 Abdullah b. Ahmed yoluyla, sahih bir isnad ile rivayet etmişlerdir.)
Daha önce geçenleri yazdıktan sonra, Bezzar’ın Zevaid’inde (sf: 303) geçen isnadında rivayetin merfu‘ olduğunu (İbn Abbâs’ın bunu Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’a dayandırdığını) gördüm.
Lakin bana göre, hadis muhalefet sebebiyle illetlidir. Bunun mevkuf olması
(İbn Abbas’ın sözü olması) ağır basmaktadır. Bu rivayet, kesinlikle hükmen merfu‘ kabul edilecek hadislerden değildir. Zira İbn Abbas’ın bunu Ehli Kitap’tan olup, sonra Müslüman olmuş kimselerden alması da ihtimal dâhilindedir. Allah en iyi bilendir. (Muhammed Nasıruddin Elbanî, Silsiletu’l-ehâdîsi’d- Daîfe ve’l-mevdû'a ve eseruhe’s-seyyi'u fi’l-umme, 656)

****

Tüm bu izahatlardan sonra bende derim ki ;
Zayıf veya ihtilaflı hadisleri kendisine payanda edinerek Allah'tan başkasına dua ederek "büyüklerini kutsamaya"(!) delil almaya çalışanların flamabaşı sofiyye ehlidir. Melekler işin bahanesidir. Aksi taktirde ben onlara böyle ihtilaflı olan hadislere boğulmaktan kurtarır, dubduru berrak olan kitabullah'tan delil göstereyim.
Rabbimiz (c.c.) kitabında:
O insanın önünde ve ardında devamlı sûretle nöbetleşerek görevlendirilen melekler vardır. Bunlar, Allah’ın emrinden ötürü, onu koruyub kollarlar.”(Rad, 11)


İlgili Konular:


Birinizin Hayvanı Kaybolduğunda "Ey Allahın Kulları Tutun! Diye Seslensin" Rivayeti sahih mi?

https://www.islam-tr.org/konu/birinizin-hayvani-kayboldugunda-ey-allahin-kullari-tutun-diye-seslensin-rivayeti-sahih-mi.22503/

Yaratılmışlardan İstenebilecek Şeyler Nelerdir?
https://www.islam-tr.org/konu/yaratilmislardan-istenebilecek-seyler-nelerdir.35448/
Öncelikle sizin gibi bir ilim talebesine "git araştır, sapık" tarzı sözleri hiç yakıştıramadım

1-Elbânî, bu hadîsi evvelâ İbnu Allân’ın el-Ezkâr’ında el-Bezzâr’ın rivâyetiyle görmüş ve İbn Hacer’den “‘isnadı İsnadı hasendir’”, es-Sehavî’den,“hasen”dir, keza el-Heysemî’den de “Ravileri güvenilirdir.” dediklerini nakledip denilenlere itiraz etmemiştir.

2- Elbânî, Sonra da Bezzâr’da bu merfû‘ rivayeti bizzat gördüğünü söylemektedir.

3-Ancak İbnu Abbâs radıyallahu anhumâ’dan merfû‘ (Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kelâmı) olarak gelen bu rivâyetin Beyhakî’nin Şuabu’l Îmân isimli kitabında yine İbnu Abbâs radıyallahu anhumâ’dan mevkûf (kendi sözü) olarak rivâyet edildiğini gördüğünü ifade etmektedir.

4- Bunun sonucunda şöyle ictihâd ediyor: Beyhakî’nin mevkûf rivayetinin senedindeki Ca’fer İbnu Avn’ın Bezzâr’ın merfû’ rivâyetinin senedindeki Hâtim İbnu İsmâîl’den daha sağ-lam ve güvenilir olduğunu iddiâ etmiştir. (Ed-Daîfe: 2/112)


5-Buna dayalı olarak da Elbani şöyle diyor: “Lakin bana göre, (koca hadis imamlarının hasendir dediği Bezzâr) hadis(i) (sağlam ravinin daha sağlama) muhalefet(i) sebebiyle (şaz olmakla) illetlidir. Bunun mevkuf olması (ibn Abbas’ın sözü olması) ağır basmaktadır. Bu rivayet, kesinlikle hükmen merfu‘ kabul edilecek hadislerden değildir. Zira İbn Abbas’ın bunu Ehli Kitap’tan olup sonra Müslüman olmuş kimseler-den alması da ihtimal dâhilindedir. Allah en iyi bilendir.”

6-Yani merfû‘ rivayetin şâz veya münker olmakla muteber olmayaca-ğını iddiâ etmektedir.

7-Mevkuf rivâyeti dahi isrâiliyyâttan olmakla, olma ihtimâliyle çiz-mek, karalamakla ve delilsiz bir zan da bulunarak hadisten kendince ta-mamen kurtulmaya çalışıyor.


8-Böylece farkında olmadan istiğâse eden müminleri tekfîr edebilme-sinin yolunu açmış oluyor.

9-Hadis imamlarının “hasendir”, “ravileri güvenilirdir” sözleri Bezzâr’ın rivayeti içindir.

