Çözüldü Tasavvuf Ehlinin Sarıldığı Bu Rivâyetlerin Sıhhati Nasıldır?

ENSAR

İyi Bilinen Üye
Üye
Peygamber Efendimiz Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’den rivayetle şöyle buyuruyor:
“Beş şey ibadettendir; az yemek, camilerde oturmak, Ka’beye bakmak, Okumadan da olsa mushafa bakmak, Âlimin yüzüne bakmak” (Deylemi, Müsnedü’l Firdevs, 2/190 no:2969; Suyuti, nebhani, el-Fehu’l Kebir, No:6097, 1/566) Yine başka bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
“Beş şey ibadettendir; Ka’beye bakmak, anne-babaya bakmak, Zemzeme bakmak ki o, günahları sildirir, bir de âlimin yüzüne bakmak” (Ali el- Muttaki, kenzu’l Ummal, No.43494, 15/880, Münavi, Feyzül Kadir, No:3971, 31613)
Yine Abdullah ibni Mes’ud (Radıyallahu anh)den gelen bir hadis-i şerifte Hazreti Ali (Radıyallahu Anh)ı işaret ederek:
“Ali’nin yüzüne bakmak ibadettir” buyurmuştur. (Hâkim, El-Müstedrek, No: 4683, 82,81, 3/153; Taberani, el-Mu’cemü’l Kebir, No:207, 18/109; Deylemi, el-Firdevs, 4/294; Bu Nuaym, Hılyetü’l-Evliya, 2/183, 5/58)

Şöyle ki: O, ruhaniyet hasebiyle Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den hiç ayrılmadığından, hatta kaza-i hacet için bile Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den hali (boş) bir yer bulamadığından dolayı Peygamberimiz’den çok utanırdı.
Bu durumu Efendimiz’e şikayet ettiğinde, Peygamber efendimiz O’na ruhsat vermişti. (Abedst bozarken dahi gayri ihtiyari bir şekilde Resulüllah’ı hatırlamasında bir sakınca olmadığını beyan etmiştir) (Risale-i Halidyye Tercümesi, Mütercim, Şerif Ahmed İbn-i Ali, sh: 11-12, Esad Sahıbzade, Nurul Hidayeti ve’l irfan, sh: 30; Yusuf Şevki, Hediyetü’zakirin, sh 23)

Resulüllah efendimizin azatlısı Sevban (Radıyallahu nah) Resulüllah’a karşı çok muhabbetli olup, O’nsuz hiç durmazdı. Bir gün rengi değişmiş ve yüzünde üzüntü eseri olduğu halde Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in huzuruna geldiğinde, Resulüllah (Sallallah Aleyhi ve Sellem) ona:
“Senin rengini ne değiştirdi” diye sordu. O da:
“Ya Resulallah! Bende hiçbir hastalık ve ağrı yok. Ancak seni görmediğim zaman, tekrar sana kavuşuncaya kadar çok sıkıntı çekiyorum. Sonra ahireti düşündüğümde seni hiç göremeyeceğimden korkuyorum. Çünkü sen Peygamberlerin makamına yükseleceksin, ben ise cennete girsem de, senin makamından daha aşağı bir mertebede olacağım. Cennete giremezsem, o vakit seni ebediyen göremeyeceğim” diye cevap verince:
“Her kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, işte onlar, Allah’u Teâlâ’nın kendilerine in’am ettiği peygamberler, sıddiklar, şehitler ve Salihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar.” (Nisa suresi 69) ayet-i celilesi nazil oldu. (Begavi, Me’alimü’t-Tenzil: 1/450; Ebu ishak es-Sa’lebi, El-Keşfü ve’l beyan, 3/341; Kurtubi, el-Cami’u li ahkami’l Kur’an; 57175, Vahidi, esbabü’n-nüzul, No:334, sh: 168; Ebu Hayyan, el-bahru’l Muhit, 37286)
 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Yönetici
Admin
Frm. Yöneticisi
1 - Ebû Hurayra (Radiyallahu anhu)’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:
خَمْسٌ مِنَ الْعِبَادَةِ: قِلَّةُ الطَّعْمِ وَالْقُعُودُ فِي الْمَسَاجِدِ وَالنَّظَرُ اِلَى الْكَعْبَةِ وَالنَّظَرُ فِي الْمُصْحَفِ وَالنَّظَرُ اِلَى وَجْهِ الْعَالِمِ.
فر عن أبي هريرة
Beş şey ibadettendir; az yemek, camilerde oturmak, Kâbe’ye bakmak, okumadan da olsa Mushaf'a (Kur’an-ı Kerim’e) bakmak, âlimin yüzüne bakmak.”
(Suyûti, Cami’us- Sağir, Hadis No: 3966; Suyuti, el-Fehu’l Kebir, No:6097, 1/566; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 43493; Deylemi, Musned-ul Firdevs, 2/190, no: 2969)

