Seyyid Kutub Okunmaz, Dinlenmez Diyen Medhalî Selefi İddialarına Cevab
Konunun daha başında Seyyid Kutub’un Şahsına, İlim Seviyesine ve İttibaına Yönelik Hakaretler Edilmiştir!
"Seyyid Kutub ne bir alim ne de bir ilim öğrencisidir. Seyyid Kutub, edebiyat öğretmeni olarak hayatında tanınmış, bu bir. İkincisi, o zaman veyahud da bu zamandaki ummete büyük şekilde şubheler getirmiş ve Onları saptırmaya çalışmıştır. Seyyid Kutub'tan ilim alınmaz, Seyyid Kutub hadis alimlerinden veyahud da sahabilere veyahud da peygamberlere hürmet eden bir kişi değildir."
Cevab:
Şehid Seyyid Kutub'un İlim Yolu ve İhtisası:
Seyyid Kutub geleneksel medrese çıkışlı değil, Mısır’ın Dâru'l-Ulûm akademisi mezunudur. Dâru'l-Ulûm ise yalnızca edebi ilimleri değil; tefsir, fıkıh, kıraat ve Arab dili ilimlerini mufredatında barındıran köklü bir ilim merkezidir. Bir kimsenin akademik background’ının edebi/sosyolojik ağırlıklı olması, Onun tefsir ve düşünce alanındaki derinliğini yok saymayı gerektirmez.
Ummetin Büyük Âlimlerinin Şehadeti:
İddia sahibinin "şubhe yayan, peygamberlere hürmet etmeyen biri" ithamı, ummetin ittifak ettiği büyük alimlerin şehadetiyle çelişmektedir.
Şeyh Ebû’l-Hasen en-Nedvî: Seyyid Kutub’u "Kur'an'ın kalbiyle düşünen ve ummete ruh üfleyen bir Kur'an mufessiri" olarak tanımlar.
M. Said Ramadan el-Bûtî: Bazı konulardaki uslub eleştirilerine rağmen, Kutub'un ihlasını, İslami davasını ve şehadetini tazimle anmıştır.
Şeyh Yusuf el-Karadâvî: Fî Zılâli'l-Kur'ân’ın modern çağda gençliğe Kur'an şuurunu aşılayan en tesirli eserlerden biri olduğunu belirtir.
Sahabe ve Peygamber Buğzu İddiası
Seyyid Kutub tefsirinde Sahabe neslini "Cîlu'l-Kur'ân'il-Ferîd" (Kur'an'ın Eşsiz Nesli) olarak isimlendirmiş ve İslam tarihinin en örnek nesli ilan etmiştir. Şahsına atılan "hürmetsiz" iftirası, tefsirinin bütünüyle taban tabana zıttır.
1. İddia : Kur'an Ayetlerini Müzik Olarak Nitelendirmesi
1. Hata: Hiç şubhesiz ki Seyyid Kutub, Kur'an'ın ayetlerini müzik olarak nitelendirmiştir. Zira'l-Kur'an kitabının çeşitli yerlerinde, mesela Zila'l-Kur'an'ın C. 6, Sf: 3404'de Necm Suresinin tefsirine baktığımız zaman Kâ ennehâ manzûmatin musûgiyyetin olarak nitelendirmiştir. Ayetleri müzik ayetleri olarak nitelendirmiştir."
Cevab:
İ’câz-ı Sôtî (Ses ve Ritim Mucizesi):
Seyyid Kutub bu ifadesiyle ayetlerin mûsıkî / enstrüman olduğunu kastetmemektedir. Arap belagatinde ve i'câz ilminde Kur'an-ı Kerim’in harf dizilişindeki, fâsılalarındaki (ayet sonlarındaki) ve kelime ahengindeki eşsiz akustik uyuma ve iç ritme (el-îkâ’u'm-mûsîkî / el-fâsılah) dikkat çekmektedir.
Hadis-i Şeriflerdeki Lafzi Vurgu:
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kur'an'ı seslerinizle süsleyin."
(Buhârî, Tevhîd, 52; Ebû Dâvûd, Vitr, 20)
"Kur'an'ı gına / lahn ile okumayan bizden değildir."
(Buhârî, Tevhîd, 44)
Belagat Geleneği:
Klasik tefsircilerden el-Bakıllânî (İ'câzu'l-Kur'ân) ve ez-Zemahşerî (el-Keşşâf) ayetlerin kulağa hitap eden harf ahengini ve fonetik mucizesini uzun uzun anlatırlar. Kutub’un modern edebi terimlerle (ritim/ahenk) bunu tasvir etmesini "Kur'an'a müzik dedi" diye sunmak, edebi uslûbu anlayamamaktan kaynaklanan bir saptırmadır.
Seyyid Kutub'un 'mûsîkî' kelimesini Kur'an'ın musiki aletiyle icra edilen şarkı anlamında kullandığını söylemek için delil yoktur. O, burada; ritim, ses ahengi, kelimelerin birbirini takib etmesi, sûre sonlarının ses yapısı, lafızların kulakta meydana getirdiği etki üzerinden edebî bir benzetme yapmaktadır. Nitekim başka yerlerde de
إيقاع موسيقي 'mûsikî ritmi/ahengi' ifadesini kullanmaktadır.
Fakat bu uslûb ilmî ve akaidî bakımdan problemli bulunabilir. Kur'an Allah'ın kelâmıdır. Onu beşerî bir müzik eserine benzeten ifadeler kullanmak, özellikle akaid hassasiyeti açısından uygun bir dil değildir. Dolayısıyla “Kutub'un burada kullandığı ifade hatalı ve en azından son derece sakıncalı bir edebî tabirdir.” denebilir. Fakat “Kur'an'a müzik dedi, dolayısıyla Kur'an'ı müzik kabul etti.” şeklindeki sonuç, metnin kendisinden çıkmaz.