10-Beyhakî’nin mevkuf rivayetinin isnadı ondan aşağı değildir; hatta Elbani’ye göre Bezzar’ınkinden daha sağlamdır

Hâsılı Elbani’nin üç ithamı olmuş oluyor: Birincisi: Çünkü şayet “O'ndan başka yalvardıklarınız, bir çekirdek lifine bile sahip değildirler. Eğer onlara dua ederseniz, duanızı işitmezler; işitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet günü sizin ortak koşmanızı inkâr ederler. Her şeyden haberdar olan Allah gibi hiç kimse sana haber vere-mez” âyetindeki yalvarma ve (duayı) çağırmayı her yalvarma ve çağırmayı içinde bulunduracak genişlikte anlıyorsa kendisinin ve diğer müminle-rin de açık bir şirk içinde olduğu gibi bir durumun oluşması söz konusu ola-bilir onun yorumuna göre. Çünkü hayatında bir başkasına yalvarmayan, ona seslenmeyen, ondan bir şey istemeyen kimse bulunamaz. “Duâ”nın birçok manasından sadece biri “ibadet”tir ve âyette geçen duâ bu ibadet manasındadır. Yoksa her başkasına “seslenme” ve “yalvarma”, her başkasından “isteme” şirk olmaz. Bunun böyle olduğunun en büyük delili hadisler ve Ümmet’in imamlarının âyeti Elbani anladığı gibi anlamamalarıdır.Öyle ya, bazı çağırmalar, seslenmeler ayetin içine girmiyor, dışında kalıyorlarsa, bunların sınırını ve neler olduğunu nerden anlayacağız? Akıllarına yatmayan her hadisi ve eseri, bir kulp bulup, devre dışı bırakacak, geriye kendi mücerred kıyasları ve aklî mülahazaları kalacak, onlarla Müminleri kâfirlikle suçlayacaklar. Hâsılı, âyeti Müslümanları tekfir etmelerine alet edecekler ve Allah’ın demediğini “Dedi” diyecekler.

“Dedi” diyecekler. İkincisi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dediklerini “De-medi” demek durumuna düşmüş oluyor. Üçüncüsü: İbnu Abbas’a ve sair Selef’e, hata isnad etme durumunun oluşması. İbnu Abbas’ın mevkuf rivayeti hakkında -isnadında bir müşkil gösteri-lememesine rağmen- Elbani “sahih ise bu hadis” ifadesiyle tereddüt ve vesvese uyandırıyor. Ancak sahih olması kabul edilse bile, İsrailiyyattan olma ihtimali vesvesesini devreye sokuyuyor. Elbani’nin yorumuna göre, İbnu Abbas -hâşâ- şirk sebebi olan bir rivayeti Ehl-i Kitap’tan alacak ve reddetmeyecek, olacak şey mi bu?! Ayrıca Sahâbîlerde buna ses çıkartmayacak, göz yumacak, olur mu böyle bir şey?! Hadis imamların, bu hadise itiraz etmedikleri gibi, bu hadisle amel edip, bu tür istekte bulundukları ortada iken, hâşâ şirk sebebi olan bir rivayeti görmezden gelip amel edebilirler mi?! Elbette ki böyle bir şey olmaz. Elbani’nin tereddüt ve vesvese uyandırmaya çalışması, İbnu Abbas’a ve âlimlere yapılan bir haksızlıktır.


--------------------------------------------------------------------------
Hadisin İlletli Olması İle İlgili

Bu sözde birçok mahzur ve yanlışlıklar bulunmaktadır ki, bazıları şunlardır: Bir: Burada evvelâ Tercümanu’l-Kur’ân olan İbnu Abbas radıyallahu anhumâ, yukarıdaki ayeti anlamamak ve şirk unsuru rivayetleri yapmakla veya alıp konuşmakla itham oluşmakta. İki: Muhaddisler şöyle dursun, ilim talebelerinin dahi bildiği gibi bir kaide vardır: Muhakkıklara göre merfu‘ ile mevkuf rivayetler çelişirse, merfu‘ oldu-ğuna hükmedilir. Bunu Nevevi, Müslim şerhinin mukaddimesinde (1/32) muhaddislerin muhakkıklarından, fakihlerden ve usulcülerden nakletmiş, sonra da şöyle demiştir: Hatîb bunu sahih buldu. Hüküm, rivayeti vasleden veya merfu‘ olarak rivayet edenindir. Ref‘ edene veya vasledene muhalif olan (mevkuf yahut maktu‘ rivayet eden ravi) ister onun ayarında olsun, isterse ondan daha sağlam olsun değişmez. Çünkü ref‘ veya vasl sikanın ziyadesidir; o da makbuldür. Üç: Bunun böyle olduğunu
İbni Teymiyye’nin talebesi İbni Abdi’l-Hâdî et-Tenkıh’de (1/350, Mısır baskısı) açıkça ifade etmiştir.

Dört: Üstelik Bezzar’ın merfu‘ rivayetindeki Hâtim İbnu İsmâil bu ri-vayeti yapmakta yalnız değildir. İbnu Ebî Şeybe’nin el-Musannef’deki isna-dındaki
(H:30438, M. Avvâme tahkıkı) İbnu İshak bu merfu‘ rivayette ona muvafakat etmiştir. İlim erbabı bilir ki İbnu İshak tahkıkte bazı sahalarda sika başka bazı yerlerde ise hasenu’l-hadis ravîlerdendir. Beş: Üstelik bu rivayetin zayıf isnadla bile olsa Abdullah İbnu Mes’ûd’un hadisinden bir şahidi de vardır (Taberanî, el-Mu’cemu’l-Kebîr (10/267))

Altı: Zayıf isnâdlı bir hadisi Ümmet (itirazsız bir şekilde) alıp kabul ederse bu hasen ve hatta sahih rivayetlerden daha kuvvetli olur.