Bu rivayetin senedinde yer alan bir râvi, bazı hadis alimlerine göre zayıf kabul edilmiştir. Bu sebeble de Zehebi ve Munâvî gibi hadis alimleri bu rivayeti zayıf olarak değerlendirmiştir. (Munâvî, Feyzu’l-Kadir, 3/359)

(Deylemî, Firdevsu'l-Ahbâr, II, 309, no: 2791; Suyûtî, el-Câmiu's-Sağîr, I/613, no: 3966)
Buradaki dipnotta, hadisin zayıf olduğu belirtilmektedir. Rivâyet mûteber kaynaklarda yer almamakta, ayrıca Asr-ı Saâdette "mescidler" denecek kadar mescid olmaması, belirtilen zamanda Kur'an'ın mushaf haline getirilmemesi ve bugünkü anlamda âlim tâbirinin o dönemde kullanılmaması rivâyetin uydurma olduğunda tereddude yer bırakmamaktadır.
İbnu'l-Cevzî, bunu şöyle değerlendirir: "Peygamber'in zamanında mushaf mı vardı ki, ona baksın." (Ebû Şehbe, Difâ', s. 42, 267-268)



النظر إلى وجه العالم عبادة
"Âlimin yüzüne bakmak ibadettir"

Fetteni, bu hadisin Enes b. Malik vasıtasıyla peygamberimizden senedsiz olarak rivayet edildiğini, aynı şekilde “âlim ile beraber oturmanın, âlimle konuşmanın ve onunla beraber yemek yemenin da ibadet olduğuna” dair rivayetin bulunduğunu söyledikten sonra bunların sahih olmadıklarını belirtmektedir.

Bu rivayet bazı kaynaklarda “haberde varid olmuştur ki” ifadesiyle verilmektedir.

Acluni, âlimlerin faziletiyle ilgili olarak

نظرة في وجه العالم أحب إلى الله من عبادة ستين سنه صياما وقياما
Âlimin yüzüne bakmak, Allah katında altmış yıl oruç tutmak ve namaz kılmaktan daha hayırlıdır” rivâyetini vermekte, ardından yukarıdaki hadisi zikretmekte ve “bu konuda sahih hiçbir hadis yoktur” diyerek hadisin sahih olmadığını belirtmektedir. (Acluni, Keşfu'l Hâfa, 2/318)

2 - Hâkim’den nakledilen rivayete göre ;
Abdullah İbn Mes’ud
(Radiyallahu anhu)’dan rivâyet edilen Hadis-i Şerif’te Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

عن عبد الله بن مسعود رضى الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم:
النَّظَرُ إِلَى وَجْهِ عَلِيٍّ عِبَادَةٌ.
طب ك عن ابن مسعود وعن عمران بن حصين
Ali’nin yüzüne bakmak ibadettir.
(Taberâni, Mûcem’ul- Kebir, Hadis No: 9863, 207, 18 / 109; El-Hakim, Mustedrak, Hadis No: 4665, 4666, 4683, 82, 81, 3/ 153; Abdullah İbn Mesud'dan, Taberâni, Aziziye, C. 3, Sf: 417)

Hakim, Mustedrak'inde bu rivayetin isnadının sahih olduğunu belirtmiştir. (El-Hakim, Mustedrak, Hadis No: 4665, 4666); İmam Zehebi ise bu rivayetin mevdu / uydurma olduğunu açıklamıştır. Fakat ;