2. İddia : Kur'an'ın Yaratıldığını (Halku'l-Kur'an) Savunması
2. Hata: Kur'an'ın yaratık Allah tarafından yaratıldığını söylemiştir ki; bu itikad, hiç şüphesiz ki ehl-i sünnet ve cemaatinin itikadına karşıladır. Zilal'in C. 5, Sf: 3006'da Sad Suresini tefsir ederken 'hâdhel harf min sun'illâh', bu harf Allah'ın yapmasındandır demiştir. Abdullah ibn-i Duhâiş 'Mevridu zulâl' kitabında bunu red yapıp cehmiye ve mutezile sözü olduğunu söylemiştir."
Cevab:
هذا الحرف من صنعة الله تعالى، فهو موجده
“Bu harf Allah'ın sanatındandır /Allah onu meydana getirendir.” (Fi Zilal, C. 5, Sf: 3006) demiştir.
Bu alıntı gerçekten vardır. Fakat videodaki aktarımda çok önemli bir bağlam koparması yapılmaktadır. Seyyid Kutub aynı paragrafta açıkça şöyle der;
وهي في متناول البشر ولكن القرآن ليس في متناولهم لأنه من عند الله
“Bu (harfler) insanların kullanımındadır; fakat Kur'an insanların kudreti dahilinde değildir; çünkü o Allah katındandır.”
Ve hemen devamında
وهو متضمن صنعة الله التي لا يملك البشر الإتيان بمثلها
“Kur'an, insanların benzerini meydana getiremeyeceği Allah'ın sanatını içermektedir.”
Daha da önemlisi, صاد harfinin insanın boğazında çıkan sesini açıklamaktadır.
موجده صوتاً في حناجر البشر “Onu insan boğazlarında çıkan bir ses olarak meydana getirendir.”
Yani burada iki ayrı şey vardır;
1- Allah'ın kelâmı olan Kur'an,
2- Kur'an okunurken insanın boğazından çıkan ses/hareket/hurûfî telaffuz.
Kutub'un paragrafı bütünüyle okunduğunda “Kur'an mahlûktur” şeklinde açık bir akide beyanı bulunmamaktadır. Bilakis “Kur'an ... من عند الله diyerek onun Allah katından olduğunu açıkça belirtmektedir.
Böyle olsa da صنعة الله / فهو موجده şeklindeki ifade, Kur'an'ın Allah'ın kelâmı olması meselesiyle ilgili çok problemli ve yanlış anlaşılmaya musait bir ifadedir. Bu ifade şeklini kullanması hatalıdır. Nitekim Abdullah ed-Duveyş bu ifadeyi ağır şekilde eleştirmiş ve Ehl-i Sünnet'in القرآن كلام الله منزل غير مخلوق “Kur'an Allah'ın kelâmıdır, indirilmiştir ve mahlûk değildir” itikadına aykırı gördüğünü belirtmiştir.
Fakat ilmî insaf şunu gerektirir; sadece صنعة الله kelimesinden hareketle “Seyyid Kutub Kur'an mahlûktur demiştir” denilemez. Çünkü aynı paragrafta Kur'an'ı من عند الله 'Allah katından' diye nitelendirmekte ve insanın Kur'an'ın benzerini getiremeyeceğini söylemektedir. Özetle ; Kutub'un ifadesi problemli ve tashih edilmesi gereken bir ifadedir. Ama "açıkça Kur'an mahlûktur dedi' iddiası, bu pasajdan isbatlanmış değildir.
A- Kavramın Kur'an'daki Kökü (Neml Sûresi, 88. Ayet):
Öncelikle "Sun'ullah" ifadesi İslami literatüre uydurma bir terim değildir. Kur'an-ı Kerim'de Neml Sûresi 88. ayette geçer:
"Bu, her şeyi sapasağlam ve mucizevi bir ilimle yapan Allah'ın sanatıdır. (صُنْعَ اللَّهِ)." (Neml, 88)
Seyyid Kutub'un Sâd Sûresi tefsirinde kullandığı "Sun'ullah" ifadesi, harflerin (maddenin) insan elindeki acizliği ile Allah'ın elindeki ilahi î'câzını (mucizeliğini) mukayese etmek içindir. Ayetten de anlaşılacağı üzere Kur'an terminolojisinde "Sun'ullah"; kelamın veya ayetlerin yaratılmışlığı (Halku'l-Kur'an) demek değildir. Allah'ın muazzam hikmeti, taklid edilemez eşsiz sanatı ve mucizesi demektir.
Kutub'un Sâd Sûresi Tefsirindeki Bağlamı:
Seyyid Kutub, Sâd Sûresi’nin başındaki Hurûf-ı Mukatta'a olan "Sâd" harfini tefsir ederken bu kavramı tam olarak şu mantıkla kullanır:
Arab insanı "Sâd, Kâf, Elif" gibi alfabe harflerini kendi aralarında sıradan konuşmalar yapmak için kullanır.
Ancak Allah Teâlâ, insanların elinde sıradan olan bu harflerden insanlığın benzerini getirmekten aciz kaldığı eşsiz ve mucizevi bir Kelam (Kur'an) inşa etmiştir.
Kutub, "Bu harf Allah'ın sun'undandır" derken, harfin maddesini değil; insanın elinde aciz kalan o alfabenin Allah'ın Kelamında bir mûcizeye ve i'câza dönüşmesini kastetmektedir.
Ehl-i Sünnet Akidesi Açısından Sonuç:
Ehl-i Sünnet’e göre Allah'ın ezeli sıfatı olan Kelâm-ı Nefsî (mana) mahluk değildir. Seyyid Kutub da tefsirinde Kur'an'ın bu ilahi kaynağını savunmaktadır. İddia sahibleri metindeki "Sun'ullah" (Allah'ın Sanatı / Î'câzı) ifadesini saptırarak "Mahluktur dedi" şeklinde çarpıtmışlardır.