Bazı imamlar zayıf isnadlı bir hadisle amel ederlerse, bu, o zayıf is-nadı kuvvetlendirir.
Bunun böyle olduğunu Hakim, el-Müstedrek’te (1/320) Beyhakî de es-Sünenü’l-Kübrâ’da (3/52) söylemişlerdir. Yedi: Bezzar’ın bu merfu rivâyetiyle Elbanînin de yukarıda itiraf ettiği gibi İmam Ahmed İbnu Hanbel, İmâm Nevevî ve bazı büyük şeyhleri, tecrübe etmişler.(el-Mesail (217), Beyhakî eş-Şuab (2/455), el-Ezkâr (133)) Taberânî, “Bu denenmiştir” dedi. Yukardaki alimler ve daha niceleri bu tür seslenmeyi tecrübe etmişlerdir. (el-Mu’cemu’l-Kebîr (17/117))

Sekiz: Doğrusu bu hadis Eban tarafından bazen merfû‘ olarak, bazen de mevkuf olarak rivayet edilmiştir. Dokuz: Veya İbnu Abbâs radıyallahu anhumâ bazen merfu olarak nakletmiş bazen de kendi sözü olarak söylemiştir; buna mani yoktur ve aralarında çelişki yoktur. On: Demek ki Bezzâr hadîsi hasen li zatihî olup delil olark kullanıl-maya elverişlidir; Elbânînın çırpınışları boşunadır.

Başka bir örnek:
İbn Teymiyye, El-Kelimu’t Tayyib adlı eserinde s. 109’da bize nere-lerde sünnete uygun, nasıl duâ edeceğimizi göstermek için yazdığı eserde Abdullâh b. Mes’ud’dan rivâyet edilen şu hadis-i şerifi zikretmektedir: “Sizden birinizin hayvanı çölde ipinden boşalıp, kaybolursa, Ey Allâh’ın kulları hapsedin. Ey Allâh’ın kulları hapsedin, diye iki defa seslensin. Zira Allâh’ın yeryüzünde onu hapsedecek çepe çevre kuşatacak (memuru) vardır.” Tevessül ve istiğâseyi kabul etmeyenlerin zayıf dediği bu hadisi, itibar ettikleri âlimlerinden İbn Teymiyye bu hadisteki gibi duâ edilmesini sün-nete uygun görmüş ki, el-Kelimu’t Tayyib “Sünnete Uygun Duâ” adlı ese-rine almıştır. İtiraz da etmemiştir. Burada hem zayıf hadisle amel var, hem de Allâh’tan değilde görünmeyen bir başkasından yardım isteme var. İbn Teymiyye “Ey Allâh’ın kulları!” diye seslenerek yardım istemeyi sünnete uygun görmüştür.


Son olarak alıntıda iki tane turuncu işaretlediğim yer var birinci sorum
Elbani hadis alimlerini bu konuda eleştirirken bir yandan da bunun şirk olduğunu söylüyor elbani bu kavliyle büyük hadis imamlarının şirke düştüğünü söylüyor bu iddiaya ne dersiniz?
 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Yönetici
Admin
Frm. Yöneticisi
Öncelikle sizin gibi bir ilim talebesine "git araştır, sapık" tarzı sözleri hiç yakıştıramadım
Ölüden yarım isteme akidesine sahib olan sapıktır. Dalâlette olana da Hakkı araştırmayı gitmesi tavsiye edilmesinden doğalı yoktur.

***

Ayağı uyuşan kişinin sevdiğini anması ne tevessül ne de istiğasedir.
Sevdiği kişiyi anınca, kalbin daha hızlı çarparak kan dolaşımının hızlanması neticesinde uyuşukluğun geçmesi şeklinde bilimsel olarak da açıklanabilecek bu tecrûbî uygulama, cahiliye Arablarında, bilinen ve sıkça uygulanan bir yöntemdir.
“Derler ki insanın ayağı uyuşunca en sevdiği insanı anarsa uyuşukluğu gider.”(Kalakşendi, Subhu’l-A’şa, 1/463)


Abdurrahmân ibni Sa‛d (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatıyor:
“Bir kere Abdullah ibni Ömer (Radıyallâhu Anhumâ)nın ayağı uyuştu, o zaman bir adam ona: ‘En sevdiğin insanı an’ dedi.
O da: ‘Muhammed!’ deyince bağlardan kurtulmuş gibi rahatladı.”
(Buhârî, el-Edebu’l-mufred, Bab, 457, no: 964)


Evvela bu rivayet Buhari'nin Edeb'ul Mufredinde geçtiği gibi Rasulullah (s.a.v.)'den gelen bir hadiste değildir. Sahabe sözüdür. ve metinde "Ya Muhammed" değil, "Muhammed" dediği sabittir.
Yine Muhammed dediği zaman, "Ey Muhammed, ayağımı iyileştir", ya da "Ey Allahım, Muhammedin yüzü suyu hürmetine ayağımdaki uyuşukluğu gider" diye dua mı ettiğini sanıyorlar ki, kendi şirk dualarına delil getirmeye çalışmakta hak kazansınlar!
Elbani'nin tesbit ettiği Edebu'l-Mufred'deki zayıfların listesi ile ilgili bilgiyi verdiğimde bu hadisin de zayıfların arasında olduğunu görebilesiniz.