النظر في المصحف عبادة، ونظر الولد إلى الوالدين عبادة، والنظر إلىعلي بن أبي طالب عبادة
"Mushafa bakmak ibâdettir, çocuğun ana ve babasına bakması ibâdettir ve Ali b. Ebî Talib’e bakmak ta ibâdettir."
Hadis alimi Muhammed Nasuriddin El Bâni, bu rivâyet hakkında "uydurmadır" kaydı düşmüştür. Râvilerinden olan Muhammed bin Zekeriyya el-Gulâbî hadis uydurmakla bilinmektedir. (İbn el Furâti)


3 - İbn-i Ömer (Radiyallahu anhuma)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

إِنَّ اللَّهَ لَيَدْفَعُ بِالْمُسْلِمِ الصَّالِحِ عَنْ مِائَةِ أَهْلِ بَيْتٍ مِنْ جِيرَانِهِ الْبَلاءَ.
(طب عن ابن عمر)
Allahu Taala, bir sâlih müslümanın bereketi hürmetine, komşularından yüz tane evden belayı defeder.”
(Taberani, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 500; Ali el Muttaki, Kenzul-Ummâl, c 9, No: 24754; Suyuti, Camiu-s Sâğir, 2, 261 (1794)


Bu rivâyet hakkında Nureddin El Heysemi'nin Mecmâu'z Zevâid'de Yahya bin Said bu rivâyetin senedinin zayıf olduğunu belirtmiştir. Tâberi ve İbn Kesir de bu rivâyetin zayıf olduğunu bildirmişlerdir.



4 - Enes (Radiyallahu Anh)’tan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

عن انس رضى الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم:
" افضلكم الذين اذا رؤوا ذكر الله تعالى لرؤيتهم"

En faziletli kimseleriniz o kimselerdir ki, onların görülmelerinden dolayı Allah (cc) hatırlanır.”
(Hâkim-i Tirmizi, Enes (r.anh’dan), 3/141-142 ; Kenzu'l- Ummal:1/419, H:1787) Senedi Zayıf fivayettir.

5 - Enes İbn-i Mâlik (Radiyallahu anhu)’dan rivayetle Rasûl-u Ekram (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

لَنْ تَخْلَوُا الْاَرْضُ مِنْ اَرْبَعِينَ رَجُلًا مِثْلَ خِلِيلِ الرَّحْمٰنِ عَلَيْهِ السَّلَامُ فَبِهِمْ يَسْقُونُ وَبِهِمْ يَنْصُرُونَ مَا مَاتَ مِنْهُمْ اَحَدًا اِلَّا اُبَدِّلُ اللّٰهُ مَكَانَهُ اٰخَرَ . (طس عن انس)
Ummetimden kırk kişiden yeryüzü boş kalmaz. Bunlar İbrahim Halilu'r rahman gibidirler. Onlarla yağmur yağar, onlarla zaferler olur. Harbler kazanılır, onlardan birisi ölse Allah'u Teâlâ başkasını yerine getirir ve kıyamete kadar böyle devam eder.”
(İmam Taberani, Mu’cemu’l-Evsat, Hadis No: 4251; Mevahibi ledunniyye, Cild 1, Sf: 776-778)

Şeyhu'l İslam İbn Teymiyye (rahimehullah) bu konuyla ilgili rivayetlerin İslâm inancıyla bağdaştırılmayacağını, bu tür bir anlayışın daha çok hıristiyanların ve aşırı Şiî fırkaların düşüncelerini yansıttığını söylemiştir. (Minhâcu's-Sunne, 1/21-22; Mecmu’ul-Fetâvâ, 11/ 437-443)

İbn Haldun ise, hulul ve vahdet gibi kutb ve ebdal telakkisinin de ilk defa Irak sûfîlerinde İmâmiyye ve Rafızîlik etkisiyle ortaya çıktığını, sofilerin, Şiî fırkalardaki imama karşılık kutbu, nukabâya karşılık da ebdalı benimsemek suretiyle Şîa'yı taklid ettiklerini bildirmiştir.
(İbn Haldun, Mukaddime, s. 291, 446)