B- Kelâm-ı Nefsî / Melfûz Ayrımı:
Ehl-i Sünnet akidesinde (Eş'arî, Mâtürîdî ve Ehl-i Hadis) Allah'ın zâtı ile kaim ezeli sıfatı olan Kelâm-ı Nefsî mahluk değildir. Ancak kağıda yazılan harfler ve ağızdan çıkan sesler (melfûz) yaratılmıştır. İmam el-Buhârî, Halku Ef'âli'l-İbâd eserinde "Ağzımdan çıkan ses ve okuyuşum mahluktur" dediği için çağdaşı olan bazı sığ kişilerce "Mu'tezilî" olmakla suçlanmıştı.
C- Kutub'un Cehmiyye'yi Bizzat Reddetmesi:
Kutub, A'râf Sûresi 54. ayet tefsirinde ("Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de O'na aittir") "Halk" (Yaratma) ile "Emir/Kelam" arasını kesin çizgilerle ayırmış ve Kur'an'ın Allah'ın emri/kelamı olduğunu ilan ederek Mu'tezile akidesini reddetmiştir.
3. İddia : Musa (a.s.) Hakkında Aşağılayıcı İfadeler Kullanması
3. Hata: Musa aleyhisselam'ı peygambere aşağılamak ve yaralamak konusudur. Tasviril fennî fil Kur'an 200. sayfasında Musa aleyhisselam'ı sinirli, öfkeli, kendisinden def eden, hücumsal bir yapıya sahiB olduğunu söylemiştir. Şeyh Bin Baz buna riddet sözüdür demiştir."
Cevab:
Ayetlerle Sabit Olan İnsani Mizaç:
Musa (a.s.)’nın mizacındaki celal, öfke ve heyecan bizzat Kur'an ayetleriyle haber verilmiştir:
Mısır'lı adamı bir yumrukta öldürmesi ve ardından bağışlanma dilemesi: (Kasas, 15-16)
Tur Dağı dönüşünde öfkelenip levhaları yere atması, öz kardeşi Harun'un sakalından ve başından tutarak çekmesi: (A'râf, 150; Tâhâ, 94)
Kutub’un Sanatsal ve İnsani Tasviri:
Seyyid Kutub et-Tasvîru'l-Fennî eserinde peygamberlerin melek veya hayali birer ütopik varlık değil; etkin, canlı, heyecanlı, insani duygulara sahib fakat vahyin terbiyesinden geçen gerçek insanlar olduğunu anlatır. İfadelerindeki edebi vurgular peygamberi 'aşağılamak' için değil, Kur'an'ın karakter tasvirindeki mucizevi canlılığı göstermek içindir. Yoksa gerçekten ' العصبي المزاج asabî mizaçlı' ve benzeri ifadeler, bir peygamber hakkında uygunsuz ve ağır bir uslubdur.
Bu noktada İbn Bâz'a nisbet edilen değerlendirmede de bu sözün peygamberlerle alay anlamına gelmesi hâlinde çok ağır bir hüküm doğuracağı belirtilmiştir. Ancak 'bu söz kesinlikle riddettir' şeklindeki nakillerin ses kaydı, tam bağlamı ve isnadı ayrıca tahkik edilmelidir. İnternette bu söz İbn Bâz'a farklı kaynaklarda çeşitli lafızlarla nisbet edilmektedir.
Asıl mesele Bir peygamber hakkında böyle bir dil kullanmak doğru değildir. Fakat “Bu ifade çok ağır ve yanlıştır” demek başka, 'Seyyid Kutub, peygamber Mûsâ'ya inanmadı / Mûsâ'yı küçümsedi / peygamberliği reddetti' demek başkadır.
4. İddia : Sahabelere (Osman, Muaviye, Amr b. el-Âs r.anhuma) Hakaret Etmesi
4. Hata: Sahabeleri yaralamak. Osman radiyallahu anh'ı Al-Adâletu'l-İctimâiyye, Sf: 206 yaralamıştır. Aynı şekilde Muaviye ve Amr bin As'ı Kutubu ve Şahsiyat, Sf: 242 yaralamıştır. Şeyh Bin Baz bu kitabın parçalanması gerektiğini söylemiştir."
Cevab:
ولقد كان من سوء الطالع أن تدرك الخلافة عثمان وهو شيخ كبير
“Hilafetin Osman'a, yaşlı bir kimse olduğu bir dönemde gelmesi talihsizlik olmuştur.” (el-Adâletu'l-İctimâʿiyye, Sf: 206)
Ehl-i Sünnet'in sahâbe anlayışı, sahâbeye dil uzatmamak ve Onların faziletlerini korumaktır.
İbn Teymiyye'nin bizzat el-Akîdetu'l-Vâsıtıyye'de söylediği ;
ومن أصول أهل السنة والجماعة سلامة قلوبهم وألسنتهم لأصحاب رسول الله ﷺ
“Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in esaslarından biri, Rasulullah ﷺ'ın ashâbına karşı kalblerinin ve dillerinin selâmette olmasıdır.”
Dolayısıyla Osman رضي الله عنه'nun hilafetini bu derece ağır ifadelerle değerlendirmek, Sunnî sahâbe edebiyle bağdaşmaz. Zaten sonradan bunun farkına varmış ve bu görüş ve söylemden dönmüştür.
Dönemsel Eser İncelemesi ve Düzeltme:
el-Adâletu'l-İctimâiyye (Toplumsal Adalet), Seyyid Kutub’un fikri olgunlaşma ve tefsir sürecinden önce (1940'larda) yazdığı ilk dönem eserlerindendir. Tarihi rivayetlerin etkisiyle Osman (r.anh) dönemi idari tasarruflarına eleştiriler getirmiştir.