Eseri “Ebu İshak Amr. b. Abdillah es-Sebii rivayet etmektedir. Kadrinin büyüklüğüyle beraber, tedlis ve ihtilat ile bahsedilenlerden biridir. Burada da ‘işittim’ dememiştir. Dolayısıyla sigası, inkıta/kopukluk ifade etmektedir.”(Kevseri, -Ahmed Ğumari’den naklen-, Beyan-ı Telbisi’l-Mufteri, 340)
Şube, ondan, ihtilatından önce rivayet edenler arasında sayılsa bile, eseri bazen Heysem b. Haneş’ten,(İbnu’s-Sunni, Amelu’l-Yevmi ve’l-Leyle, no: 170) bazen Ebu Şube (veya Ebu Said)’den, bazen de Abdurrahman (Ali Hoşafçı’nın dediği gibi Abdullah değil) b. Sad’dan rivayet etmesi, bu eserin karıştırıp ızdıraba düştüğü rivayetlerden biri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Ayrıca eserin aktarıldığı Edebu’l-Mufred’in bazı nushalarında “Ya Muhammed” değil, nida edatı olmaksızın “Muhammed” şeklinde geçmektedir. (Muhammed b. Fuad Abdulbaki tahkiki, 250 no: 964)

Her halûkarda eserin sahih olduğu takdirde dahi ifade edeceği yegane anlamı, ayağı uyuşan kimsenin, en sevdiği kişiyi hatırlayıp onu anmasıdır. Ondan sıkıntısının giderilmesini istemek veya sıkıntısının giderilmesini onu vesile ederek istemek değil!
 

Narcı Genç

Yeni Üye
Üye
Enes İbn-i Mâlik (Radiyallahu anhu)’dan rivayetle Rasûl-u Ekram (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
لَنْ تَخْلَوُا الْاَرْضُ مِنْ اَرْبَعِينَ رَجُلًا مِثْلَ خِلِيلِ الرَّحْمٰنِ عَلَيْهِ السَّلَامُ فَبِهِمْ يَسْقُونُ وَبِهِمْ يَنْصُرُونَ مَا مَاتَ مِنْهُمْ اَحَدًا اِلَّا اُبَدِّلُ اللّٰهُ مَكَانَهُ اٰخَرَ .
(طس عن انس)
Ummetimden kırk kişiden yeryüzü boş kalmaz. Bunlar İbrahim Halilu'r rahman gibidirler. Onlarla yağmur yağar, onlarla zaferler olur. Harbler kazanılır, onlardan birisi ölse Allah'u Teâlâ başkasını yerine getirir ve kıyamete kadar böyle devam eder.”
(İmam Taberani, Mu’cemu’l-Evsat, Hadis No: 4251; Mevahibi ledunniyye, Cild 1, Sf: 776-778)

Bu rivayet Musned'de Ali (r.anh)'den nakledilmektedir. Ancak munkatı'dır, sabit değildir."
(Bu rivayet İbn Teymiyye'nin bahsettiği gibi munkatıdır. Çünkü Şurayh, Ali'ye yetişmemiştir.
Şâkir, Ahmed Muhammed, Musned, 11/171,896 numaralı dipnot.
Ayrıca Ahmed b. Hanbel bu rivayeti nakletmesine rağmen kendisi de şöyle demektedir:
"Eğer hadisçiler ebdal değilse, o zaman kimdir onlar?" el-Hatib, Şeref, s. 50, rakam: 101; es-Sehâvî, Mekâsid, 8; el-Heytemî, el-Fetâva'l-Hadîsiyye, s. 324.
es-Suyûtî ise rivayeti hasen kabul ederken (Leâli, 11/332)
İbn Arrâk ta senedi sağlamdır der. (Tenzihu'ş-Şeria, lf/307).
el-Elbânî ise senedindeki iki illetten dolayı hadisin munker olduğunu söyler ve bu iki alimin tesbitinin yerinde olmadığını isbat eder. Peşinden de konuyla ilgili olarak, zayıftır dediği iki rivayet daha nakleder. Daile, 11/339-41)


İbn Teymiyye böyle dedikten sonra rivayeti metin yönüyle tahlile tabi tutar ve kabul etmemesini şuna bağlar:
"Malum olduğu üzere Ali ve onunla beraber bulunan sahabiler, hem Muâviye'den hem de onunla beraber Şam'da bulunanlardan faziletlidir. Aynca insanların en faziletlileri, Ali'nin askerleri tarafında değil de Muâviye'nin askerleri tarafında bulunmaz." (İbn Teymiyye, Mecmuu Fetâvâ, Xl/167)

Görüldüğü gibi İbn Teymiyye meseleye aklî olarakta yaklaşmakta, 'ebdaller Şam'da olacaklarına neden Ali'nin yanında değiller' sorusunu sormaktadır. İbn Teymiyye başka bir yerde de bu tür hadisleri toptan bir değerlendirmeye tabi tutar ve yalan olduklarını belirtir:
"İçinde ebdâl, ektâb, eğvâs, velilerin sayısı ve benzeri hususlar geçen rivayetler hadis alimlerince malum olduğu üzere, yalandırlar." (İbn Teymiyye, Minhacu's-Sunne, IV/115)

İbn Teymiyye gibi İbnu'l-Kayyım da genellemeye giderek "ebdâl, ektâb, eğvâs, nukebâ, nucebâ, evtâd hadislerinin hepsinin Rasûlullah adına uydurulmuş batıl rivayetler olduğunu belirtir. Bir tek İbn Teymiyye'nin zikrettiği rivayetin doğruluğa yakın olduğunu ancak onun da munkatı olduğunu belirtir. (İbnu'l-Kayyım, Menâr, s. 136, rakam: 307- 308)