6 - Muhammed b. Ali el-Hakîm et-Tirmizî (295/888) tarafından nakledilen hadîs-i serîf :
Bu ummetim içinde İbrâhim tabiatı üzere kırk, Mûsâ tabiatı üzere yedi, Îsâ tabiatı üzere üç, Muhammed (a.s.) tabiatı üzere bir kişi bulunur. Bunlar derecelerine göre halkın efendisi sayılırlar.”
(İsmâil b. Muhammed el-Aclûnî, Kesfü’l-Hafâ ve Muzîlu’l-İlbâs Ammâ İstehera mine’l-Ehâdîsi alâ Elsineti’n-Nâs, II. baskı, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, 1351 H., c. I, sf: 24; Ayrıca krs.: Ahmed b. Hanbel, Musned, c. I, s. 112; c. V, s. 322; c. VI, sf: 316)


Hatta abdal hadislerini Musned’inde nakleden Ahmed b. Hanbel, yeryüzünde muhaddislerden başka abdal tanımadığını söylemektedir.
Ehli Tasavvufa göre Ricâlu’l-gayb olduğu söylenen bâzı kimselere, onları Allâh’a ortak gösterir gibi olağanüstü güçler ve yetkiler atfetmenin İslâm inancıyla bağdaştırılamayacağını söyleyen İbn Teymiyye, bu tür bir anlayışın daha çok hristiyanların ve aşırı Şiî fırkalarının inanış biçimlerini yansıttığını belirtmektedir.
(Takıyyuddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed İbn Teymiyye, Resâil ve Fetâvâ, Tahkîk: Muhammed Resîd Rızâ-Muhammed el-Enver Ahmed el-Baltacı, (5 cilt, 2 mucelled hâlinde) Nesreden: Mektebetu Vehbe, Kahire, 1992, c. I, ss. 88-92.
İbn Teymiyye, sûfîlerin “ricâlu’l-gayb” dedikleri kisilerin cinlerden ibâret oldugunu söylemektedir. Takıyyuddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed İbn Teymiyye, Mecmûatu’r-Resâili’l-Kubrâ, Beyrut, 1979, c. I, sf: 72)


İbn Haldun ise, kutub ve ebdâl telakkîsinin (Tasavvufta ebdâl telakkîsi, çesitli muelliflerce az çok farklı sekillerde açıklanmış olsa da bütün tasavvuf zumreleri arasında benimsenmiş ve zamanla aynı mânâda değer kazanan ricâlu’l-gayb anlayısıyla bütünlesmiştir) ilk defa Irak sûfîlerinde görüldüğünü ve bu sebeble ricâlu’l-gayb ile ilgili diğer kavramların ortaya çıkışında Şia’nın ve Râfizîliğin etkili olmuş olabileceğini ileri sürmektedir. (İbn Haldun’un bu konudaki görüsleri için bk.: İbn Haldun, Sifâu’s-Sâil (Tasavvufun Mâhiyeti), Terc.: Süleyman Uludag, II. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1984, sf: 263-265 (“Mukaddime’de Tasavvuf İlmi” bölümü)
Nitekim İranlı yazarlar, abdal terimini XII. yy.dan îtibâren daha ziyâde heterodoks (Heterodoks: Bir ilâhiyat ve sosyal târih terimi olarak; kabul edilmiş resmî din anlayısına, yâni ortodoksluga -sunnîlik- zıt ve aykırı olan bir tür din anlayısını ifâde eden bu kavramın siyâsî, sosyal ve teolojik yönleriyle ilgili bir degerlendirme için : Ahmet Yasar Ocak, Babaîler İsyânı Alevîligin Tarihsel Altyapısı [Babaîler İsyânı], II. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1996, sf:. 77-78) dervişleri tanımlamak için kullanıyorlardı. (Ocak, Babaîler İsyânı, sf: 67)