Kutub'un Tövbesi ve Son Görüşü:
Kutub, hayatının son döneminde kaleme aldığı Fî Zılâli'l-Kur'ân tefsirinde ve düzeltilmiş baskılarında Sahabe-i Kiram hakkındaki tüm eleştirel üslubunu terk etmiş; hepsini "Şerefli Sahabe Nesli" olarak hayırla anmıştır. Bir ilim adamının ilk dönemki hatalı görüşünü olgunluk dönemindeki tefsiri üzerinden değerlendirmek ilmi insafın gereğidir.
Muâviye ve Amr b. Âs رضي الله عنهما hakkında;
...... وحين يركن معاوية وزميله عمرو إلى الكذب والغش والخديعة والنفاق والرشوة وشراء الذمم
“Muâviye ve arkadaşı Amr yalana, hileye, aldatmaya, nifaka, rüşvete ve insanların satın alınmasına başvurduklarında...”(Kutub ve Şahsiyyât, Sf: 242 - 243)
Burada iki sahâbî hakkında doğrudan çok ağır ahlâkî ithamlar vardır. Nitekim Abdulmuhsin el-Abbâd'ın bu söz hakkındaki değerlendirmesinde Ehl-i Sünnet'in sahâbe hakkında "dili tutma" prensibini hatırlattığı görülmektedir.
İbn Teymiyye'nin prensibi de açıktır: سلامة قلوبهم وألسنتهم لأصحاب رسول الله ﷺ
ve Rasulullah (s.a.v.) " لا تسبوا أصحابي Benim ashâbıma sövmeyin.”
İbn Teymiyye bu hadisi doğrudan sahâbe akidesinin temellerinden biri olarak zikretmektedir. Ancak yine "Sahâbeye yönelik ağır hata yaptı" ile "Seyyid Kutub kâfir oldu" demek aynı şey değildir.
Seyyid Kutub'u Yanlış Anlayanlar ve Hatalı Tekfir Edenlerin Hatası
İlmi Konu - Şehid Seyyid Kutub'u Yanlış Anlayanlar ve Hatalı Tekfir Edenlerin Hatası
Seyyid Kutub'u Yanlış Anlayanlar ve Hatalı Tekfir Edenlerin Hatası Seyyid Kutub’u bazı meselelerde hatalı görüp tekfir edenler ya akide yetimi mutasavvıflar ya da Kelime-i tevhid söyleyen herkes ne yaparsa yapsın kafir olmaz inancındaki kendilerinin selefi olduklarını iddia (zan) eden...
islam-tr.org
5. İddia : Vahdet-i Vucud Âkidesini Benimsemesi
5. Hata: Seyyid Kutub, vahdet-ul vucud akidesini benimsemiş, yani her şey Allah'tır demiştir. Fi Zilal'lin İhlas suresinde, C. 6, Sf: 4002 de tefsirinde bu olaya gitmiştir."
Cevab:
إنها أحدية الوجود، فليس هناك حقيقة إلا حقيقته، وليس هناك وجود حقيقي إلا وجوده
“Bu, varlığın birliğidir; O'nun hakikatinden başka hakikat yoktur ve O'nun varlığından başka hakiki varlık yoktur.” (Fi Zilal, C. 4, Sf: 4002)Kullanılan ifade gerçekten vahdetu'l-vucûd terminolojisine son derece yaklaşmaktadır. Fakat "Seyyid Kutub açıkça İbn Arabî'nin sistematik vahdetu'l-vucûd akidesini benimsemiştir" sonucuna geçerken ihtiyat gerekir. Zira bu pasajın hemen devamında Kutub;
وكل موجود آخر فإنما يستمد وجوده من ذلك الوجود الحقيقي
"Diğer her mevcud, varlığını O hakiki varlıktan almaktadır." demektedir. Bu ifade iki şekilde okunabilir:1- Allah'ın varlığının zorunlu, mahlûkatın varlığının ise mümkün ve O'na bağlı olduğu şeklinde;
2- Vahdetu'l-vucûdcu 'gerçek varlık yalnız Allah'tır' anlayışı şeklinde.
Dolayısıyla ifade çok muğlak ve son derece tehlikelidir. Nitekim İbn Useymîn'e Fî Zilâl'in bu pasajı sorulduğunda, bunun Ehl-i Sünnet'e aykırı büyük bir söz olduğunu ve vahdetu'l-vucûda işaret ettiğini söylemiştir.
Kastedilen Tevhid-i Hakikîdir:
Kutub, İhlas Suresi tefsirinde "Varlıkta mutlak ve hakiki olan tek güç Allah'tır" derken panteist anlamda "her şey Allah'tır" (Vahdet-i Vucud) düşüncesini kastetmez. Aksine, Allah'tan başka bağımsız bir güç ve varlık kaynağı olmadığını (Tevhid-i Mutlak) ifade etmektedir.
Hâlık ve Mahluk Ayrımı:
Tefsirinin tümünde Allah'ın yaratan (Hâlık), evrenin ve insanın ise sonradan yaratılan (Mahluk) olduğunu yüzlerce defa vurgulamıştır. Bütün yaratılmışların Allah olduğunu iddia eden Panteist/Vahdet-i Vucudcu anlayışları tefsirinde açıkça reddetmiştir.
6. İddia : İstivâ Sıfatını İnkâr ve Tahrif Etmesi
6. Hata: Er-Rahman ve Arş istiva konusunda Taha suresinde kendi tefsirinde istiva’yı istila olarak nitelendirilmiş, istiva sıfatını tahriflendirmiş, yok etmiştir. Şeyh Bin Baz bu söze bâtıl ve zavallı tefsir demiştir."