İbnu's-Salâh da evtâd, nucebâ, nukebâ hakkında ehli tarikin beyanlarının olduğunu, bu hususta sabit olan bir hadis bulunmadığını, ebdal hakkındaki en sağlam rivayetin ise Ali (r.anh)'nin kendisindenden nakledilen Şam'da ebdâlin bulunacağına dair rivayet olduğunu söyler.
(Abdullah b. Sah'ân naklediyor: Sıffîn günü biri ayağa kalkıb "Allahım! Şam'lılara lânet et deyince; Ali radıyallahu anh, O'na şöyle dedi: "Geniş bir topluluk olan Şam'lılara böyle sövme. Çünkü Şam'lıların içinde ebdal var, Şam'lıların içinde ebdal var, Şam'lıların içinde ebdal var." Abdurrazzâk, XI/249, rakam: 20455)
(İbnu's-Salâh, Fetâvâ, s. 53, rakam: 34; Mevdudi, Meseleler ve Çözümleri, V/244-6)


Bu tür hadisleri reddeden âlimler yanında ilgili rivayetlerin çokluğu sebebiyle bunlara mevzu denemeyeceğini, içlerinde sahihler bulunduğunu söyleyen İbn Hâcer (852/1448) yanında, konuyla ilgili hadislerin zayıf olduğunu söyleyen es-Sehâvî (es-Sehâvî, Mekâsid, sf: 8-11, rakam: 8. Muhammed Nâsirıddîn el-Eibânî ise tedkîk ettiği bu hadislerden bir kısmına mevzu, bir kısmına da son derece zayıftır, der. Daife, III/666-670) , rivayetlerin birbirini desteklediğini belirten el-Aclûnî ilgili rivayetleri genel hatlarıyla kabul etmektedirler.
(el-Aclûnî, Keşful-Hafâ, I/25-8, rakam: 35. Benzer yaklaşımlar için es-Suyûtî, el-Hâvi li'l-Fetâvâ, H/455-72; el-Câmiu's-Sağir, 1/470-1, rakam: 3032-7; Leâti, H/332; İbn Arrâk, Tenzthu'ş-Şeria, il/307; el-Kettânî, Nazm'l-Munâsir, sf: 231-2, rakam: 279)
Abdullah İbn Ömer (radıyallahu anh)’den naklen Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
إن لله عز وجل خلقا خلقهم لحوائج الناس يفزع اليهم الناس فى حوائجهم اولئك الآمنون من عذاب الله تعالى

“Muhakkak Allah, insanların ihtiyaçları için kendilerine müracaat edecekleri insanlar yaratmıştır. İşte onlar Allah’ın azabından emin olanlardır.”[1]

Abdullah b. Züreyr el-Gâfikî’nin Hz. Ali’den rivâyet ettiğine göre Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Şamlılar’a lânet okumayınız çünkü içlerinde ebdâl vardır. Sadece zulümlerine lânet okuyunuz”.

Hâkim hadisin isnadının sahih olduğunu söylemiş, Zehebî de bu hükme katılmıştır.[2] Suyuti de hadisi risalesine almıştır.[3]

Şurayh b. Ubeyd anlatıyor: Hz. Ali (radıyallahu anh) Irak’ta iken yanında Şam ehlinden bahsedildi ve

“Ey müminlerin emiri! Onlara lânet oku, denildi. Hz. Ali: Hayır! Ben Hazret-i Peygamber’in şöyle buyurduğunu işittim:

“Ebdâllar Şam’da bulunurlar. Onlar kırk kişidirler, onlardan biri ölürse Allah (Celle Celalühü) onun yerine bir başkasını getirir.

Onların sebebi ile yağmura kavuşulur ve düşmana karşı yardım gelir. Şam ehlinden azap onların sebebi ile kaldırılır.”

Şurayh’dan başka bir rivâyet de bu son kısım “yer ehlinden belâ ve boğulma onlar sebebi ile kaldırılır” şeklindedir.

Ahmed bin Hanbel, Şurayh bin Ubeyd’den (Müsned 1. 112) Benzeri

Abdurrezzak, Musannef, XI, 249 (hadis no: 20455) Suyûtî hadisi hasen kabul etmiştir.

Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağir, 1, 470,(h. no: 30035)’de bu hadis için

İbn Teymiyye’nin talebesi İbn Kayyım bu hususta sahihe en yakın olan rivâyet Ahmet bin Hanbel’in Şurayh b. Ubeyd’den munkatı olarak yaptığı rivâyet olduğunu söylemiştir.[4]


Aclûnî: Ricâlü’l gaybla ilgili hadislerin tariklerinin çok olması sebebiyle kuvvet kazandığını ve bunların mevzu olmaması gerektiğini savunmuştur.[5]

Kettânî bu rivâyetlerin tariklerinin çokluğu nedeniyle manevî mütevâtir derecesine çıktığını belirtmiştir.[6]


İbnu’l-Cevzî (597/1201), konuyla ilgili rivâyetlerin, bir ayırım yapmaksızın “uydurma” olduklarını söylerken, [7]


İbn Teymiyye (728/1328), “ebdâl” kelimesinin seleften nakledildiğinin altını çizerek,

“Ebdâl kırk kişidir ve Şam’da bulunurlar” şeklinde Ahmed b. Hanbel (241/856)’in rivâyet ettiği Ali (Radıyallahu Anh) hadisi [8]için “munkatı” hükmünü vermiştir. [9]


İbn Kayyim (751/1350) de, “ebdâl, aktâb, nukabâ, nucebâ, ğavs ve evtâd” gibi kelimelerin geçtiği hadislerin, hepsinin isnadlarının “bâtıl” olduklarını söyledikten sonra,

bu konuda en kuvvetli haberin, yine

İbn Teymiyye’nin de belirttiği gibi Amr b. Ubeyd aracılığı ile Hz. Ali’den rivâyet edilen Ahmed b. Hanbel hadisi olduğuna [10] dikkat çekmiştir.