Tasavvufçular, kendilerine göre velayeti mertebelere ayırmışlardır. Kimileri bunları gavs-ı azam dedikleri velilerin en büyüğü ile başlatmış, ondan sonra evtad, aktab, ebdal, nuceba, nukeba, urefa gibi kısımlara ayırmışlardır.
Kur'an-ı Kerim'den ve Rasulullah'ın sünnetinden az da olsa nasibi bulunan bir müslüman bu konuda tasavvufçuların söylediklerinin Allah'ın Kitabı ve Rasulullah'ın sünetiyle uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmadığı, düpedüz yalan ve iftira olduğunu anlar. Ama tasavvufçular batın dünyasında gavs, aktab, evtad, ebdal, nuceba, nukeba, urefa gibi isimleri egemen olduğu bir devlet kurmak istemiş ve bu esrarengiz güçlerle insanları boyundurukları altına almaya çalışmışlardır.

Bu alanda tasavvuf düşüncesini okurken insan, tasavvufçuların bu yollarla insanları nasıl kul köle edib sömürdüklerini ve esrarengiz hurafe dinlerine onları nasıl soktuklarını görünce, hayretler içinde kalır. Zira insanlara yerde, gökte ve bütün yaratıklar üzerinde egemenliği esrarengiz devletlerinin yöneticileri olan bu isimleri elinde olduğunu, onların arzularına boyun eğmeyen insanların velilerinin dünya ve ahirette bedbaht edeceğini telkin etmişlerdir. Halbuki sözünü ettikleri bu veliler bazan hayatta olup okumayazma bilmeyen koyu cahiller, bazen ölüp gitmiş ve kemikleri çürümüş zalimler, fâsıklar, bazan yol kenarlarında geceleyen meczublar ve bunaklar hatta ibadet teklifini kendilerinden kalktığını iddia eden kafirler, bazan hı yat boyu su ve sabunla yıkanmayıp güya fakirler için tasarruf yapan murdar ve pis kişilerdir. Bununla beraber bu murdar ve fasık kişilerin gaybı bildikleri, yerde ve göklerde kendilerine gizli hiçbir şeyin bulunmadığı, herzeye güçlerinin yettiği ve iradelerine karşı kimsenin gelemediğini idida ederler. (eş-Şarani, el-Yevakit ve'l-Cevahir, 2/65-66)

"Kutbu'l-Aktab'lık hizmeti cefilesi, her asırda bir zatı vâlâ-kadir'in uhdesine verilir ve o zat Allah'ın lutfu ile halifetullah olup iki cihanın tasarrufu bizzat kendisine ihsan buyurulur ve dilediği gibi tasarruf eder.
Gavsu'l-A'zam tabir olunan zatı vala-kadir ise, Kutbu'l-Aktab'a mulazımdır, onun da tasarrufa kudreti varsa da el ve dil uzatmaz ve hiçbir şeye destursuz karışmaz. Kutbu'l-Ûlâ tabir olunan zatı şerif de bütün diğer kutubların evveli demektir.
Kutbu'l-Aktab, Gavsu'l-A'zam ve Kutbu'l-ulâ tabir olunan bu üç zat, halk arasında olarak anılan ve tanınan zatlardır.
Bunlardan başka "yediler" ve "kırklar" tabir edilen zatlar da her biri birer kutub olmakla beraber Allah'ın insanıyla Kutbu'l-Aktab'a hizmetçi düşmüşlerdir. Bunlardan her birisi hallerine göre birer yere memurdurlar. Yani Kutbu'l-Ula, Bağdad, Haleb, Şam gibi beldelere mutasarrıf olurlar. Diğer kutublar da halince birer ve ikişer yere mutasarrıftırlar. Hatta aralarında küffar beldelerine mutasarrıf olanlar da vardır. Ancak bunların tasarrufları Kutbu'l-Aktab'ın emriyledir. Zira Kutbu'l-Aktab'ın iki cihanda tasarruf edemeyeceği hiçbir şey olmaz. Bütün eşyayı ve bütün ehfullahı nefsinde toplamıştır. İki cihanda iyi veya kötü, her ne ki olursa, onun bilmesi ve dilemesi ve kalbinin onaylamasıyla olur ve memuriyetinin icrasıyla vucud bulur.