Cevab:
والاستواء على العرش كناية عن غاية السيطرة والاستعلاء
“Arşa istivâ, en ileri derecede hâkimiyet ve üstünlüğün kinayesidir.” ayrıca
وهو المهيمن على الكون كله
“Bütün kâinat üzerinde hâkim olandır.”
Burada eleştiri esas itibarıyla doğrudur. Çünkü Selefî/Ehl-i Hadîs anlayışında “istivâ”nın “istîlâ” şeklinde mecazî olarak değiştirilmesi kabul edilmez. İbn Teymiyye'nin yöntemi de Allah'ın kendisi hakkında bildirdiği sıfatları tahrif, ta'til, takyif ve temsil etmeden kabul etmektir.
Cumhur-ı Ulema ve Muteahhirîn Yolu:
İstivâ sıfatını "İstevlâ" (hükümran ve galib olmak, mutlak egemenlik kurmak) şeklinde tevil etmek, sadece Kutub'a ait değildir. Mâturîdî, Eş'arî mezhebleri, İmam en-Nevevî, İbn Hacer el-Askalânî ve Fahruddîn er-Râzî gibi Ehl-i Sünnet’in halef çoğunluğunu oluşturan alimler de teşbih (Allah'ı yaratıklara benzetme) ve tescim (cisimleştirme) tehlikesine karşı "hatalı olarak" "istevlâ, istila" tevilini benimsemişlerdir. Bu hata Onları ehl-i sunnetten ayırmıyor da Seyyid Kutub canını İslam uğruna feda ettiği için mi ayırıyor?
Muteahhirîn Ehl-i Sünnet kelamcılarının tâkib ettiği bu tevil metodunu "bâtıl" veya "tahrif" olarak nitelendirmek, Ashâb-ı Hadis dışındaki tüm Eş'arî ve Mâturîdî İslam dünyasını tekfirle itham etmek demektir. Bundan dolayı 'Seyyid Kutub İslam dışıdır.' şeklinde otomatik olarak çıkarılamaz.
7. İddia : Akidede Ahad Hadisleri Kabul Etmemesi
7. Hata: Akide konusunda, hadislerin, ahad olanların alınmayacağını söylemiştir. Zira tefsir kitabında C. 6. , Sf: 4008 de akide konusu ahad hadislerle isbat edilmez deyip mûtezilelerin akidesini almıştır."
Cevab:
وأحاديث الآحاد لا يؤخذ بها في أمر العقيدة والمرجع هو القرآن
“Âhâd hadisler akide konusunda alınmaz; muracaat edilecek kaynak Kur'an'dır.” (Fi Zilal , C. 6. , Sf: 4008)Ehl-i Sünnet'in hadis anlayışı açısından problem; Sahih haber-i vâhid, sırf mutevâtir olmadığı için akide alanından dışarı atılamaz. İbn Teymiyye (rahimehullah)
وخبر الواحد المتلقى بالقبول يوجب العلم عند جمهور العلماء من أصحاب أبي حنيفة ومالك والشافعي وأحمد
“Ummet tarafından kabul gören haber-i vâhid, Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Ahmed'in âlimlerinin çoğunluğuna göre bilgi ifade eder.” (İbn Teymiyye, Mecmûʿu'l-Fetâvâ, C. 18, Sf: 40 - 41) demektedir. Dahası İbn Teymiyye, meselenin sadece amelî sınırlı olmadığını; kabul görmüş haberlerin akide alanında da delil olabileceğini ortaya koymaktadır.
Usul-i Fıkıh İttifakı:
Ahad hadislerin (mutevâtir seviyesine ulaşmayan haberlerin) akidede "zan ifade ettiği, kat'i/kesin bilgi üretmeyeceği" ilkesi sadece Mû'tezile’nin değil; Hanefi, Şafiî, Mâturîdî ve Eş'arî Usul-i Fıkıh alimlerinin çoğunluğunun kabul ettiği kaidedir. (Pezdevî, Usûl; Âmidî, el-İhkâm).
es-Serahsî, Pezdevî bir Mâturîdî/Hanefî alimidir. "Ahad hadis akidede delil olmaz" sözü, çağdaş bazı çevrelerin anladığı gibi "Ahad hadisleri reddedelim, bunlara inanmayalım" anlamına gelmez. Bu kural; "Bir insanı ne zaman tekfir edebiliriz, ne zaman edemeyiz?" sorusunun usûl-u fıkıhtaki adalet ve emniyet subabıdır. Pezdevî de tıpkı Selef gibi sahih ahad hadisle gelen akide esaslarına inanmıştır; sadece o esasın inkarını dinden çıkma sebebi saymamıştır.
Şafi mezhebi ve Eş'arî kelamcısı el-Cuveynî, Gazzali, Fahruddîn er-Râzî, Seyfeddin el-Âmidî;
Maliki usulcu Ebu’l-Velîd el-Bâcî de aynı şekilde mutevatir hadisi inkar eden kafir olur derken; ahad hadisi inkar edeni tekfir etmezler. Nitekim İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyim gibi Hanbelî/Selefî çizgideki alimler bile Usulculerin bu tanımını aktarırken "Usulculerin ve Kelamcıların çoğunluğunun (Cumhur) görüşü âhad haberin zan ifade ettiğidir" diyerek durumun bir çoğunluk görüşü olduğunu itiraf ederler.
Kutub’un Amacı; İman esasları gibi kesinlik gerektiren meselelerin ancak kat'i nasslarla (Ayet ve Mutevâtir Hadis) sabitleşeceğini söylemek usuli bir kaidedir. Bunu dile getirene "Mûtezilî" demek usul bilgisizliğidir.
8. İddia : Ummeti Tekfir Etmesi ve Cuma Namazı Kılmaması
8. Hata: Fi zilal Tefsir kitabında C. 4, Sf: 2122 ve C. 3, Sf: 1634 de bugün Müslüman devleti bulunmamaktadır, cahiliyet dönemindedir demiştir. Alimler buna ummeti tekfir demiştir. Kendisi aslan Cuma namazı kılmamaktadır."