Aynı haberle ilgili olarak bu değerlendirmeye katılan hadisçiler arasında İbn’us-Salâh ve Sehâvî gibi bilginler de [11]bulunmaktadır.

Ne var ki İbnu’s-Salâh “Nucebâ, nukabâ, udebâ” gibi kavramların bilahare tarikat şeyhleri tarafından ortaya atıldığı [12]kanaatındadır.

Ancak birçok hadisçi, özellikle “ebdâl” hadislerinin tariklerinin bolluğu noktasından da hareketle “uydurma” değil, “zayıf” olduklarını [13] dile getirmiştir.

Bu hususu teyit eden delillerin başında, Buhârî (256/870), Ahmed b. Hanbel (241/856), Yezid b. Harun (206/821), Şafiî (204/819) ve Ebû Hâtim er-Râzî (277/890) gibi, ilk dönemlerde yaşamış ve rivâyet ilimleri yönünden güçlü birçok hadisçi ve âlimin beyanları gelmektedir.

Nitekim Buhârî ve Şâfii’den “Falan kişi ebdâldendir” şeklinde sözler nakledilmiştir.


Yine Yezid b. Hârun, “ebdal”in “hadisçiler” olduğunu söylerken,

Ahmed b. Hanbel, “Onlar hadisçiler değilse, kimler?” diye sormuştur. [14]

Yine Ebû Hâtim er-Râzî, Abdurrezzâk b. Ömer ed-Dımeşkî hakkında, (يعد من الابدال = Ebdâlden kabul edilir) ifâdesini kullanmıştır. [15]


Katâde de (118/736), Hasan el-Basrî’nin ebdâlden olduğunu söylemiştir. [16]


Sonuçta İbnu’l-Cevzî dışında, hadis tenkidinde çok sıkı ölçüleriyle tanınanlar da dahil, hemen bütün ilim ehli, “ebdâl”’in varlığı konusuyla ilgili haberlerin “mevzû” olduğunu söylememişlerdir.


Ebdâllar ile ilgili birçok hadisi zayıf kabul edilse dahi onların var olduğuna görüşü ile amel edilir.

Çünkü bu hadislerde haramlığın ispatı veya haram olan bir şeyin helal olduğu olma ihtimali olan bir şeyin helalliğini ispatlama gibi bir mesele yoktur.

Farz, Vacip mevzusu da değildir. Böylece bu hadislerle zayıf dahi olsa amel edilir.
Yine Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

عن عتبة بن غزوان رضى الله عنه عن النبى صلى الله عليه وسلم قال: اذا اضل احدكم شيئا او اراد احدكم عونا وهو بارض ليس بها انيس فليقل: يا عباد الله اغيثونى يا عباد الله اغيثونى فان لله عبادا لا نراهم.

“Sizden birisi kimsesiz bir yerdeyken bir şey kaybettiğinde ve yardım murat ettiği vakit “Ey Allah (Celle Celalühü)ın kulları bana yardım edin” desin. Zira Allah (Celle Celalühü)ın göremeyeceğiniz kulları vardır.” [17]

Bunu Taberânî rivâyet eder. Ve râvîleri güvenilir kabul edilmiştir.

Ancak bazılarında bir zayıflık vardır. Şu kadar vardır ki Yezid Utbeye yetişmemiştir. (Yani râvîler sika kabul edilmekle beraber, içlerindeki birinde biraz zayıflık görülmüş dolayısıyla bu râvî Hasen-ul hadisdir.

Diğer yandan munkatı’dır. Bu Hanefî usulcülerine göre zarar vermez.
Ancak benzer hadisi sahih kabul etmişlerdir ki o da şu hadistir:
عن ابن عباس رضى الله عنهما ان النبى صلى الله عليه وسلم قال: ان لله ملائكة فى الارض سوى الحفظة، يكتبون ما يسقط من ورق الشجر، فاذا اصاب احدكم عرجة بارض فلاة فليناد: يا عباد الله! اغيثوا"

İbn Abbas merfu olarak şöyle rivâyet etmiştir: Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın (Celle Celalühü) yer yüzünde hafaza melekleri dışında melekler vardır. Bunlar ağaçtan düşen yaprakları yazarlar. Sizden birisi çölde yolunu kaybederse “Ey Allah’ın kulları bana yardım edin” diye bağırsın.[18]

Ubade bin es-Sâmit’in (Radıyallahu Anh) rivâyetine göre Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) veliler hakkında:

“Yeryüzü onlarla durur, onlar sebebiyle size yağmur yağdırılıyor ve onlar hürmetine yardım olunuyorsunuz,” buyurmuştur.[19]

[1] Taberânî’nin “Kebir”inden, Ebû Nuaym ve Kazi’den naklolunmuştur. Hadis Hasen mertebesindedir.

[2] Hâkim, Müstedrek. IV. 553

[3] Suyuti el-Câmiu’s-Sağir II. Cilt s.457

[4] İbn Kayyım, el-Menâru’l-Münif, s.136

[5] Aclûnî, I-25 İsmail Bin Muhammed Keşfu’l Hafa ve Muzilu’l-İlbas I-11 Beyrut 1351

[6] Ketlani Nazmu’l Mutenasir Mînel- Hadisi’l Mutevâtır, s.232 Beyrut

[7] İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât, III, 162.

[8] Ahmed, Müsned, II, 112; Hâkim Tirmizî, Nevâdir, II, 200, 201.