Kutubların tasarrufları, memur bulundukları yerde bizzat bulunmaları demek değildir. Kendisi İstanbul'da bulunur ve memuriyeti Hindistan'da olur ama bir anda icrasına muktedirdir. Onlara göre uzak veya yakın musâvidir.
Bunlardan başka yüzler , üçyüzler, yediyüzler ve binler de vardır. Allah tarafından bunlar da Kutbu'l-Aktab'ın ve diğer kutubların hizmetlerine memurdurlar.
Ayrıca üçbinler, tedibinler, onbinler de vardır. Bunların kamil ve mükemmeli olsa bile, tasarruf işlerine karışmazlar ve bunlarla birlikte her asırda rivayet göre 124 bin veliyullah mevcut bulunur. Kıyamet gününe kadar da bu mevcut hiç eksilmez.
(Abdurrahman Abdulhalik, el-Fikru's-Sııl'i fi Dav'il Kilab ve's-Sunne, 229, 24-î, 247. Kutup inanımın bizzati Rafizilerin inancı olduğunu bildirir. İbn Haldun, Mukaddime, 473, Muesseselu'l-A'lemi, Hevrul. İbn Haldun, muteahhir mutasavvıfların bu inanç ve anlayışlarını tenkid elmetle beraber selellerini savunmakla, gıayb alemini ve geleceği bilme, şatahat ve makamları' gibi durumlarını onaylamakla, fakihlerin ve başka alimlerin onları tenkid etmelerine de karşı çıkmaktadır. Hatta sibirbaz ve cincilerin yaptıklarına benzer olaylar sergileyen tasavvufçuların yaptıklarının keramet olduğunu söylemekte ve savunmaktadır, Mukaddime, 467-475. Muesseselu'l-A'lemi lîeyrul, Şubhe yok ki, iki konularda İbn (İ. Haldun'un söylediklerine katılmamak mümkün değildir)



Şeyhu'l İslam İbn Teymiyye (rahimehullah), konuyla ilgili olarak şöyle söyler:
"Gavs, kutub, evtâd, nucebâ ve diğerleri hususunda, Peygamber'den ve ashabından onların bu konuda birşey dediklerine dair maruf senedle gelen birşey yoktur. Ancak ebdal hususunda seleften bazıları konuşmuşlardır. Bu hususta Peygamber'den bir zayıf rivayet te gelmektedir."
Sadece ebdal hususunda zayıf bir rivayetten bahseden İbn Teymiyye, başka bir yerde de zayıf dediği bu rivayeti değerlendirerek konuyu şu şekilde işler:

"Dörtler, yediler, onikiler, kırklar, yetmişler, üçyüzonüçler, kutub gibi evliya, ebdâl, nukebâ, nucebâ, evtâd, ektâbla ilgili olarak Peygamber'den gelen sahih bir rivayet yoktur. Selef bunlar içinde sadece "ebdal"den bahsetmiştir. Bu konuda zikredilen rivayetlerden birisi de şudur: 'Ebdal kırk kişidir ve Şam'da bulunurlar.'

Rivayet tam metniyle şöyledir:
Şurayh b. Ubeyd ef-Hıms'den, şöyle demiştir: Ali (r.anh), Irak'tayken yanında Şam'lıların bahsi açıldı. O'na "mûminlerin emiri! Onlara lânet et!" denilince şu cevabı verdi:
"Hayır. Ben Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu işittim: "Ebdal kırk kişidir ve Şam'da bulunurlar. İçlerinden birisi vefat ettiğinde Allah yerine bir başkasını koyar. Yağmura onlar vasıtasıyla kavuşulur, düşmanlara onlar vasıtasıyla galip gelinir, onlar vesilesiyle Şam'lılardan azab uzak tutulur."
(Ahmed b. Hanbel, 1/112, Hadis no: 896)

Bu rivayet Musned'de Ali (r.anh)'den nakledilmektedir. Ancak munkatıdır, sabit değildir."
(Bu rivayet İbn Teymiyye'nin bahsettiği gibi munkatıdır. Çünkü Şurayh, Ali'ye yetişmemiştir.
Şâkir, Ahmed Muhammed, Musned, 11/171,896 numaralı dipnot.
Ayrıca Ahmed b. Hanbel bu rivayeti nakletmesine rağmen kendisi de şöyle demektedir:
"Eğer hadisçiler ebdal değilse, o zaman kimdir onlar?" el-Hatib, Şeref, sf: 50, rakam: 101; es-Sehâvî, Mekâsid, s. (0, rakam: 8; el-Heytemî, el-Fetâva'l-Hadîsiyye, sf: 324.
es-Suyûtî ise rivayeti hasen kabul ederken {Leâli, 11/332) İbn Arrâk ta senedi sağlamdır der. (Tenzihu'ş-Şeria, lf/307). el-Elbânî ise senedindeki iki illetten dolayı hadisin munker olduğunu söyler ve bu iki alimin tesbitinin yerinde olmadığını ispat eder. Peşinden de konuyla ilgili olarak, zayıftır dediği iki rivayet daha nakleder. Daile, 11/339-41)


İbn Teymiyye böyle dedikten sonra rivayeti metin yönüyle tahlile tabi tutar ve kabul etmemesini şuna bağlar: "Malum olduğu üzere Ali ve onunla beraber bulunan sahabiler, hem Muâviye'den hem de onunla beraber Şam'da bulunanlardan faziletlidir. Aynca insanların en faziletlileri, Ali'nin askerleri tarafında değil de Muâviye'nin askerleri tarafında bulunmaz." (İbn Teymiyye, Mecmuu Fetâvâ, Xl/167)

Görüldüğü gibi İbn Teymiyye meseleye aklî olarak ta yaklaşmakta, ebdaller Şam'da olacaklarına neden Ali'nin yanında değiller sorusunu sormaktadır. İbn Teymiyye başka bir yerde de bu tür hadisleri toptan bir değerlendirmeye tabi tutar ve yalan olduklarını belirtir:
"İçinde ebdâl, ektâb, eğvâs, velilerin sayısı ve benzeri hususlar geçen rivayetler hadis alimlerince malum olduğu üzere, yalandırlar." (İbn Teymiyye, Minhacu's-Sunne, IV/115)

İbn Teymiyye gibi İbnu'l-Kayyım da genellemeye giderek "ebdâl, ektâb, eğvâs, nukebâ, nucebâ, evtâd hadislerinin hepsinin Rasûlullah adına uydurulmuş batıl rivayetler olduğunu belirtir. Bir tek İbn Teymiyye'nin zikrettiği rivayetin doğruluğa yakın olduğunu ancak onun da munkatı olduğunu belirtir. (İbnu'l-Kayyım, Menâr, sf: 136, Hadis no: 307- 308)

İbnu's-Salâh da evtâd, nucebâ, nukebâ hakkında ehli tarikin beyanlarının olduğunu, bu hususta sabit olan bir hadis bulunmadığını, ebdal hakkındaki en sağlam rivayetin ise Ali' (r.anh)'nin kendisindenden nakledilen Şam'da ebdâlin bulunacağına dair rivayet olduğunu söyler.
(Abdullah b. Sah'ân naklediyor: Sıffîn günü biri ayağa kakıp "Allahım! Şam'lılara lânet et deyince, Ali radıyallahu ahn, O'na şöyle dedi: "Geniş bir topluluk olan Şamlılara böyle sövme. Çünkü Şam'lıların içinde ebdal var, Şam'lıların içinde ebdal var, Şam'lıların içinde ebdal var." Abdurrazzâk, XI/249, rakam: 20455)
(İbnu's-Salâh, Fetâvâ, sf: 53, rakam: 34; Mevdudi, Meseleler ve Çözümleri, V/244-6)


Bu tür hadisleri reddeden alimler yanında ilgili rivayetlerin çokluğu sebebiyle bunlara mevzu denemeyeceğini, içlerinde sahihler bulunduğunu söyleyen İbn Hacer (852/1448) yanında, konuyla ilgili hadislerin zayıf olduğunu söyleyen es-Sehâvî (es-Sehâvî, Mekâsid, sf: 8-11, rakam: 8. Muhammed Nâsirıddîn el-Eibânî ise tedkîk ettiği bu hadislerden bir kısmına mevzu, bir kısmına da son derece zayıftır, der. Daife, III / 666-670) , rivayetlerin birbirini desteklediğini belirten el-Aclûnî ilgili rivayetleri genel hatlarıyla kabul etmektedirler.
(el-Aclûnî, Keşful-Hafâ, I/25-8, rakam: 35. Benzer yaklaşımlar için es-Suyûtî, el-Hâvi li'l-Fetâvâ, H/455-72; el-Câmiu's-Sağir, 1/470-1, rakam: 3032-7; Leâti, H/332; İbn Arrâk, Tenzthu'ş-Şeria, il/307; el-Kettânî, Nazm'l-Munâsir. sf: 231-2, rakam: 279)

7- İbn-i Abbas (Radiyallahu anhuma)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

اَوْلِيَاءُ اللهِ الَّذِينَ اِذَا رَؤَوْا ذُكِرَ اللهُ . (الحكيم عن ابن عباس )
Allah’u Teala’nın evliyalarını gördüğünüz zaman Allah’u Teala’yı hatırlarsınız.
(Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 1783)
İbn Kesir bu rivayeti aktararak Bezzar'dan mursel olduğunu belirtmiştir. (Tefsir, 2/363)
Al bâni hadisin sahih olduğunu ifade etmiştir. (Silsile-i Sahih, 4/1733)


8- اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِىٌّ بَابُهَا
"Ben ilim şehriyim; Ali ise kapısıdır."
"Ben ilim şehriyim; Ali ise kapısıdır. İlmi isteyen kimse kapıdan girmelidir
"
(El- Cami’us-Sağir 1/415; Sevaik’ul Muhrika 73; Tehzib’ut-Tehzib 6/320 ve Mustedrak-i Hâkim 3/126)

Bu rivâyet hakkında sahih sayanlar olduğu gibi, uydurma olduğunu iddia edenler de vardır.

***********


Yine tasavvuf ehlince tevessulun şirk olan türü için sahih olmadığı halde delil zannedilen rivâyet ve sıhhati şöyledir:



حدثتني ميمونة بنت الحارث زوج النبي صلى الله عليه وسلم
أن رسول الله صلى الله عليه وسلم بات عندها ليلتها فقام يتوضأ للصلاة فسمعته يقول في متوضئه لبيك لبيك ثلاثا نصرت نصرت ثلاثا فلما خرج قلت يا رسول الله سمعتك تقول في متوضئك لبيك لبيك ثلاثا نصرت نصرت ثلاثا كأنك تكلم إنسانا فهل كان معك أحد فقال هذا راجز بني كعب يستصرخني ويزعم أن قريشا أعانت عليهم بني بكر

Meymune Binti Haris (r.anha) annemiz anlatıyor:
Allah Rasulu (s.a.v.) evimde Teheccud namazı için abdest alırken aniden 3 kere “Lebbeyk, lebbeyk, lebbeyk (buyur)” ve “Nusirtu, Nusirtu, Nusirtu (sana yardim ettim)” dedi.
Sonra ben, Allah Rasulune (s.a.v.) "niçin böyle dediğini" sordum.
O: ”Racizin (uzaktaki sahabinin - Beni Ka'b kabilesinin şiir okuyanı) benim ona yardım etmemi, yoksa Kurayş'lilerin (onlara karşı Ben-i Bekir kâbilesine yardım ettiğini iddia etti.) O'nu öldüreceklerini söyledi” diye cevab verdi.
(İmam Teberani, el Kebir, Mûcem Es Sağir, cilt 2, Hadis no: 968; Nuaym; Ali bin Ebî Bekr bin Suleymân Nuruddin el-Heysemî, Mecmau'z-zevâid, C. 6, Sf: 60, 10232)


Heysemi ve bazı muhaddisler, bu rivâyetin zayıf olduğunu söylemişlerdir. (Ali bin Ebî Bekr bin Suleymân Nuruddin el-Heysemî, Mecmau'z-zevâid, C. 6, Sf: 60, 10232)
 

Benzer konular

Üst Alt