Cevab:
إنه ليس على وجه الأرض اليوم دولة مسلمة ولا مجتمع مسلم قاعدة التعامل فيه هي شريعة الله والفقه الإسلامي
“Bugün yeryüzünde, ilişkilerinde esas olarak Allah'ın şeriatını ve İslâm fıkhını uygulayan Müslüman bir devlet ve Müslüman bir toplum yoktur.” başka yerde ise;
..... لقد استدار الزمان كهيئته يوم جاء هذا الدين gibi "câhiliye" ifadeleri kullanmaktadır.
Seyyid Kutub'un "Cahiliye" tanımı, tek tek bireylerin imanına değil; İslam hukukunun uygulanmadığı siyasi, hukuki ve toplumsal düzenleredir (Cahiliye Sistemleri). Bireyleri muayyen olarak tekfir etmekten Fî Zılâli'l-Kur'ân'da kesinlikle kaçınmıştır. Evet, Seyyid Kutub'un kullandığı dilin tehlikeli sonuçlar doğurabilecek kadar sert olduğunu kabul etmek gerekir. Fakat “Dünyada Müslüman devlet yok dedi dolayısıyla dünyadaki bütün Müslümanları tekfir etti.” çıkarsaması mantıksal olarak zorunlu değildir, hatalıdır!
Cumua Namazı Meseleleri ve Zindan Şartları:
Kutub hayatının yaklaşık 10 yılını Mısır zindanlarında, tek kişilik hücrelerde ağır işkenceler altında geçirmiştir. Fıkhen Cumua namazının şartlarından olan "hürriyet", "genel izin (izn-i âm)" ve "cemaat" zindan şartlarında bulunmadığından eda edememiştir. Zindan dışındaki hayatında Cumua kılmadığı iddiası tamamen karalamadır.
9. İddia : Lâ İlahe İllallah’ı Sadece Rububiyetle Tefsir Etmesi
9. Hata: La İlahe İllallah'ın tefsirini uluhiyetle değil, ruhiyetle (rububiyetle) tefsirlendirmiştir. Zilal tefsiri C. 5, Sf: 2707 de La İlahe İllallah'a 'Fela şerike lehu fî halkin ve la ihtiyarin' demiştir."
Cevab:
أي فلا شريك له في خلق ولا اختيار
“Yani yaratmada ve seçmede/irade etmede O'nun hiçbir ortağı yoktur.” (Fi Zilal tefsiri, C. 5, Sf: 2707)
Allah'tan başka ibadete layık hiçbir ilâh yoktur. Yani tevhidu'l-ulûhiyyedir. Kur'an;
وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ
“Biz, Senden önce hiçbir rasûl göndermedik ki Ona: Benden başka ilâh yoktur; öyleyse Bana ibadet edin diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiyâ 25)
Dolayısıyla “Lâ ilâhe illallah”ı yalnızca yaratma ve irade üzerinden açıklamak eksiktir. Bundan ötürü de “Kutub'un bu cümlesi eksik/yanlış açıklamadır.” demek mümkündür. Ama “Kutub Lâ ilâhe illallah'ın ibadet anlamını hiç bilmiyordu.” veya Kutub tevhid-i ulûhiyyeti tamamen inkâr etti demek hatalıdır.
Hâkimiyet ve Uluhiyet Vurgusu:
Kutub’un tefsirinin odağı "Hâkimiyet" kavramıdır. Yani "Allah’tan başka kanun koyucu, itaat edilecek otorite (Mâbud) yoktur" mantığı doğrudan Uluhiyet tevhididir.
Pasajda geçen "halk ve ihtiyar" ifadesi, Allah'ın yaratmada ve hüküm vermedeki eşsizliğini anlatır. Kutub, sahte ilahlara itaat edilmemesini savunarak Uluhiyet tevhidini çağımızda en güçlü şekilde müdafaa eden düşünürlerden biridir.
10. İddia : Peygamberlerin Gönderilme Sebebini Yalnızca Rububiyet Görmesi
10. Hata: Peygamberlerin gönderilme sebebini Tevhid-i Rububiyet olarak nitelendirmiştir, Hud suresi C. 4, Sf: 1846 da. Tevhidi Uluhiyette bir problem olmadığını, Rububiyette problem olduğunu söylemiştir."
Cevab:
فقضية الألوهية لم تكن محل خلاف، وإنما قضية الربوبية هي التي كانت تواجهها الرسالات
“Ulûhiyet meselesi ihtilaf konusu değildi; asıl risaletlerin karşı karşıya olduğu mesele rubûbiyet meselesiydi.” (Fi Zilal, Hud suresi C. 4, Sf: 1846)Kur'an'ın açık beyanı, peygamberlerin temel çağrısının فَاعْبُدُونِ “Bana ibadet edin.” olduğunu ortaya koymaktadır.
Ayrıca أَنِ اعْبُدُوا اللهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ “Allah'a ibadet edin ve tâğuttan sakının.” (Nahl 36)
Dolayısıyla peygamberlerin gönderiliş gayesini “esas olarak rubûbiyet problemi” şeklinde kurmak Kur'an'ın temel anlatımıyla uyuşmaz. Burada Kutub'un 'rubûbiyet' kelimesini klasik üçlü tasnifte kullanılan teknik anlamdan biraz farklı, hâkimiyet/yönetme/itaat bağlamında kullandığı düşünülebilir. Nitekim aynı paragrafta Onun 'Rab' kavramını insanların kim tarafından yönetileceği meselesiyle ilişkilendirdiği görülür. Fakat teknik akaid açısından bu terminoloji yanıltıcıdır. Evet bir kavramsal hata vardır. Ancak Kutub, peygamberlerin ulûhiyet tevhidini inkâr etti” sonucu yine fazla ileri götürülmemelidir.