[9] İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ, XI, 167.

[10] İbn Kayyim, el-Menâr, 136.

[11] İbnu’s-Salâh, Fetâvâ İbn’s-Salâh, 23; Sehâvî, el-Mekâsıd, 9

[12] İbnu’s-Salâh, Fetâvâ İbn’s-Salâh, 23

[13] Sehâvî, el-Mekâsıd, 8, 9; İbn Deybâ; Temyiz, 4; Beyrûtî, Esne’l-Metâlib, 145, (no: 423); Aclûnî, Keşf, I,25-28; Cârullâh es-Sa’diyyi’l-Yemenî, 15; Elbânî, Daîfu’l-Câmî, 334 (no: 2265, 2266); ed-Daîfe, III, 57.

[14] Hatîb, Şerefu Ashâbı’l-Hadîs, 49, 50; Sehâvî, el-Mekâsıd, 10; Suyûtî, el-Haberu’d-Dâl, II, 471; İbn Tulûn, eş-Şezrâ, I, 24; Fettenî, Tezkira, 83.

[15] Zehebî, Mizân, II, 609

[16] İsmâil Çetin, Mesâfu’l-Ulemâ el-Etkıyâ el-Ahbâr el-Ahyâr fi’t-Tevhid ve’t-Tevekkül ve’t-Tevessül bi’l-Enbiyâ ve’l-Evliyâ el-Ebrâr, 223.

[17] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, no: 290, 17/117. Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, no: 17103, 10/188.

[18] İbn Hacer el-Askalâni, Muhtasar-u Zevâidi’l-Bezzâr, No: 2128, 2/420. Heysemî ricalinin sika olduğunu belirtir. Heysemî Mecmau’z- Zevaid X 132, Sehevi, İbtihac, s: 38.

[19] Ali el-Muttaki, Kenzu-l Umm X11/190 Hadis no 36613
 

Narcı Genç

Yeni Üye
Üye
Ölüden yarım isteme akidesine sahib olan sapıktır. Dalâlette olana da Hakkı araştırmayı gitmesi tavsiye edilmesinden doğalı yoktur.

***

Ayağı uyuşan kişinin sevdiğini anması ne tevessül ne de istiğasedir.
Sevdiği kişiyi anınca, kalbin daha hızlı çarparak kan dolaşımının hızlanması neticesinde uyuşukluğun geçmesi şeklinde bilimsel olarak da açıklanabilecek bu tecrûbî uygulama, cahiliye Arablarında, bilinen ve sıkça uygulanan bir yöntemdir.
“Derler ki insanın ayağı uyuşunca en sevdiği insanı anarsa uyuşukluğu gider.”(Kalakşendi, Subhu’l-A’şa, 1/463)


Abdurrahmân ibni Sa‛d (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatıyor:
“Bir kere Abdullah ibni Ömer (Radıyallâhu Anhumâ)nın ayağı uyuştu, o zaman bir adam ona: ‘En sevdiğin insanı an’ dedi.
O da: ‘Muhammed!’ deyince bağlardan kurtulmuş gibi rahatladı.”
(Buhârî, el-Edebu’l-mufred, Bab, 457, no: 964)


Evvela bu rivayet Buhari'nin Edeb'ul Mufredinde geçtiği gibi Rasulullah (s.a.v.)'den gelen bir hadiste değildir. Sahabe sözüdür. ve metinde "Ya Muhammed" değil, "Muhammed" dediği sabittir.
Yine Muhammed dediği zaman, "Ey Muhammed, ayağımı iyileştir", ya da "Ey Allahım, Muhammedin yüzü suyu hürmetine ayağımdaki uyuşukluğu gider" diye dua mı ettiğini sanıyorlar ki, kendi şirk dualarına delil getirmeye çalışmakta hak kazansınlar!
Elbani'nin tesbit ettiği Edebu'l-Mufred'deki zayıfların listesi ile ilgili bilgiyi verdiğimde bu hadisin de zayıfların arasında olduğunu görebilesiniz.

Eseri “Ebu İshak Amr. b. Abdillah es-Sebii rivayet etmektedir. Kadrinin büyüklüğüyle beraber, tedlis ve ihtilat ile bahsedilenlerden biridir. Burada da ‘işittim’ dememiştir. Dolayısıyla sigası, inkıta/kopukluk ifade etmektedir.”(Kevseri, -Ahmed Ğumari’den naklen-, Beyan-ı Telbisi’l-Mufteri, 340)
Şube, ondan, ihtilatından önce rivayet edenler arasında sayılsa bile, eseri bazen Heysem b. Haneş’ten,(İbnu’s-Sunni, Amelu’l-Yevmi ve’l-Leyle, no: 170) bazen Ebu Şube (veya Ebu Said)’den, bazen de Abdurrahman (Ali Hoşafçı’nın dediği gibi Abdullah değil) b. Sad’dan rivayet etmesi, bu eserin karıştırıp ızdıraba düştüğü rivayetlerden biri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Ayrıca eserin aktarıldığı Edebu’l-Mufred’in bazı nushalarında “Ya Muhammed” değil, nida edatı olmaksızın “Muhammed” şeklinde geçmektedir. (Muhammed b. Fuad Abdulbaki tahkiki, 250 no: 964)

Her halûkarda eserin sahih olduğu takdirde dahi ifade edeceği yegane anlamı, ayağı uyuşan kimsenin, en sevdiği kişiyi hatırlayıp onu anmasıdır. Ondan sıkıntısının giderilmesini istemek veya sıkıntısının giderilmesini onu vesile ederek istemek değil!
İmam Buharinin(r.a) “El Edebül Müfret” adli kitabinin 207 ci sayfasidir.Bu sayfada 438 numarali şöyle bir hadis geçmekte:
“Ebu Nuaym Süfyandan,O,Ebu ishakdan o da Abdurrahman ibni Saidden nakletdi ki:Bir defasinda Ibni Ömerin ayaklari tutulmuşdu.Bir adam İbni Ömere en sevdiği insanin adini anmasini söyledi.İbni Ömerde(r.a) “Ya Muhammed(s.a.s)”dedi ve (bu an)ayaği açildi.