Kutub, Mekke muşriklerinin, Allah’ın varlığını ve yaratıcılığını (Rububiyeti genel hatlarıyla) kabul ettiklerini ancak O'nun emirlerine, adaletine ve kanunlarına uymayı (Uluhiyeti/Hâkimiyeti) reddettiklerini vurgular.
Âyetin Hakikati:
Kur'an-ı Kerim'de "And olsun ki onlara 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, 'Allah' derler" (Zuhruf, 87) buyrulmaktadır. Kutub da tam olarak bu ayete dayanarak, peygamberlerin asıl mucadelesinin Allah'ın hayat üzerindeki otoritesini (Uluhiyet/Hâkimiyet) hâkim kılmak olduğunu savunur.
11. İddia : Dinde Mutlak Düşünce ve İnanç Hürriyetini Savunması
11. Hata: İnsanın akidesinde hür bir fikre sahib olma konusunu açıklamıştır. Dirasat-ı İslâmiye kitabında Sf: 13 de 'La ikraha fiddin' (Bakara 256) ayetinden sonra demiştir. İbn Teymiyye hürriyet itikadı küfürdür demiştir."
Cevab:
إعلان حرية الاعتقاد “İnanç özgürlüğünün ilanı.” ve
بل لتصبح حماية حرية العقيدة وحرية العبادة واجباً مفروضاً على المسلم لأصحاب الديانات الأخرى في الوطن الإسلامي
“Bilakis, İslâm ülkesinde diğer din mensublarının inanç ve ibadet özgürlüğünü korumak Müslümana yüklenmiş bir görev hâline gelmiştir.” (Dirâsât İslâmiyye, Sf: 13)Seyyid Kutub “Her insan hangi dini isterse hak din olarak kabul edebilir.” demiyor. Tam tersine
لأصحاب الديانات الأخرى في الوطن الإسلامي “İslâm ülkesindeki diğer din mensubları” diyor.
Yani konu Müslümanın İslâm'dan çıkıp başka dini hak kabul etmesi değil; İslâm yönetimi altında yaşayan gayrimüslimlerin inanç ve ibadetlerinin zorla ortadan kaldırılmaması meselesidir.
Kur'an'ın لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 256) ayeti zaten burada temel delillerden biridir. Yine
أَفَأَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّى يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “İnsanları mûmin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?” (Yûnus 99) buyrulmaktadır. Dolayısıyla 'gayr-i muslimin zorla Müslüman yapılmaması' ile 'İslâm'ın dışında bütün dinler hakikattir, hak kabul etmek” değildir.
Kutub, Bakara Suresi 256. ayetinin tefsirinde, kimsenin kılıç zoru veya baskıyla Müslüman yapılamayacağını; imanın ancak hür irade ve samimi vicdan teslimiyeti ile anlam kazanacağını açıklar. İslam hukukunda zorlama (ikrah) altında edilen iman veya tercih geçerli değildir. Kutub'un 'hürriyet'ten kastı dinin insan iradesine verdiği bu hür seçim hakkıdır; "dileyen istediği küfrü işlesin" serbestliği değildir.
12. İddia : İbadetin Hayatın Bir Görevi Olmadığını Söylemesi
12. Hata: Mâraket-i İslâmiye ver Rasumâliyye kitabında Sf: 52 de İbadetin hayatta bir vazife olmadığını (İbadet leyset vazifetul hayat) zikir etmiştir. Bu da Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ liyâ'budûn (Zariyat 56) ayetine aykırıdır."
Cevab:
فالعبادة ليست وظيفة حياة
“İbadet hayatın görevi değildir.” (Maʿrakatu'l-İslâm ve'r-Ra'sumâliyye, Sf: 52)
İbadeti Dar Kalıplara Hapseden Anlayışa İtiraz:
Kutub bu ifadesinde ibadeti reddetmemekte; aksine ibadeti sadece namaz/oruç gibi ritüellere indirgeyen dar şekilci anlayışı eleştirmektedir.
Geniş İbadet Kavramı:
Kutub’a göre ibadet sadece belli saatlerde yapılan ritüeller değildir; hayatın kendisi, ahlak, adalet, çalışma ve mucadeledir. Yani وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
“Cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.” Zâriyât 56. ayetteki ibadet kavramını hayatın bütün alanlarına yayarak tefsir etmiştir. Cümleyi bağlamından söküp "ibadeti yok saydı" demek açık bir çarpıtmadır. Çünkü Seyyid Kutub'un aynı paragrafında şöyle söylediği görülmektedir;
والإسلام عدو التبطل باسم العبادة والتدين “İslâm, ibadet ve dindarlık adı altında tembelliğe/işsizliğe karşıdır.”
ardından şöyle der:
وليس لها إلا وقتها المعلوم “(ibadetin) kendisine ayrılmış belirli zamanı vardır.” diyerek Cumua namazı sonrasındaki
فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ ayetini zikretmektedir. Yani Kutub'un burada hedef aldığı şey “İnsan bütün hayatını çalışmadan, üretmeden, yalnızca ritüel ibadetlerle geçirerek topluma faydasız hale gelsin.” anlayışıdır. Bu fikir kendi başına İslâm'a aykırı değildir. Ancak kullandığı العبادة ليست وظيفة حياة “İbadet hayatın görevi değildir” cümlesi son derece kötü seçilmiş ve Kur'an'ın açık ifadesiyle çatışıyor görüntüsü veren bir ifadedir. Üstelik Seyyid Kutub'un Fî Zilâl'den Zâriyât 56'yı açıklarken ibadeti insanın varlık gayesi olarak açıkça anlattığı da görülmektedir. Dolayısıyla bu madde, 'Kutub ibadeti reddetti' şeklinde okunamaz.
Hulasâtul kavl;
İbrahim Yılmaztürk'ün yönelttiği ithamlar; Seyyid Kutub'un edebi ve fikri üslubunu kelami bir metin gibi okumaktan, cümleleri bağlamından koparmaktan (cımbızlamaktan) ve Ehl-i Sünnet’in (özellikle Muteahhirîn Eş'arî/Mâturîdî) geniş usul kaidelerini dar bir çerçeveye sıkıştırmaktan ibaretdir.Bir muellifin hatalı olması, her sözünün hatalı olduğu anlamına gelmez
Ehl-i Sünnet'in ilim anlayışında bir kişinin bazı hataları bulunması, o kişinin söylediği her doğrunun reddedilmesini gerektirmez.
İmam Mâlik'in meşhur sözü كل يؤخذ من قوله ويرد إلا صاحب هذا القبر
“Her kişinin sözü alınabilir de reddedilebilir de; şu kabirdeki zat mustesna.”
Burada işaret edilen Rasulullah ﷺ'dır. Dolayısıyla ölçü şahıs değil, delildir. Seyyid Kutub'un yanlışını “Kutub söyledi, o hâlde yanlıştır.” diye reddetmek ilmî değildir. Aynı şekilde “Kutub söyledi, o hâlde doğrudur.” demek de ilmî değildir. Doğru yöntem Delil neyi gösteriyorsa onu kabul etmektir.
Seyyid Kutub bir peygamber değildir, eleştirilebilecek ifadeleri bulunabilir; fakat kendisi Ehl-i Sünnet çizgisinde, Kur'an-ı Kerim'in izzetini mudafaa etmiş ve bu uğurda canını feda etmiş bir İslam düşünürü, mufessir, dava adamı ve mutefekkirdir.
Tüm bunlara rağmen hata herkes yapabilir ve hatası kesin ise Seyyid Kutub'un hatalarını savunmak zorunda değiliz. Burada reddiyenin en önemli tarafı da budur.
Kur'an'ı 'mûsikî' olarak niteleyen ifadesini,
Kur'an'ın yaratılmış olduğu şeklinde anlaşılabilecek ifadelerini,
Mûsâ عليه السلام hakkındaki uygunsuz sözlerini,
Osman رضي الله عنه hakkındaki bazı ağır değerlendirmelerini,
Muâviye ve Amr b. Âs رضي الله عنهما hakkındaki ağır sözlerini,
İstivâyı İstîlâ/hâkimiyet” şeklinde açıklamasını,
Âhâd hadislerin akidede delil olmayacağı yönündeki mutlak ifadesini savunmak zorunda değiliz.
Bunların önemli bir kısmı tevile muhtaç ve mezhebler arası ihtilaflı olsa da bazıları da açıkça hata olarak reddedilebilir.. Zaten zamanla da bir kısmından Kutub kendisi de dönmüştür. Fakat bundan “Seyyid Kutub'un bütün eserleri çöptür.” veya “Hiçbir cümlesinden istifade edilemez.” sonucu çıkmaz.
Delilsiz cerh değil, delilli tenkid yapılmalıdır!
Bir insan “Seyyid Kutub'un şu kitabında, şu sayfasında şu cümle vardır; bu cümle Kur'an ve Sünnet'e aykırıdır.” diyorsa, bu ilmî tenkittir. Ama “Seyyid Kutub cahildir, sapıktır, okunmaz.” denilip ardından onun sözleri tek tek incelenmiyorsa, bu bir ilmî reddiye değil, genel bir cerhtir. İşte burada bizim yaptığımız bu açıklama çalışmamız da bunun tersidir.
Seyyid Kutub'u akaid, hadis, fıkıh ve usûl alanlarında mutlak bir ilmî otorite kabul etmeyiz. Eserlerinde ciddi hatalar ve eleştirilmesi gereken ifadeler bulunduğunu açıkça söyleriz. Ancak Onun bütün sözlerini ve bütün eserlerini toptan reddetmek için de ayrıca delil gerekir. Doğru olan sözünü delili sebebiyle, yanlış olan sözünü de delili sebebiyle kabul veya reddederiz. 'Kutub'un hataları vardır.' demek ilmî bir hükümdür. Fakat 'Kutub'un hiçbir ilmî değeri yoktur, hiçbir kitabı okunmaz, hiçbir sözünden istifade edilmez.' demek ise ayrıca isbatlanması gereken toptan bir hükümdür. Bizim reddiyemiz şahıs üzerinden değil, söz ve delil üzerinden yapılmıştır. Hatalar nefsimizden, muvaffakiyet Rabb'imizdendir.
“Sana gelen iyilik Allah’tandır; Sana gelen kötülük ise nefsindendir.” (Nisa 79)
Rabb'im çalışmamızı hayırlara vesile kılsın. Allahumme âmiin.
Seyyid Kutub Hakkında İthamlara Nasıl Cevab Vermeliyiz?
Çözüldü - Seyyid Kutub Hakkında İthamlara Nasıl Cevab Vermeliyiz?
Bismillahirrahmanirrahim Benim acizene sorum öncelikle Şeyh Abdullah el eseri hocamızıdar. Son günlerde bazı ehlisünnete ait web sitelerinde Bidt ve bidatçılara ilişkin konular işlenmekte bu konularda ehlisünnete tabi olanların bir bidatçiye nasıl davranması ve onun ile olan sosyal hukuk...
islam-tr.org
Video - Yoldaki İşaretler - Şehid Seyyid Kutub - Ebu Muhammed Hamza Hoca
Yoldaki İşaretler - Şehid Seyyid Kutub Ebu Muhammed Hamza Hoca 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 Yoldaki İşaretler mp3 ebu-muhammed-hamza-hoca-yoldaki-isaretler
islam-tr.org