———-

Ebû Nüaym Fadl İbn-i Dükeyn (130-218 veya 219), Buhârî’nin Şeyhlerinin büyüklerinden, sağlam bir râvîdir.
[İbnü Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb: 446]

Süfyân, ki Sevrî’dir (97-161) Hadîsde, Fıkıhda ve Zühdde Mü’minlerin emîri. Babasından ve Ebû İshâk eş-Şeybânî’den ve diğerlerinden rivâyet etti. Tanıtılmaya ihtiyâcı yoktur.

Ebû İshâk, Süleymân İbnü Ebî Süleymân eş-Şeybânî, Kûfe’li. Beşinci tabakadan. Süfyân O’ndan rivâyet eder. 129 veya 138 veya 139 veya 141 veya 142 senesinde öldü
[Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl: 33/30, Askalânî, Tehzîbu’t-Tehzîb: 172,173]

Abdurrahmân, İbn-i Ö
mer’in kölesi. Kûfeli, üçüncü tabakadan. Nesâî sağlam olduğunu söyledi
[ Takrîb:341]

İmâm Buhârî, O’ndan el-Edebu’l-Müfredde rivâyet getirmiştir, O, Mevlâsı İbn-i Ömer’den, Mansûr ve Ebû İshâk da O’ndan rivâyet etmiştir. İbn-i Hibbân O’nu sika/sağlam bulumuştur.
[Safiyyüddîn Ahmed İbnü Abdillâh el-Hazrecî el-Yemenî, Hulâsatü Tezhîbi Tehzîbi’l-Kemâl: 228]

İbnü Hacer’in, râvileri ayırdığı tabakalara ve şurada geçen diğer bilgilere dikkatle bakan hadîsin sika râvîlerce muttasıl/bitişik olarak rivâyet edildiğini görecektir. Bu râvîlerde tedlîs şâibesi de yoktur. O hâlde, Şu rivâyetin senedi için bir şey söylenemez; Sahîh olduğu açıkça ortadadır. Buna rağmen Tevessül delîli sadedinde bu rivâyetin neden bırakılıp da diğerlerinin tercîh edildiğini doğrusu merak etmekteyiz. Yalnız, el-Edebu’l-Müfred’i şerheden Fadlullah el-Ceylânî, burada yer alan Muhammed!.. şeklindeki lafzın İbnü’s-Sünnî’de (يا محمداه)/yâ Muhammedâhu biçiminde olduğunu, ama, (يا)/‘yâ’ nidâ harfi bulunsa bile, bunda istiğâse veya istiâne olmadığını söylerken iddiâsının sebebini açıklamıyor. Hadîsi ma’nâlandırmada nedense sâdece kendince aklî ve fizîkî îzâhlarla yetiniyor. Üstelik bir de, nidânın bazen işittirme irâdesi olmadan da yapılabileceğini ekliyor.
[Fadlüllâhi’s-Samed Şerhu’l-Edebi’l-Müfred: 2/429]

Hâlbuki, basit bir nahiv bilgisi olanlar, yâ Muhammedâhu’daki elif’in katiyetle İstiğâse Elifi olduğunu bilirler. Keşke bir bilebilseydim, hangi dil kâidesine göre bu İstiğâse elif’i değildir denilmektedir? Bilen söylesin. Üstelik, İmâm Buhârî’nin rivâyetinde Nidâ (يا)/Yâ’sı bulunmasa da ortada bir İstiğâsenin bulunduğuna zarar vermez. Çünki harf-i nidânın hazfedilmesi meşhûrdur. Şu dediğimiz hazif, sadedinde olduğumuz husûsda mücerred bir ihtimâl de değildir. Makâm o makâm olup başka bir i’râbı kaldırmaz. Nitekim İbnü Sünnî’nin lafzı burada hazf bulunduğunun karînesidir. Çünki hâdise aynıdır. Rivâyetler arasında uygunluk asıldır. Zıdlık ârizî olup isbâtı delîle muhtâcdır. Binâen aleyh, aralarında bir teâruz/çelişki yoktur. İki rivâyet birbirini açıklamış olur, netîce aynı noktaya varır. Bir de istiâne veya istiğâseyi savunanlardan bu nidâlarda illâ da işittirmenin bulunacağını kim söylemişti ki?! Hiç kimse… Anlaşılıyor ki, yanlış bilgiler üzerine binâ edilen yanlış hükümlerle karşı karşıyayız.

Mühim olan husûslardan biri de, bu rivâyetlerin sıhhat derecesinden ziyâde, bunların İmâm Buhârî ve Hâfız İbnü’s-Sünnî tarafından İslâmî bir edeb olarak kabûl edilmesi ve kitâblarına alınması… Hattâ, İbnü Teymiyye gibi, yererken kantarın topuzunu kaçıran ifrât düşünceli bir kimse tarafından bile şirk görülmeyip güzel bulunması… Gündüz ve Gecede Yapılacak Ameller arasında sayılmasıdır…
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

Benzer konular

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt