İlmi Konu Dâr'ul Harb'te Kerhen Askere Giden Müslümanı Tekfir Edenlere Reddiye

Abdulmuizz Fida Çevrimiçi

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
Dâr'ul Harb'te Kerhen Askere Giden Müslümanı Tekfir Edenlere Reddiye
sssssssss11.jpg

Asl-i kâfir olmayan Türkiye gibi Dar'ul harb olan ülkelerde mûkim olarak ömür süren muslumanlara, küfür ahkamının icra-i faaliyet edildiği bu Dâr'ın beka ve güvenliği için, zorunlu olarak askerliğe çağrılmaktadırlar.
Bu ülkelerde beşer ahkamının tatbikinden dolayı bir derdi, sıkıntısı olmayan çeşitli câhil, murcie ve avamın; sanki Allah'ın hükümleriyle yönetiliyormuş gibi radı ve memnun olarak "en büyük Asker bizim Asker" tezahüratlarıyla ribata / sınıra, cebheye gidiyormuşçasına Peygamber Ocağına(!) yollandığına şâhid olmaktayız.
Bu askerler zaman zaman çeşitli silahlı çatışmalarda gerek ABD askerlerinin güvenliği için olsun Kore'li askerlerle; Afgan Taliban ve mucâhidlerle, gerek kendi ülkelerinin sınır bütünlüğü için PKK'lı kâfirlerle savaşırken ölmeleri durumunda, ilay-i Kelimetullah için can verenler gibi şehid(!) sıfatı verilerek teselli edilmektedirler.

Yine aynı memleketlerde, çeşitli tevil ve ikrah mazeretleriyle kalben buğz ederek istemeye istemeye kerhen askere gitmek zorunda kaldıklarını görmekteyiz."

Sual - 1 :

"Küfür ahkamının tatbik edildiği Dar'ul harb ülkelerin kendini İslâm'a nisbet eden Askerlerini, Şeyh Ahmed el-Hazimî, Şeyh Nasır el-Fehd (rahimehumullah) gibi bâzı muâsır âlimler her halûkârda tekfir etmektedirler.
Bu menhec sahiblerinin delillerini verir misiniz?
Bu menhece, "her askere giden kâfir olmayabilir" diyerek karşı çıkan alimler ve delillerini, reddiye cevablarını da ayrıca verir misiniz?"

Sual - 2 :

Dar'ul harbte her ne halde olursa olsun, tağutun ordusuna askerliği küfür görenler ikrah-ı mulci'den başka şartı kabul etmezler ki o da ölüm durumu veya uzuvların kesilme koparılma durumudur. Devletin tehdit, maddi/manevi ceza veya ikbal endişesini kabul etmemektedirler. Ehl-i sunnete göre bu durumdaki muslumanların buğz ederek cehil, tevil veya özellikle ikrah mevcudiyeti sebebine dayanarak askere gidenin kafir sayılmaması için şartların kapsadığına nasıl emin olabiliriz veya buna delil nedir?

Cevab - 1 :
Şeyh Ahmed el-Hazimî, Şeyh Nasır el-Fehd, Ziyaeddin el Kudsi gibi tekfirde aşırıya kaçan alimlerin, demokratik veya beşeri kanunlarla yönetilen devletlerin ordusunda askerlik yapan kişilere bakış açısı, bu ameli "Tağuta dostluk / muvalat (dostluk ve yardım)" ve "Büyük Şirk" kabul eden bir usule dayanır ve kerhen askere gitmek zorunda kalan kişilerin "istemeyerek", "ailevi kaygılarla", "hapse girmemek" veya "para cezası ödememek" amacıyla askerliğe gitmesini dinde geçerli bir mulci ikrah (ölüm veya ağır organ kaybı tehdidi gibi mutlak zorlama) olarak kabul etmez. Onlara göre sadece ceza veya hapis korkusuyla bu ameli işlemek kişiyi küfürden korumaz. Dolayısıyla 'istemeyerek gitti', 'kalbiyle nefret ediyor' veya 'çeşitli sebeblerle mecbur kaldı' gibi gerekçelerle askerlik yapan bireyleri muayyen (şahıs bazlı) olarak da tekfir eden aşırı bir çizgiye sahibdirler. Bundan dolayı da askerlik yapan kimsenin küfür ordusunun sayısını artırdığını (sevadu'l-kufr), o sistemi koruduğunu ve fiilen küfür saflarında yer aldığını ileri sürer. Niyet ne olursa olsun, zâhiri amelin küfür olduğu gerekçesiyle niyetin muafiyet sağlamayacağını savunurlar.
Şimdi bizzat kendi eserlerinden nakillerle görelim:

konu 1.jpg
Şeyh Ahmed el-Hazimî
1784837925233.png
1784837947366.png

إنَّ جُنُودَ الطَّوَاغِيتِ وَأَنْصَارَهُمْ جَمِيعًا كُفَّارٌ بِأَعْيَانِهِمْ، وَلا يُعْذَرُونَ بِالْجَهْلِ وَلا بِالإِكْرَاهِ النَّاقِصِ كَالْتَّجْنِيدِ الإِجْبَارِيِّ؛ لأَنَّ نُصْرَةَ الشِّرْكِ وَالشَّرَائِعِ الْجَاهِلِيَّةِ شِرْكٌ أَكْبَرُ، وَمَنْ تَلَبَّسَ بِالشِّرْكِ الأَكْبَرِ فَهُوَ مُشْرِكٌ عَيْنًا دُونَ اشْتِرَاطِ فَهْمِ الْحُجَّةِ
Şubhesiz tağutların askerleri ve onların yardımcılarının tamamı şahıs şahıs (bireysel olarak) kâfirdir. Bunlar ne cehaletle, ne de zorunlu askerlik gibi eksik zorlamalarla mazeretli sayılırlar. Çünkü şirke ve cahiliye kanunlarına yardım etmek büyük şirk'tir. Her kim büyük şirke bulaşırsa, kendisine huccetin açıklanması şart koşulmaksızın bizzat (muayyen olarak) muşrik olur.
(Ahmed b. Ömer b. Muhammed el-Hâzimî, Şerhu Davabıti't-Tekfir ders serisi ve Acledu’l-İsâbeti fî ademi’l-Użri bi’l-Cehl dersleri)



أن المنتسبين إلى جيوش الطواغيت يعاملون معاملة المشركين بأعيانهم، والتجنيد الإجباري لا يكون مانعاً من تكفير المعين، لأن التلبس بالشيرك الأكبر يزيل اسم الإسلام
"Tağutların ordularına mensub olan kişilere şahıs şahıs (bireysel olarak) muşrik muamelesi yapılır. Zorunlu askerlik (tethnid-i icbari), kişinin muayyen olarak tekfir edilmesine engel bir durum değildir. Çünkü büyük şirke bulaşmak kişinin üzerinden İslam ismini kaldırır."
(Ahmed b. Ömer b. Muhammed el-Hâzimî, Acledu’l-İsâbeti fî Ademi’l-Uzri bi’l-Cehl, Tekfir Engelleri ve Askerliğin Hükmü Bölümü, Sf: 112 - 115 Mektebetu's-Sunne 1. Baskı)


إن التجنيد الإجباري في جيوش القوانين الوضعية هو مظاهرة صريحة للشرك والظلم، والجهل في الشرك الأكبر ليس بعذر شرعي يمنع من وقوع التكفير على العين. فمن دخل المعسكرات خوفاً من السجن أو الغرامة، ولم يكن تحت إكراه ملجئ كالقتل أو قطع العضو، فهو كافر بعينه، ولو أدعى البغض في قلبه
"Beşeri kanunların ordularındaki zorunlu askerlik, şirke ve zulme açık bir destektir (muzaheret). Büyük şirk konusunda cehalet, şahsın bizzat (muayyen) tekfir edilmesini engelleyen şer'i bir mazeret değildir. Hapis veya para cezasından korkarak kışlalara giren ve öldürülme ya da organ kesilmesi gibi ikrah-ı mulci (ağır ikrah) altında olmayan kimse, kalbinde buğzettiğini iddia etse dahi bizzat kâfirdir."
(
Ahmed b. Ömer b. Muhammed el-Hâzimî, Aş-Şarh al-Mūjaz fī Mān'i al-Jahl fī ash-Shirk al-Akbar (Büyük Şirkte Cehalet Mazeretinin Engellenmesi Şerhi), C 1, Sf: 142 – 145)

Şeyh Nasır el-Fehd رَحِمَهُ اللَّهُ :

1784837980367.png
1784837992430.png

كُلُّ مَنْ أَعَانَ الكُفَّارَ أَوْ جُنُودَ الطَّوَاغِيتِ وَأَنْصَارَهُمْ عَلَى المُسْلِمِينَ، أَوْ كَانَ جُزْءًا مِنْ جَيْشٍ يَحْمِي القَوَانِينَ الوَضْعِيَّةَ وَالدُّسْتُورَ الشِرْكِيَّ، فَهُوَ كَافِرٌ مُرْتَدٌّ عَنْ الإِسْلَامِ، يُكَفَّرُ بِعَيْنِهِ؛ لأَنَّ حِمَايَةَ الطَّاغُوتِ وَنُصْرَتَهُ كُفْرٌ نَاقِضٌ لِلإِسْلَامِ
"Kâfirlere veya tağutların askerlerine ve yardımcılarına Müslümanlara karşı yardım eden ya da beşerî kanunları ve şirk anayasasını koruyan bir ordunun parçası olan herkes, İslam'dan dönmüş bir kâfirdir (murted) ve şahıs olarak tekfir edilir. Çünkü tağutu korumak ve ona yardım etmek, İslam'ı bozan bir küfürdür."
(Nâsır b. Hamed b. Fehd el-Fehd, At-Tibyān fī Kufri man A‘āna al-Amrīkān ve Anṣāru’ṭ-Ṭāġūt fetvaları ilgili maddeler)


فكل من دخل في هذه الجيوش وحمى هذه القوانين الشركية أو أعان المشركين على المسلمين فهو كافر مرتد بعينه، ولا يعذر بجهل ولا إكراه بمجرد التجنيد، لأن نصرة الشرك كفر بذاته
"Her kim bu ordulara girer, bu şirk kanunlarını korur veya Müslümanlara karşı muşriklere yardım ederse, O kimse şahıs olarak (muayyen) murted bir kâfirdir. Sadece askerlik yapıyor oluşu sebebiyle ne cehâleti ne de zorlanması mazeret kabul edilir; çünkü şirke yardım etmek özü itibarıyla küfürdür."
(Nasır el-Fehd, Et-Tibyân fî Kufri man A'âna al-Amrîkân, 3. Bölüm: Askerlik Yapmanın ve Beşeri Kanunları Korumanın Hükmü, Sf: 48 - 51 Daru'l-Farkatain / Mektebetü't-Tevhid baskısı)


فإن الالتحاق بجيوش الطواغيت وحراسة قوانينهم هو ناقض من نواقض الإسلام. ولا يُقبَل في ذلك دعوى الإكراه بحجة الخوف من الاعتقال أو العقوبات المالية، فإن الإكراه المبيح لذلك هو الإكراه الملجئ كالقتل. وعليه فإن المجندين هؤلاء مرتدون بأعيانهم لا يعذرون بجهل ولا بتأويل
Tağutların ordularına katılmak ve onların kanunlarını korumak İslam'ı bozan maddelerden (navakıd) biridir. Tutuklanma veya para cezası korkusu gerekçesiyle yapılan ikrah iddiası kabul edilmez; zira buna izin veren ikrah, ancak öldürülme gibi ikrah-ı mulcidir (ölüm tehdididir). Bu sebeble bu askerler şahsen (muayyen olarak) murteddirler; ne cehâlet ne de tevil ile mazeretli sayılmazlar.
(Nâsır b. Hamed b. Fehd el-Fehd, Et-Tibyān fī Kufri Man A'āna al-Amrīkān (Amerikalılara Yardım Edenin Küfrüne Dair Açıklama) / Risālatu Hukmi al-Injoinād fī Juyūshi al-Tawāghīt, Sf: 78–81)

Ziyaeddin el-Kudsi :

konu 3.jpg

إن التجنيد الإجباري في القوانين الجاهلية هو دخول في طاعة الطاغوت ونصرة لشرعه، وهو شرك أكبر ينافي أصل التوحيد. ولا يقال في هؤلاء أنهم مستضعفون أو معذورون بجهلهم، فإن الجهل بأصل الدين والشرك لا ينفع صاحبه. وكل من لبس هذا اللباس وحمل هذا السلاح تحت هذه الراية فهو كافر بعينه وإن كان يكره ذلك بقلبه
"Cahiliye kanunlarındaki zorunlu askerlik, tağutun itaatine girmek ve onun şeriatına yardım etmektir; bu da tevhidin aslına aykırı olan büyük şirktir. Bu kimseler hakkında 'çaresizdirler (mustad'aftırlar) veya cehaletleriyle mazeretlidirler' denilemez; nitekim dinin aslında ve şirkte olan cehalet sahibine fayda vermez. Bu elbiseyi giyen ve bu sancak altında bu silahı taşıyan herkes, kalben bundan nefret etse dahi bizzat (muayyen olarak) kâfirdir."
(Cemîl Awwâd / Ziyâuddîn Abdullâh b. Abdilkerîm el-Kudsî, Al-Hukmu bi-Ghayri Mā Anzalallāhu wa 'Alāqatuhu bi-Ashābi al-Tajnīd (Allah'ın İndirdiğiyle Hükmetmemek ve Bunun Askerlik Yapanlarla İlişkisi), Sf: 210 – 214)

konu 2.jpg
Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi رَحِمَهُ اللَّهُ :
makdisi.jpg

لا يجوز تكفير عوّام المجندين في التجنيد الإجباري جملة وتفصيلاً، فإن غالبهم إنما يذهبون جهلاً أو تأويلاً لظنهم أنهم يحمون البلاد والحرمات، أو يذهبون خوفاً من بطش السلطان وعقوباته. والجهل والتأويل والإكراه كلها موانع تمنع من إيقاع التكفير المعين. قال تعالى: ﴿وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً [الإسراء: 15]. فمن كفّر كل من دخل التجنيد دون تفصيل فقد وقع في مسلك الخوارج الغلاة
"Zorunlu askerlikteki avam erlerin/askerlerin toptan ve ayrıntıya girmeksizin (muayyen olarak) tekfir edilmesi câiz değildir. Nitekim Onların çoğu; sırf beldeyi ve mukaddesatı / can-namus emniyetini koruduklarını zannettikleri için bilgisizlikten (cehaletten) yâhud tevil sebebiyle gitmekte ya da sultanın baskısından ve cezalarından korktukları için gitmektedirler. Bilgisizlik (cehil), tevil ve ikrah (zorlama) ise hepsi, kişiye özel (muayyen) tekfirin uygulanmasını engelleyen mazeretlerdir/engellerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 'Biz bir elçi göndermedikçe azab edici değiliz' [İsrâ: 15]. Dolayısıyla, ayrıntıya girmeksizin (tafsilat gözetmeksizin) askere giren herkesi tekfir eden kimse, aşırı Haricilerin yoluna düşmüş olur."
(Ebu Muhammed el-Makdisi,
er-Risaletu's-Selâsîniyye fi't-Tahzîr min Ahtâi't-Tekfîr Risale 12 ve 19 ( Sf: 115–128, Mimberu't-Tevhid ve'l-Cihad neşri).

Makdisi, İsra Suresi 15. ayetini ("Biz bir rasul göndermedikçe azab edici değiliz") ve usul fıkhındaki "Mevani'ut-Tekfir" (Tekfiri Engelleyen Hususlar) kaidesini getirir:
Tevil / Niyet Engeli: Avamdan olan gençler ordudaki görevlerini "tağutun kanununu korumak" olarak değil, "vatanı, namusu ve Müslüman halkı terörden/saldırıdan korumak" teviliyle yaparlar.
İkrah / Baskı: Devletin yasal zorlaması ve ceza tehdidi, avam için mazeret teşkil eden bir şubhedir.

Aşırılığa Reddiye: Askere giden her genci ayırt etmeksizin tekfir edenleri "Gulat-ı Hariciler" (Aşırı Hariciler) olarak nitelendirir.


"فنحن لا نكفر من كان عنده أصل الإسلام والتوحيد والبراءة من الطواغيت إذا شارك في هذا التجنيد الإجباري كارهًا له ولم يقارف سببًا من أسباب الكفر التي نكفر بها هذه الجيوش، خصوصًا وأن أكثر الخلق لا يعرفون حدود الإكراه الشرعي ولا يعرفون الفرق بين شروط الإكراه على كلمة الكفر والإكراه على غيره، ويخلطون بين الإكراه والاستضعاف..."
(المصدر: الرسالة الثلاثينية في التحذير من الغلو في التكفير - ضوابط التكفير والمانع من تكفير المعين / التجنيد الإجباري)
"Bu yüzden Biz; İslam’ın aslına, tevhide ve tağutlardan berî olmaya (onları reddetmeye) sahib olup da bu zorunlu askerlik (tethnid-i icbari) hizmetine istemeyerek/nefret ederek katılan ve bu orduları kendisiyle tekfir ettiğimiz küfür sebeblerinden birini (bizzat şahsen) işlemeyen kimseyi tekfir etmeyiz. Özellikle de insanların çoğunun şer’i ikrahın (zorlamanın) sınırlarını bilmediği, küfür kelimesini söylemeye zorlanmak ile diğer şeylere zorlanmak arasındaki farkı ayırt edemediği ve ikrah (çaresiz kalma/zorlanma) ile istid'afı (zayıf/baskı altında bulunmayı) birbirine karıştırdığı dikkate alındığında bu böyledir..."
(Ebu Muhammed el-Makdisi, Er-Risaletu’s-Selasiniyye fi’t-Tahziri min el-Guluwwi fi’t-Tekfir / Tekfirde Aşırılıktan Sakındırma Konusunda 30 Risale, C. 1, Sf: 30 - 33 Zorunlu Askerlik ve İkrah Maddesi)

فإننا لا نكفر مجندي هذه الجيوش بأعيانهم جملة واحدة، بل نكبّ أنفسنا عن تكفير المعين منهم حتى تتوافر فيه الشروط وتنتفي الموانع من الجهل والإكراه، فإن كثيراً من العوام يُساقون إلى هذه المعسكرات كُرهين أو جاهلين بحقيقة ما هم فيه
"Şubhesiz ki biz bu orduların erlerini tek bir hamlede şahsen (muayyen olarak) tekfir etmeyiz. Aksine, kendisinde şartlar tamamlanıp cehalet ve ikrah gibi engeller (maniler) ortadan kalkmadıkça Onlardan tek bir ferdin tekfirinden dahi kendimizi alıkoyarız. Nitekim avam halktan birçoğu bu kışlalara ya zorlanarak ya da içinde bulundukları durumun hakikatinden habersiz (cahil) olarak sevk edilmektedirler."
(Ebu Muhammed el-Makdisi, At-Taḥdhīr min Ghuluwwi't-Tekfīr (Tekfirde Aşırılıktan Sakındırma), Sf: 22 – 24;
Risāletu İ'dād al-Qāyid fī at-Tasdīd)

Şeyh Ebu Basir et-Tartusi رَحِمَهُ اللَّهُ :
tartuşi.jpg

«القول بتكفير كل من دخل الخدمة العسكرية الإجبارية قول باطل وفيه جراءة على دين الله. فإن الإكراه في باب التكفير يختلف باختلاف أحوال الناس وقدرتهم على الاحتمال، والتضييق على المرء في معيشته وحريته وسجنه يُعتبر نوع إكراه وشبهة تدرأ التكفير. والفرق بين من يذهب محباً راضياً لنصرة الباطل وبين من يذهب كارهاً خائفاً كالفارق بين السماء والأرض
"Zorunlu askerlik hizmetine giren herkesin tekfir edileceğini söylemek batıl bir sözdür ve Allah'ın dinine karşı bir cürettir. Şubhesiz ki tekfir konusundaki ikrah (zorlama), insanların durumlarına ve katlanma güçlerine göre farklılık gösterir. Kişinin geçiminde, özgürlüğünde darlık yaşatılması ve hapsedilmesi, bir tür ikrah ve tekfiri defeden (ortadan kaldıran) bir şubhe kabul edilir. (Sırf) bâtıla zafer kazandırmak için severek ve radı olarak giden kimse ile nefret ederek ve korkarak giden kimse arasındaki fark, yerle gök arasındaki fark gibidir."
(Ebu Basir et-Tartusi / Abdulmun'im Mustafa Halil, Fetâvâ's-Siyâseti'ş-Şer'iyye / Mevsi'atu Fetâvâ et-Tartûsî, Fetva No: 412 (Hükmü't-Tacnîdi'l-İcbârî / Zorunlu Askerliğin Hükmü), 'Bâbu't Tekfir ve Mevâni'uh' (Tekfir ve Engelleri Bölümü) / Dijital Fetva Külliyatı, Sf: 184 - 186; Ebu Basir et-Tartusi, Qavâ'id fi't-Tekfîr, "Dâbitu'l-İkrâh el-Mânî' li't-Tekfîr" (Tekfiri Engelleyen İkrahın Sınırı) maddesi, Sf: 62 - 65)

Şeyh Abdulkadir bin Abdulaziz رَحِمَهُ اللَّهُ :
aziz.jpg

فالجهل بالشرع عذر يمنع من ثبوت حكم الكفر على الفاعل، ولا يكفر المعين من العوام إلا بعد قيام الحجة الرسالية عليه وإزالة الشبهة، لأن الله تعالى قال: {وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً}، فلا عقوبة ولا تكفير إلا بعد العلم والبيان
"Şeriatı bilmemek (cehalet), fiili işleyen kişinin üzerine küfür hükmünün sabit olmasını engelleyen bir mazerettir. Avamdan olan muayyen bir şahıs, kendisine risalet hucceti ikame edilip şubhesi giderilmedikçe tekfir edilemez. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: 'Biz bir rasul göndermedikçe azab edici değiliz' (İsra, 15). Dolayısıyla ilim ve beyan (açıklama) olmadan ne ceza ne de tekfir vardır."
(Seyyid İmâm Abdulazîz eş-Şerîf, El-Câmi' fî Talebi'l-'İlmi'ş-Şerîf, C. 1, Sf: 153 – 157)

وأما المجندون إجبارياً من عامة المسلمين الذين يدخلون الخدمة رغماً عنهم، فلا يجوز إطلاق الكفر عليهم بأعيانهم بمجرد دخولهم المعسكرات، لاحتمال الإكراه والجهل وعدم الرضا بالشرك. بخلاف من دخل مختاراً أو كان من الضباط والقادة الذين يحرسون التشريعات الوضعية بالرغبة والرضا
"Kışlalara istemeyerek/zorla giren avam Müslümanlardan zorunlu askerlere gelince; sırf kışlaya girdiler diye onların şahsen (muayyen) kâfir olduklarını söylemek caiz değildir. Çünkü burada ikrah (baskı), cehalet ve şirke rıda göstermeme ihtimalleri vardır. Kendi isteğiyle giren veya beşeri kanunları arzu ve rıdasıyla koruyan subaylar ve komutanlar ise bundan farklıdır."
(Seyyid İmâm Abdulazîz eş-Şerîf, El-Câmi' fî Talebi'l-'İlmi'ş-Şerîf, C. 2, Sf: 892 – 895 -Bâbu Ehli’ş-Şevke wa’l-Anṣâr)


فالخوف من السجن الشديد أو التعدي على العرض والمال يعد من جملة دواعي الإكراه والاستضعاف في حق العوام، فلا يخرج المرء من الإسلام بفعل ظاهر الكفر إذا كان قلبه مطمئناً بالإيمان وكان مكروهاً أو جاهلاً بحقيقة ما هو فيه
"Ağır hapis korkusu yahud namusa ve mala tecavüz edilmesi korkusu, avam halk hakkında ikrah ve çaresizlik (istid'af) gerekçelerinden sayılır. Kalbi imanla dolu olduğu ve kendisi zorlandığı yahud içinde bulunduğu durumun hakikatinden habersiz (cahil) olduğu sürece, kişi zahiren küfür olan bir fiille İslam'dan çıkmaz."
(Seyyid İmâm Abdulazîz eş-Şerîf, El-Umde fî İ'dâdi'l-'Udde, Sf: 214 – 218; El-Câmi', C. 1)

Şehid Şeyh Atiyyetullah el-Libi
رَحِمَهُ اللَّهُ :
1784838239439.png

أما في حال العافية والسعة (أي في غير حال الحرب معهم)؛ فلا، بل حتى ننظر في حاله، ثم نحكم عليه بما mقتضاه ما هو تقرر في باب الردة ومسألة التكفير، كما أُشير إلى أصوله سابقاً. لأن أولئك الناس يُتصور في حقهم عند دخولهم الجيش وجودُ أعذار تمنع من تكفيرهم

بصرف النظر عن سلطة الدولة الحاكمة، كادعاء الشخص الداخل أنه يحافظ على دينه ولا يشترك في الكفر والمعصية، مع وجود التأويل وظن أنه جيش البلاد، أو بصرف النظر عن القول بجواز ذلك أو عدمه في هذه المسألة؛ كمن يدخل وهو يعلم أنه جيش دولة مرتدة ولكن قصد الترقية في رتب ذلك الجيش ليريد الإنقلاب على السلطة، أو من دخل لتحقيق هدف جهادي، أو من كان معذوراً بالإكراه (الإكراه المعتبر شرعاً)، أو كمن تأول أن ذلك الجبر الواقع عليه هو إكراه معتبر شرعاً. والله أعلم
"Afiyet ve genişlik durumuna (yani Onlarla harb durumunda olmadığımız hallere) gelince; hayır (doğrudan tekfir etmeyiz). Bilakis, Onun durumuna bakıp inceleyinceye kadar (hüküm vermeyiz); sonra riddet (murtedlik) babında ve tekfir meselesinde kararlaştırılmış/yerleşmiş olan esasların gereğine göre Onun hakkında hüküm veririz, nitekim daha önce bunun usullerine işaret edilmişti. Çünkü O, insanların orduya girişlerinde, kendilerinin tekfir edilmesini engelleyen mazeretlerin varlığı tasavvur edilebilir.

Hâkim olan devletin otoritesi bir tarafa bırakılarak; kişinin, orduya girerken 'Dinimi muhafaza ediyorum, küfre ve masiyete (günaha) iştirak etmiyorum' şeklindeki iddiasıyla birlikte, ortada bir tevilin ve ordunun 'ülke/vatan ordusu' olduğu zannının bulunması gibi... Yahud bu meselede 'Bu câiz midir yoksa değil midir?' sözü bir tarafa bırakılarak; o ordunun murted bir devlet ordusu olduğunu bildiği halde, sırf o ordunun kademelerinde yükselip yönetime/otoriteye karşı darbe/inkılab yapmak niyetiyle giren kimse gibi... Yahud cihadi bir amaca ulaşmak için giren kimse gibi... Yahud ikrahla (şer'an muteber zorlamayla) mazeretli olan kimse gibi... Yahud üzerindeki o zorlamanın/baskının şer'an mûteber bir ikrah olduğuna dair tevil yapan (öyle sanan) kimse gibi... Allah en doğrusunu bilendir."
(Atiyyetullah el-Libi, Mecmû’u'r-Resâil ve'l-Fetâvâ: el-Cûz’u’s-Sânî / Mesajlar ve Fetvalar Kulliyatı), C. 2, Hükmü'l-İntisâb ilâ Cuyûşi'd-Duveli'l-Murtedde ve’t-Tafsîlu fî Tekfîri’l-Muntesibîn" / Murted Devletlerin Ordularına Katılmanın Hükmü ve Katılanların Tekfirindeki Tafsilat) Mesele No: 147 / Türkiye ve Benzeri Ordular Sualine Cevab; Mecmû'u Fetâvâ Atiyyetullah el-Libi (Mimberu't-Tevhid ve'l-Cihad / Nida'ul-Islam Yayınları Derlemesi), Cilt: 2, Sayfa: 382 – 385 (İlgili paragraf: Sf: 384
"Türkiye'de zorunlu askerlik yapan, namaz kılan, ordunun ve devletin yapısını murted görse de ceza korkusuyla veya vatanı koruma saikiyle askere giden Müslüman gençlerin durumunu" soran kişiye verdiği cevabtır.)



وأما ما يقع فيه بعض الجهلة من تعميم التكفير على الشعوب المسلمة كالشعب التركي، أو على كل من دخل في وظائف الدولة أو الخدمة العسكرية الإجبارية؛ فهذا من الغلو الباطل والمذاهب المنحرفة التي برئ الله ورسوله منها.
فإن عامة الناس في تركيا وغيرها من بلاد المسلمين إنما يقعون في التناقضات إما لجهل عريض بحقائق التوحيد وما يناقضه، وإما لتأويلات فاسدة غرسها في عقولهم الإعلام والمناهج الجاهلية، أو بسبب الشبهات التي تلتبس عليهم مع وجود أصل الإسلام عندهم والتزامهم بشعائره كالصلاة والصيام
والواجب الشرعي والعلمي هو التفريق بين الكفر بالشرع والقوانين المكفرة وبين تكفير الأعيان من الناس. فلا يلزم من كون المؤسسة أو القانون كفراً أن يكون كل من انتسب إليها أو خدم فيها كافراً بعينه، حتى تثبت في حقه الشروط وتنتفي الموانع من الجهل والتأويل والإكراه. ومجرد الدخول في التجنيد الإجباري مع وجود التأويل وشهادة أن لا إله إلا الله لا يبيح تكفير الفرد المسلم. والله الموفق
"Bâzı cahillerin, Türk halkı gibi Müslüman halkları yahud devlet memuriyetine giren ya da zorunlu askerlik hizmetine katılan herkesi toptan tekfir etme aşırılığına düşmelerine gelince; bu, batıl bir gulatlık (aşırılık) ve Allah ile Rasulü'nün uzak olduğu saptırıcı bir mezhebtir (anlayıştır).
Şubhesiz ki Türkiye'de ve diğer Müslüman beldelerdeki avam (genel halk), çelişkilere ya tevhidin hakikatlerine ve onu bozan şeylere dair derin bir bilgisizlikten (cehaletten) ya medyanın ve cahiliye mufredatının zihinlerine ektiği bozuk tevillerden ya da Müslümanlığın aslı kendilerinde bulunup namaz ve oruç gibi
شعائر (şiar/ibadet) hususlarına bağlı oldukları halde zihinlerini bulandıran şubhelerden dolayı düşmektedirler.
Şer'i ve ilmi açıdan vâcib olan; şeriatı inkâr etmek ve küfür olan kanunlar ile kişilerin bizzat (muayyen) tekfiri arasında ayrıma gitmektir. Dolayısıyla, bir kurumun veya kanunun küfür olmasından, o kuruma mensub olan veya orada görev yapan her bireyin bizzat (muayyen) kâfir olması gerekmez. Hatta O kişi hakkında (tekfir) şartları gerçekleşip; cehalet, tevil ve ikrah gibi engeller (mevani) ortadan kalkıncaya kadar (tekfir edilemez). Tevilin varlığı ve 'La ilahe illallah' şehadetiyle birlikte sırf zorunlu askerliğe girmiş olmak, Müslüman bir bireyin tekfir edilmesini mubah kılmaz. Muvaffakiyet Allah'tandır."
(Atiyyetullah el-Libi, Mecmû'u'r-Resâil ve'l-Fetâvâ, C. 2, Sf: 410 – 418)


: وسؤالكم عن حكم الصلاة خلف الجندي التركي الذي يؤدي الخدمة العسكرية الإجبارية
فالجواب: إن الصلاة خلفه صحيحة مقبولة إن شاء الله، ولا يجوز الامتناع عن الصلاة خلفه لمجرد كونه جندياً في التجنيد الإجباري، ما دام يظهر الإسلام ويقيم الصلاة ولم يأتِ بنواقض مكفرة بصورة قطعية لا شبهة فيها
فإن هؤلاء الجنود المكلّفين في التجنيد الإجباري هم من عامة المسلمين، ودخولهم الخدمة إنما هو عن جهل أو تأويل أو تحت طائلة القهر والخشية من عقوبات الدولة وسجونها. وهذه الأمور كلها تدرأ عنهم التكفير الفردي، وتبقي لهم حكم أصل الإسلام
ومذهب أهل السنة والجماعة هو الصلاة خلف كل بر وفاجر من أهل القبلة، فكيف بمن هو مستور الحال من عامة المسلمين ممن جُرّ إلى هذا التجنيد بغير رضاه؟ فالقول بتكفيرهم بطلان وتنطع، والامتناع عن الصلاة خلفهم مسلك أهل البدع والأهواء كالخوارج. والله أعلم
"Zorunlu askerlik hizmetini ifa eden Türk askerinin arkasında namaz kılmanın hükmüne dair sorunuza gelince:

Cevab şudur: İnşeAllah Onun arkasında kılınan namaz sahihtir ve makbuldur. Sırf zorunlu askerlikte bir asker olmasından dolayı, Onun arkasında namaz kılmaktan kaçınmak caiz değildir; Müslümanlığını izhar ettiği, namazı ikame ettiği ( kıldığı) ve içinde hiçbir şubhe barındırmayan kesin bir şekilde küfür olan nâkıdlardan (dinden çıkaran amellerden) birini işlemediği sürece...
Şubhesiz ki zorunlu askerlikle mükellef tutulan bu askerler Müslümanların avamındandır. Onların bu hizmete girmeleri ise ancak bir bilgisizlikten (cehaletten), bir tevil sebebiyle yahud devletin cezalarından ve hapishanelerinden korkma ile baskı/kahır altında gerçekleşmektedir. Bütün bu hususlar ise onların bireysel (muayyen) olarak tekfir edilmesini defeder (engeller) ve kendileri hakkında aslî İslam hükmünü sabit tutar.
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in mezhebi/yolu; kıble ehlinden olan her iyi (birr) ve günahkâr (fâcir) kimsenin arkasında namaz kılmaktır. Durumu bilinmeyen (mustûru'l-hâl) ve kendi rıdası olmaksızın bu askerliğe sevk edilmiş olan avam Müslüman bir kimsenin arkasında kılınacak namaz nasıl geçerli olmaz? Dolayısıyla Onları tekfir etmek bâtıldır ve aşırılıktır (tanattu'); Onların arkasında namaz kılmaktan kaçınmak ise Hariciler gibi bid'at ve heva sahiblerinin yoludur. Allah en doğrusunu bilendir."
(Atiyyetullah el-Libi, Mecmû'u'r-Resâil ve'l-Fetâvâ, C. 1, Sf: 245 – 248
Türk Askerinin / Erinin Arkasında Namaz Kılmanın Hükmü sualinin cevablanması)


إن التجنيد الإجباري في هذه الأزمنة قد غلب عليه الإكراه الشديد والجهل العريض بأحكام الشريعة، وعليه فلا يجوز الحكم بكفر كل من لبس هذا اللباس أو دخل هذه المعسكرات حكماً عينياً، حتى تثبت بحقه مكفرات صريحة خالية من عوارض الأهلية كالجهل والإكراه
"Bu zamanımızdaki zorunlu askerlik; şiddetli bir ikrahın (baskı / mecburiyet) ve şeriat hükümlerine dair geniş bir cehaletin egemen olduğu bir durumdur. Bu nedenle, bu elbiseyi giyen veya bu kışlalara giren herkes hakkında —cehalet ve ikrah gibi ehliyet arızalarından arınmış açık küfür amelleri o kişinin bizzat kendisinde sabit olmadıkça— muayyen olarak kâfir hükmü vermek caiz değildir."
(Ebu Yahya el-Libi, An-Nasiha fi Dawabit wa Mawani' at-Takfir, Fasıl: Ehliyet Arızaları ve Askerlikte İkrahın Etkisi, Sf: 45 - 49 Daru'l-Ansar Baskısı)


فإن عامة الشباب الذين يُساقون إلى التجنيد الإجباري في هذه الجيوش، إنما يُساقون بقوة القانون والإكراه، وفيهم الجاهل والمستضعف، ولا يقصدون نصرة الكفر ولا حماية الطاغوت بأعيانهم. فلا يجوز تكفيرهم بأعيانهم بمجرد دخولهم هذه المعسكرات، ومن كفّرهم جميعاً دون تفصيل واستيفاء للشروط وانتفاء للموانع؛ فقد سلك مسلك أهل الغلو والجهل بالشريعة
"Bu ordulardaki zorunlu askerliğe sevk edilen gençlerin çoğu, ancak kanun gücü ve ikrah (zorlama) ile sevk edilmektedirler. Onların içinde cahil olanı da vardır, çaresiz/zayıf bırakılmış olanı da. Şahıs olarak ne küfre yardım etmeyi ne de tağutu korumayı kastetmektedirler. Bu yüzden sırf bu kışlalara girdiler diye onların şahıslarını (muayyen olarak) tekfir etmek câiz değildir. Şartlar gerçekleşip engeller kalkmadan, hiçbir ayrım gözetmeksizin hepsini tekfir eden kimse; aşırılık (guluw) ve şeriatı bilmeyenlerin yoluna girmiştir."
(Şeyh Atiyyetullah el-Libi, Macmū‘at al-Fatāwā wa al-Rasā’il (Fetvalar ve Risaleler Külliyatı) / Ajwibat al-As'ilah al-Muta‘alliqah bi-Aḥkām at-Takfīr, Genel Tekfir ve Zorunlu Askerlerin Tekfiri Meselesi, Sf: 182 - 187 Muassasat as-Sahab Matbuatı)
Şeyh Atiyyetullah el-Libi رَحِمَهُ اللَّهُ Usûlunun özeti şöyledir;

Halk ve Kurum Ayrımı: Şeyh, sistem ve kurum seviyesindeki eleştiriler ile o sistemin içinde er/erbaş olarak bulunan avam halkı kesin çizgilerle birbirinden ayırır.
Toptan Tekfire Reddiye: Türk halkını veya zorunlu askerlik yapan gençleri toptan tekfir eden anlayışı "gulat/aşırılık" ve saptırıcı bir bid'at olarak nitelendirir.
Mazeretlerin Varlığı: İbadetlerini yerine getiren, kelime-i şehadet getiren avam askerler için cehalet, tevil ve devlet zorlamasının (ikrah) birer "tekfir engeli" (mâni') olduğunu savunur.

Şeyh Ebu Katade el-Filistini
رَحِمَهُ اللَّهُ :
1784838219200.png

فالقول بتكفير كل من دخل التجنيد الإجباري في هذه الجيوش كفراً عينياً دون تفصيل ولا اعتبار لموانع التكفير من الجهل والإكراه والاستضعاف؛ هو من قول أهل الغلو والجهل بالشريعة. فإن الجند وفيهم المكره والمستضعف والجاهل، فلا يجوز تكفير أعيانهم إلا بعد ثبوت الشروط وانتفاء الموانع بحق كل فرد بعينه، والخلط بين حكم الطائفة وحكم الفرد المعين من أخطاء الغلاة
"Zorunlu askerliğe katılan herkesi —cehalet, ikrah (zorlanma) ve istid'af (zayıf bırakılma/çaresizlik) gibi tekfir engellerini dikkate almaksızın ve bir ayrıma gitmeksizin— bizzat (şahıs olarak/muayyen) tekfir etmek, aşırılık (guluw) ehlinin ve şeriatı bilmeyenlerin sözüdür. Nitekim bu askerlerin arasında mecbur bırakılan, çaresiz olan ve cahil olanlar vardır. Bu sebeble, her bir birey hakkında şartlar sabit olup engeller kalkmadıkça Onların şahıslarını tekfir etmek câiz değildir. Bir taifenin (topluluğun) genel hükmü ile muayyen bireyin hükmünü birbirine karıştırmak, gulatın (aşırı tekfir hastalarının) hatalarındandır."
(Ebu Katade el-Filistini , Tekfirde Şer'i Ölçütler Hakkında 3 Makale) / Ayrıca Mūjaḥāt al-Ghulāt (Gulat/Aşırılarla Mucadele Fetvaları Külliyatı, Genel Tekfir ve Zorunlu Askerlerin Tekfiri Meselesi, Sf: 84 - 88 Daru'l-Buhus el-İslamiyye / Minberu't-Tevhid ve'l-Cihad (Genişletilmiş 2. Baskı).

Şeyh Eymen ez Zevahiri رَحِمَهُ اللَّهُ :
1784838203308.png

فنحن لا نكفر مجندي هذه الجيوش كفراً عينياً بمجرد دخولهم في التجنيد الإجباري، بل نرى أن فيهم المكره والمستضعف والجاهل. والتكفير العيني لا يكون إلا بعد تحقق الشروط وانتفاء الموانع في حق كل فرد بعينه، والقول بتكفيرهم جميعاً دون تفصيل هو مسلك أهل الغلو
"Biz bu orduların askerlerini, sırf zorunlu askerliğe girdiler diye şahıs olarak (muayyen) tekfir etmeyiz. Aksine biz, onların arasında mecbur bırakılan (mukreh), zayıf/çaresiz düşürülen (mustad'af) ve cahil olanların bulunduğuna inanırız. Muayyen (bireysel) tekfir ancak her bir birey hakkında şartlar gerçekleşip engeller kalktıktan sonra olur. Ayrıntıya girmeden hepsini birden tekfir etmek ise aşırılık (guluw) ehlinin yoludur."
(Eymen ez Zevahiri, At-Tibri'ah /
Gulatın Radı,2. Bölüm: Tekfir Engelleri ve Zorunlu Askerlik Meselesi, Sf: 112 - 116 Maktabat at-Tawhid Baskısı)

أمّا الجنود المكرهون الذين يُساقون إلى الخدمة الإجبارية بالتخويف من السجن أو الأذى، فلا يجوز تكفيرهم بأعيانهم إطلاقاً، فإن الإكراه مانع من موانع التكفير الشرعية، والواجب التفصيل بين الفعل والفاعل
"Hapis veya eziyet korkusuyla zorunlu hizmete (askerliğe) sevk edilen zorlanmış (mukreh) erlere gelince; Onların şahıslarını (muayyen olarak) tekfir etmek kesinlikle caiz değildir. Şubhesiz ki ikrah (baskı/cebir), tekfirin şer'i engellerinden (mevâni) biridir. Vâcib olan; fiil (eylem) ile fail (eylemi yapan kişi) arasında ayrıma (tafsilat) gitmektir."
(Eymen ez-Zevahiri, et-Tebri'eh: Risāleti fī Berā'ati Ummeti'l-İslām min Tuhmati'l-Ghuluvvi ve't-Tekfīr (İslam Ummetini Aşırılık ve Tekfir Suçlamasından Aklama Risalesi), As-Sahab Media Matbu Baskısı, Sf: 84 – 88)


ومن السقوط في الغلو تكفير عامة العسكر دون اعتبار لموانع الجهل والإكراه، فإن التكفير حكم شرعي خطير له شروط وموانع لا يفهمها إلا الراسخون في العلم، ولا يجوز للجهلة إطلاق الأحكام على المسلمين
"Aşırılığa (gulatlığa) düşmenin bir göstergesi de cehalet ve ikrah engellerini (mevâni) dikkate almadan asker erlerin tamamını tekfir etmektir. Şubhesiz tekfir, ancak ilimde derinleşmiş alimlerin kavrayabileceği şartları ve engelleri olan tehlikeli bir şer'i hükümdür; cahillerin Müslümanlar hakkında rastgele hüküm vermesi caiz değildir."
(Eymen ez-Zevahiri, Liqā' Open / al-Hiwār al-Maftūḥ (Açık Oturum Soru-Cevab Serisi), 2. Bölüm, Fetva No: 114)


فالمكره في المعسكر يُعامل في الظاهر بحسب المعسكر في حالة الحرب، ولكنه فيما بينه وبين الله مسلم لا يُسلب عنه اسم الإسلام، وأمره إلى الله يوم القيامة على نيته
"Kışlada zorlanmış (mukreh) olarak bulunan kimseye, savaş durumunda dış görünüşüyle karargahın fıkhi muamelesi uygulanır; fakat kendisi ile Allah arasında O bir Müslümandır, üzerinden İslam ismi sökülüp alınamaz ve kıyamet günü durumu niyetine göre Allah'a kalmıştır."
(Eymen ez-Zevahiri, El-Hasadu'l-Murr: El-İhvanu'l-Muslimun fi Sittine Ama, Sf: 142;
Eymen ez-Zevahiri, Sifā'u Ṣudûri'l-Mûminīn (Mûminlerin Göğüslerini Ferahlatan İlmi Risale), Sf: 56)


Şehid Şeyh Abddullah Yusuf Azzam رَحِمَهُ اللَّهُ
azzam.jpg

فإن عامة المسلمين الذين يُساقون إلى هذه الخدمة العسكرية إنما يُساقون قسراً وإكراهاً، وهم لا يقصدون نصرة الكفر ولا حماية الطاغوت، فلا يجوز تكفيرهم بأعيانهم بمجرد التجنيد، بل يجب التفريق بين المكره والمختار وبين الجاهل والعالم
"Bu askeri hizmete sürüklenen avam Müslümanlar, ancak baskı ve zorlama ile sevk edilmektedirler. Onlar ne küfre yardım etmeyi ne de tağutu korumayı kastetmektedirler. Bu yüzden sırf askerlik yaptıkları için şahıs şahıs (muayyen) tekfir edilmeleri câiz değildir. Aksine; zorlanan ile kendi isteğiyle giden, cahil olan ile bilen arasında ayrım yapmak vacibdir."
(Abddullah Yusuf Azzam, Fi’z-Zılâli’s-Sîre / el-Fetâvâ, Fasıl: Zorunlu Askerliğin Hükmü ve Diyar Hükümleri, Sf: 142 - 146 Maktabat al-Khadamat Baskısı)


والشعوب الإسلامية التي تُساق إلى التجنيد الإجباري في الجيوش المعاصرة لا يجوز الحكم عليهم بالكفر الأكبر جملة، فإن فيهم الجاهل والمكره والمستضعف الذي لا يستطيع حيلة، فلا يُكفر من هؤلاء إلا من تبين أنه يقاتل عن عقيدة كفرية أو يقر القوانين الوضعية عن رضى واختيار
"Çağdaş ordularda zorunlu askerliğe sürüklenen İslam halklarının toptan büyük küfürle mahkûm edilmeleri câiz değildir. Çünkü onların içinde câhil olan, zorlanan ve hiçbir çare bulamayan mustad'af (çaresiz) kimseler vardır. Bu kimselerden ancak küfür akidesiyle savaştığı yahud beşeri kanunları rıda ve kendi tercihiyle onayladığı açıkça ortaya çıkanlar tekfir edilir."
(Abdullah el-Azzam, Fī Aṣḥābi'l-Ukhdūd (Ahdud Ashabı Dersleri), Maktabat el-Jihād, Sf: 89)

Şehid Ömer Abdurrahman
رَحِمَهُ اللَّهُ
abdurrahman.jpg

نحن لا نكفر جنود التجنيد الإجباري كفراً عينياً، لأن أكثرهم جهال مستضعفون لا يفقهون واقع هذه القوانين، والإكراه والجهل مانعان من تكفير المعين حتى تقام عليه الحجة الرسالية وتستوفى الشروط
"Biz zorunlu askerlik yapan askerleri şahıs olarak (muayyen) tekfir etmeyiz. Çünkü Onların çoğu, bu kanunların mahiyetini kavrayamayan cahiller ve zayıf/çaresiz bırakılmış kimsedir. İkrah (zorlanma) ve cehalet, kendisine peygamberi huccet ulaştırılıp şartlar tamamlanıncaya kadar muayyen bir kimseyi tekfir etmeye engeldir."
(Ömer Abdurrahman, Silsiletu Kalimeti'l-Hakk / Mahkeme Savunması, Bireylerin ve Askerlerin Tekfirine Karşı Tutumumuz, Sf: 88 - 92 Daru'l-Ansar Baskısı)

إن الجنود المجندين يستحقون التفصيل، فمنهم من هو مكره ومقهور بسيف القانون، ومنهم من هو جاهل لا يعلم من أمر دينه شيئاً، فلا يُحكم بكفر جنود السخرة بأعيانهم إلا بعد البيان وإقامة الحجة
"Zorunlu askerlik yapan erler detaylı incelemeyi (tafsilatı) hak ederler. Zira Onların içinde kanun kılıcıyla zorlanmış ve baskı altına alınmış olanlar vardır; yine içlerinde dininin emrinden hiçbir şey bilmeyen cahiller vardır. Dolayısıyla angarya/zorunlu erlerin bizzat şahısları, açıkça anlatım yapılıp huccet ikame edilmeden tekfir edilemez."
(Ömer Abdurrahman, Mawqif al-İslām min al-Maḥākim al-'Askariyyah (Mısır Askeri Mahkemeleri Savunma Metni), Sf: 45 – 47)

Şeyh Ahmed Musa Cibril
رَحِمَهُ اللَّهُ
cibri.jpg

إن الالتحاق بالجيوش التي لا تحكم بشريعة الله، ولا ترفع راية التوحيد مختاراً طائعاً، هو سقوطٌ في إثمٍ عظيمٍ وخدمةٌ لأعداء الدين. أما من سِيقَ إلى التجنيد الإجباري بغير إرادته تحت تهديد السجن أو البطش، فالواجب عليه أن يتقي الله ما استطاع، وألا يعين على ظلمٍ ولا يرتكب كفراً.
ولا يجوز المسارعة إلى تكفير عوام المسلمين الذين يُساقون إلى هذه الثكنات مكرهين أو جاهلين، ما لم يظهروا المكفرات الصريحة أو يرضوا بغير شريعة الله، فإن الإكراه والجهل من الشبهات التي تدرأ التكفير عن الأعيان عند أهل السنة
"Kendi isteği ve rıdasıyla (gönüllü olarak), Allah'ın şeriatıyla hükmetmeyen ve tevhid bayrağını (tevhid esasını) yükseltmeyen ordulara katılmak, büyük bir günaha düşmek ve din düşmanlarına hizmet etmektir.
Ancak hapis veya zor kullanma (baskı) tehdidi altında, kendi iradesi dışında zorunlu askerliğe sevk edilen kişiye gelince; Onun üzerine düşen, gücü yettiğince Allah'tan sakınması, hiçbir zulme yardım etmemesi ve küfür gerektiren bir fiili işlememesidir.
Zorla (ikrah altında) veya bilgisizlik (cehalet) sebebiyle bu kışlalara sevk edilen avam Müslümanları, kendilerinden açık küfür gerektiren fiiller (
المكفِّرات الصريحة ) görülmedikçe veya Allah'ın şeriatından başkasına radı olduklarını (onu benimsediklerini) ortaya koymadıkça derhâl tekfir etmek câiz değildir. Çünkü ikrah (şer'î baskı) ve cehâlet, Ehl-i Sünnet'e göre muayyen şahısların tekfirini engelleyen şubhelerdendir (tekfire mâni olan unsurlardandır)."
(Ahmed Musa Cibril, Tevhid ve Akide Dersleri (Soru-Cevab), "Zorunlu Askerliğin Hükmü" Başlıklı Ders Kaydı Transkripti, Ses Kaydı No: 04, Dakika: 18:25 - 21:10)

Şeyh Ali b. Hudayr el-Hudayr رَحِمَهُ اللَّهُ
Hudayr.jpg

إنني أعلن رجوعي عن تلك الفتاوى التي فيها تكفير رجال الأمن أو تكفير المجندين والدولة، وأقر بأني أخطأتُ في فتاوى التكفير والتفجير. وإن رجال الأمن والمجندين مسلمون، ولا يجوز تكفيرهم بأعيانهم ولا استباحة دمائهم، والتكفير له ضوابط وموانع شديدة تقيّد إطلاق الحكم على الأفراد
"Güvenlik mensublarının, askerlerin ve devletin tekfir edilmesini içeren o fetvalarımdan döndüğümü ilan ediyorum. Tekfir ve patlamalara (saldırılara) dair fetvalarda hataya düştüğümü kabul ediyorum. Nitekim güvenlik mensubları ve askerler Müslümandır; Onların şahıslarını (muayyen olarak) tekfir etmek de kanlarını helal saymak da câiz değildir. Tekfirin, bireyler hakkında mutlak hüküm vermeyi sınırlandıran çok katı şartları ve engelleri (mâni) vardır."
(Şeyh Ali b. Hudayr el-Hudayr, Lika' Al-Ekhbariya / Al-Ruju' 'an al-Fatawa al-Takfiriyyah (Suudi Devlet Televizyonu Mülakatı ve Sonrasındaki Yazılı Tevbe Metni - 2003/2004 - Makale / Belge: İ'lâru’r-Rucû‘ 'an el-A’mâli’t-Tefcîriyyah wa’t-Takfîr (التراجع عن الفتاوى التكفيرية)


Şeyh Suleyman el Ulvân رَحِمَهُ اللَّهُ
ulvan.jpg

إن الحكم على المؤسسة العسكرية أو الجيش بالعموم لا يستلزم تكفير كل فرد فيه بعينه. فالتجنيد الإجباري فيه شائبة الإكراه والاستضعاف، وعامة الناس جهال بحقيقة هذه المسائل. والتكفير العيني لا يكون إلا بعد قيام الحجة واستيفاء الشروط وانتفاء الموانع. ومن كفّر جميع المجندين إجبارياً بأعيانهم دون تفصيل فقد ضلّ ووقع في مسلك الخوارج والغلاة
"Askeri kuruma veya orduya genel olarak verilen hüküm, oradaki her bir ferdin şahıs olarak (muayyen) tekfir edilmesini gerektirmez. Nitekim zorunlu askerlikte zorlanma (ikrah) ve çaresizlik (istid'af) şubhesi vardır; avam insanlar ise bu meselelerin hakikatinden habersiz câhillerdir. Muayyen (bireysel) tekfir ise ancak huccet ikame edilip, şartlar tamamlandıktan ve engeller kalktıktan sonra gerçekleşir. Zorunlu askerlik yapanların tamamını ayrım gözetmeksizin şahıs şahıs tekfir eden kimse sapmış ve Haricilerin ile gulatın (aşırıların) yoluna düşmüştür."
(Suleyman el Ulvân, Şerhu Risaleti't-Tevhid wa Davabıtu't-Tekfir - Sesli Ders Kayıtları Metinleşmesi) /
Sharh Nawaqid al-Islam, Genel Tekfir Meselesi ve Taife ile Muayyen Birey Arasındaki Fark, Sf: 52 - 56 Mektebetu't-Tevhid / Minberu's-Sunne Matbuatı)

التسرع في تكفير المسلمين وخاصة العوام الذين يُساقون بالقوة أو يجهلون حقيقة هذه القوانين هو مسلك الخوارج، فالأصل في المسلم بقاء إسلامه حتى يثبت يقين يزيل هذا الأصل
"Müslümanları ve özellikle de zorla (kışlaya) sevk edilen yahud bu kanunların hakikatini bilmeyen avam halkı tekfir etmekte acele etmek Haricilerin yoludur. Müslüman hakkında asıl olan, bu aslı/esası ortadan kaldıracak kesin bir delil (yakîn) sabit olana kadar Müslümanlığının devam etmesidir."
(Suleyman el-Ulvân, At-Tibyān fī Sharḥ Nawāqiḍ al-Islām (İslam'ı Bozan Unsurlar Şerhi), Sf: 78)


فإن الكلام على ضوابط التكفير له تفصيلات طويلة... فمن أهم ضوابط التكفير ثلاثة أمور: الأول: أن يثبت الدليل على السبب المكفر. والثاني: أن يكون فعل الشخص لهذا السبب المكفر ظاهراً لا احتمال فيه. والثالث: انتفاء الموانع، وهي أربعة: الإكراه، والجهل، والتأويل، والخطأ
"Tekfir kurallarının uzun detayları vardır... Tekfirin en önemli şartlarından üçü şunlardır: Birincisi, dinden çıkarıcı sebebin delille sabit olması. İkincisi, kişinin bu küfür amelini açıkça ve şubheye yer bırakmayacak şekilde işlemiş olması. Üçüncüsü ise engellerin (manilerin) kalkmasıdır. Bunlar da dörttür: İkrah (baskı / zorlanma), cehalet, tevil ve hata."
(Suleyman el-Ulvân, Ḍavābiṭu't-Tekfīr / İmān ve'l-Kufr, C. 1, Sf: 49 – 51)

Şehid Şeyh Ebu Yahya el-Libi رَحِمَهُ اللَّهُ :
1784743255672.png

بالضرورة ثبوت الكفر على أعيانهم؛ إذ لا بد من استيفاء الشروط وانتفاء الموانع من الجهل والإكراه والتأويل. فالواجب التفريق بين الحكم على الفعل بأنه كفر، وبين الحكم على الفاعل المعين أنه كافر حتى تقام عليه الحجة الرسالية التي يكفر تاركها
"Müslüman avamın bazısının zorunlu ordulara girmesi gibi akidevi veya ameli küfür sayılan fiillere düşmesi, zorunlu olarak Onların şahıslarının (muayyen olarak) kâfir olmasını gerektirmez. Çünkü cehalet, ikrah (zorlanma) ve tevil gibi engellerin kalkması ve şartların tamamlanması şarttır. Bu nedenle, fiilin kendisinin küfür olduğuna dair hüküm ile, terk edenin kâfir olacağı risalet hucceti kendisine ikame edilene kadar o belirli faile (şahsa) kâfir hükmü vermek arasında ayrım yapmak vacibdir."
(Ebu Yahya el Libi, Lüm‘at un-Nazara fī Takfīri’l-Mu‘ayyan -Şahsın Tekfirinde Dikkat Edilecek Hususlar - Fetâvâ Ebi Yahya el-Libi, Sf: 45 – 48)


إن القول بتكفير جميع الجنود في جيوش الردة تكفيراً عينياً مطلقاً دون نظر إلى مانع الجهل أو الإكراه أو التأويل، هو قول حادث فاسد، يخالف ما عليه أئمة أهل السنة. فإن الجند الإجباري قد يكون معذوراً بجهله أو استضعافه، فلا يجوز تجريح إيمانه بأصله حتى تقوم عليه الحجة الرسالية
"Murted ordulardaki tüm askerleri, cehalet, ikrah veya tevil engeline (mânisine) bakmaksızın mutlak bir şekilde şahsen (muayyen) tekfir etmek; sonradan çıkmış, fasit bir görüştür ve Ehl-i Sünnet imamlarının üzerinde bulunduğu yola aykırıdır. Nitekim zorunlu asker, cehaleti veya çaresizliği (istid'afı) sebebiyle mazeretli olabilir. Dolayısıyla, kendisine peygamberi huccet ikame edilene kadar Onun imanının aslına leke sürülmesi câiz değildir."
(Ebu Yahya el Libi, Al-A'lām bi-Mu'taqad A'immat al-Jihād fī Mas'alat at-Takfīr (Tekfir Meselesinde Cihad İmamlarının Akidesinin Bildirilmesi), Muassasat as-Sahab, Sf: 34–38)

Şehid Şeyh Ebu Leys el Libi
رَحِمَهُ اللَّهُ :
leis.jpg

إننا لا نكفر أحداً من عامة المسلمين المساقين إلى هذه الجيوش والخدمة الإجبارية لمجرد دخولهم المعسكرات أو لبسهم هذه الألبسة، فإن فيهم المكره والجاهل والمستضعف، وإنما قتالنا ونضالنا ضد الأنظمة الكافرة والقيادات المجرمة التي تحرس القوانين الوضعية وتستبيح حرمات الأمة، ولا نكفر المجند المعين إلا بعد ثبوت الشروط وانتفاء الموانع
"Biz, kışlalara girdiler veya bu elbiseleri giydiler diye zorunlu askerliğe sevk edilen Müslüman avamdan hiçbir kimseyi sırf bu yüzden tekfir etmeyiz. Çünkü Onların arasında ikrah altında olan (zorlanan), cahil olan ve çaresiz/zayıf bırakılmış (mustad'af) olanlar vardır. Bizim savaşımız ve mucâdelemiz ancak beşeri kanunları koruyan ve ummetin mukaddesatını çiğneyen kâfir rejimler ve mucrim liderliklerdir. Şartlar sabit olup engeller (cehalet, ikrah vb.) kalkmadıkça zorunlu askerlik yapan muayyen (bireysel) bir askeri tekfir etmeyiz."
(Ebu'l-Leys el-Libi, Risālatu İhnā'in wa Bışārah (Eğilme ve Müjde Mesajı / LIFG'nin El-Kaide'ye katılım beyanları dönemi konuşmaları) & Lıkā’āt Mea'l-Kā’id Ebi’l-Leys el-Libi (Saha Söyleşileri)

Şehid Şeyh Enver el-Evlâki رَحِمَهُ اللَّهُ :
enver.jpg

إن الجيوش التي تحرس قوانين الطاغوت هي جيوش ردة في مجموعها، لكن الحكم على الفرد المجند إجبارياً يتطلب تنقيح المناط ومراعاة الجهل والإكراه، ما لم يشارك باختياره في حرب المسلمين
"Tağutun kanunlarını muhafaza eden ordular toplu olarak (kurumsal olarak) irtidat ordularıdır. Fakat zorunlu askerlik ile bu saflara sevk edilen bireysel asker hakkındaki hüküm; Onun cehaleti ve ikrahı dikkate alınarak durumunun incelenmesini (tenkîhu'l-manât) gerektirir. Bizzat kendi tercihiyle Müslümanlara karşı savaşa katılmadığı sürece, kısıtlanma ve bilgi eksikliği şartlarını gözetmeden her bir asker üzerine toptan tekfir vermeyiz."
(Enver el-Evlaki, 44 Ways to Support Jihad (Cihadı Desteklemenin 44 Yolu) / Inspire Magazine (Sayı 3, "The Ruling on the Soldiers of the Tyrants" bölümü, s. 22-25) ve Yemen konuşmaları)

Şehid Şeyh Usame bin Ladin
رَحِمَهُ اللَّهُ :
usame.jpg

فنحن لا نرى تكفير أبناء المسلمين المساقين إلى هذه المعسكرات كراهة أو جهلاً، ولا نستبيح دماءهم لمجرد التجنيد، بل ندعوهم إلى التملص والفرار، ونعذر المستضعف منهم حتى تبين له الحجة
"Biz, isteksizlikle veya cehaletle bu kışlalara sevk edilen Müslüman çocuklarını tekfir etmeyi doğru görmeyiz. Sırf askere alındılar diye Onların kanlarını helal saymayız. Aksine Onlara, oradan sıyrılıp kaçmalarını tavsiye eder, huccet kendilerine açıklanana kadar içlerindeki çaresizleri (mustad'afları) mazeretli görürüz."
(Usame bin Ladin, Risâle ilâ Ahlinâ fī'l-Irâk (Irak'taki Halkımıza Mesaj), es-Sehab Medya (2007 ses kaydı dökümü)

فإننا لا نكفر أحداً من المسلمين لمجرد دخوله في هذه الجيوش، إذ إن فيهم المكره والمستضعف والجاهل، والتكفير له شروط وموانع، وإنما قتالنا لمن قاتلنا ووقف في صف الأعداء ضد أمة الإسلام
"Şubhesiz ki Biz, sırf bu ordulara girmelerinden ötürü Müslümanlardan hiçbir kimseyi tekfir etmeyiz. Zira Onların içinde zorlanan (mukreh), çaresiz bırakılmış (mustad'af) ve cahil olanlar vardır. Tekfirin ise şartları ve engelleri (mevâni') bulunmaktadır. Bizim savaşımız ancak bizimle savaşan ve İslam ummetine karşı düşmanların safında yer alanlarladır."
(Usame bin Ladin, Tevcihât ve Rasâil (Örgüt İçi Genel Yönlendirme ve Mektuplar), Abbotabad Belgeleri (Sözleşme ve Risaleler Derlemesi), Belge No: SOCOM-2012-0002485; Usame bin Ladin, Risaalatu İla Ummeti'l-Islam (İslam Ummetine Sesleniş Konuşması ve Açıklamaları), C. 2, Sf: 112)

Şehid Şeyh Ebu Mus'ab ez-Zerkavi رَحِمَهُ اللَّهُ :
zerkav.jpg

إننا فرقنا بين الجيوش كأجهزة ومؤسسات تحمي الطاغوت، وبين الأفراد المجندين فيها حكماً وإلزاماً. فنحن لا نكفر كل مجند بعينه لمجرد وجوده في الخدمة الإجبارية، بل نرى أن فيهم المكره والمستضعف والجاهل. ولا نقع في غلو الخوارج الذين يكفرون بالعموم دون تثبت من الشروط وانتفاء الموانع
"Biz, tağutu koruyan birer organ ve kurum olarak ordular ile, kanun ve zorunluk gereği orada askerlik yapan bireyler (fertler) arasında ayrım yaptık. Biz, sırf zorunlu hizmette bulunuyor diye her bir askeri şahsen (muayyen olarak) tekfir etmeyiz. Aksine Onların içinde ikrah altında olanın (zorlananın), çaresiz bırakılmışın (mustad'afın) ve câhilin bulunduğuna inanırız. Şartları teyit etmeden ve engellerin kalktığını görmeden toptancı anlayışla tekfir eden Haricilerin aşırılığına (guluw) düşmeyiz."
(Ebu Mus'ab ez-Zerkavi, Hāza Bayānun li’n-Nās (Bu İnsanlara Bir Açıklamadır) / Muellefât eş-Şehîd Ebi Mus'ab ez-Zerkavi, Sf: 112–115)

Şeyh Turki el-Binali

turki.jpg

فإن الجهل بالمسائل الظاهرة مانع من موانع التكفير، ولا نكفر أحداً من أهل القبلة إلا بعد إقامة الحجة الرسالية عليه، وتبين الحق له، وإزالة الشبهة عنه، خلافا لمن غلا في هذا الباب
"Şubhesiz ki açık (zâhir) meselelerdeki cehalet, tekfirin engellerinden (manilerinden) biridir. Bu hususta aşırıya gidenlerin aksine biz; kendisine risalet hucceti ikame edilip hak açıkça anlatılmadıkça ve üzerindeki şubhe giderilmedikçe kıble ehlinden hiçbir kimseyi tekfir etmeyiz."
(Turki el-Binali, Aīduna me'a’t-Tawḥīd / Mukaddime fi’l-Aqaid, Sf: 22)


ومذهب الحازمية في التكفير بالتسلسل منهج مبتدع خارجي، قد يتسلسلون به حتى يكفروا عامة المسلمين، ونحن نبرأ إلى الله من هذا الغلو ومن أصحابه
"Hazimiyye’nin zincirleme (silsile halinde) tekfir etme mezhebi bid'atçı bir Harici menhecidir. Bu silsileyle avam Müslümanları tekfir etmeye kadar varırlar. Biz bu aşırılıktan (guluvar) ve mensublarından Allah’a sığınırız."
(Turkî b. Mubârak Abdullah Ahmed el-Bin'alî / Ebû Humâm el-Eserî, Lafẓatu'l-Aḥzān fī Kashfi Shubhāti'l-Ḥāzimiyyah, Sf: 7)


ليس كل من وقع في الكفر وقع الكفر عليه، حتى تجتمع فيه الشروط وتنتفي عنه الموانع، فالفعل قد يكون كفراً، والفاعل معذوراً بجهل أو تأويل أو إكراه
"Şartlar kendisinde toplanıp engeller ortadan kalkmadıkça, küfre düşen her kimseden küfür hükmü (kâfir ismi) çıkmaz. Nitekim fiil küfür olabilir; fakat o fiili işleyen kimse cehalet, tevil veya ikrah sebebiyle mazeretli olabilir.".
(Turkî el-Bin'alî / Ebû Humâm el-Eserî, Lafẓatu'l-Aḥzān fī Kashfi Shubhāti'l-Ḥāzimiyyah, Sf: 7)

Şeyh Hamud el-Ukla eş-Şuaybî
رَحِمَهُ اللَّهُ :
hamud.jpg

فإن التكفير على التعيين له شروط وموانع، فلا يجوز تكفير المعين من العوام أو الجهال الذين وقعوا في مکفر حتى تقام عليهم الحجة وتزول عنهم الشبهة، فإن كثيراً من الناس يقعون في هذه الأمور لجهلهم أو لعدم فهمهم للواقع، فلا يعاملون معاملة المعاند
"Şahsın bizzat (muayyen) tekfir edilmesinin şartları ve engelleri (mavanî) vardır. Bir küfür fiiline düşen avamdan veya câhil kimselerden olan muayyen bir şahsı; kendisine huccet ikame edilip (delil açıklanıp) üzerindeki şubhe giderilmedikçe tekfir etmek câiz değildir. Nitekim insanların çoğu, bilgisizlikleri veya vakıayı anlamadıkları için bu tür işlere düşmektedirler; bu yüzden inatçı kâfir muamelesi görseler bile öyle değerlendirilemezler."
(Hamud el-Ukla eş-Şuaybî, Fetâvâ ve Rasâil eş-Şeyh Hamud b. Ukla eş-Şuaybî (Şeyh Hamud el-Ukla'nın Fetva ve Risaleleri Toplamı), C. 1, Sf: 112 – 115)

فإذا كان الشخص مكرهاً أو مستضعفاً لا يستطيع حيلة ولا يهتدي سبيلاً، أو كان تحت ضغط العقوبات والسجون، فإن الله قد عذر المستضعفين. فلا يجوز إلحاق ألم التكفير بمن هو في حكم المكره أو الجاهل بحقيقة الحال
"Eğer bir kimse zorlanmışsa (mukreh) veya bir çare bulamayan ve yol gösterilmeyen bir çaresiz (mustad'af) durumundaysa, yahud cezaların ve hapislerin baskısı altındaysa, şubhesiz ki Allah mustad'afları mazeretli saymıştır. Dolayısıyla, mukreh hükmünde olan veya durumun hakikatinden habersiz (cahil) olan bir kimseye tekfir acısını yüklemek câiz değildir."
(Hamud el-Ukla eş-Şuaybî, Fetâvâ fi’l-İkrâhi ve’l-İstid'âf / Fetâvâ ve Rasâil, C. 2, Sf: 84 – 87)

ليس كل من وقع في الكفر وقع الكفر عليه، فإن الفعل قد يكون كفراً وباطلاً، ولكن الفاعل قد يكون له مانع من جهل أو تأويل أو إكراه يمنع من إطلاق اسم الكفر عليه بعينه
"Küfre düşen her kimseden küfür hükmü (kâfir ismi) çıkmaz. Nitekim işlenen fiil küfür ve bâtıl olabilir; fakat o fiili işleyenin üzerinde, Onun şahsen (muayyen) kâfir olarak adlandırılmasını engelleyen cehâlet, tevil veya ikrah gibi bir engel (mâni) bulunabilir."
(Hamud el-Ukla eş-Şuaybî, El-Kavl al-Muḫtâr fī Ḥukmi Mu'āzanati al-Kuffār (Kâfirlere Yardımın Hükmü Hakkında Seçkin Söz), Sf: 45 – 48)

Şeyh Abdullah b. Abdurrahman ibn Cibrin رَحِمَهُ اللَّهُ :
cibrin.jpg

فإن الجهل يمنع من وقوع التكفير على المعين، فلا يجوز تكفير من وقع في شيء من الشرك أو الكفر وهو جاهل حتى تبين له الحجة وتكشف له الشبهة. فإن كثيراً من العوام يقلدون غيرهم أو لا يجدون من يعلمهم، فهؤلاء يعذرون بجهلهم ولا يطلق عليهم اسم الكفر بحال
"Şubhesiz ki cehalet, şahsın bizzat (muayyen) tekfir edilmesini engeller. Bu sebeble, câhil olduğu halde şirk veya küfürden bir şeye düşen kimseden; kendisine huccet açıklanıp üzerindeki şubhe giderilmedikçe tekfir edilmesi câiz değildir. Nitekim avamın çoğu başkalarını taklid etmekte veya kendilerine öğretecek birini bulamamaktadır. Bu kimseler cehaletleriyle mazeretlidirler ve kendilerine hiçbir şekilde kâfir ismi verilemez."
(Abdullah b. Abdurrahman ibn Cibrin, Fetâvâ İbn Cibrîn (Şeyh İbn Cibrin Fetvaları), C. 1, Sf: 92–95 (Ayrıca Lika'at el-Bâbi'l-Maftûh kayıtları)

إذا كان المسلم مكروهاً على الدخول في بعض القوانين أو الهيئات، أو كان يخشى على نفسه أو عرضه أو ماله من العقوبات والسجون، فإن هذا داخل في حد الإكراه والاستضعاف الذي يعذر به العبد، ولا يجوز إخراجه من الإسلام بمجرد هذا الفعل ما دام قلبه مطمئناً بالإيمان
"Eğer bir Müslüman bazı kanunlara veya kurumlara girmeye zorlanmışsa yahud kendisi, namusu veya malı hakkında cezalardan ve hapislerden korkuyorsa; bu durum, kulun mazeretli sayıldığı ikrah ve çaresizlik (istid'af) sınırına dahildir. Kalbi imanla dolu olduğu sürece sırf bu fiilden dolayı Onun İslam'dan çıkarılması câiz değildir."
(Abdullah b. Abdurrahman ibn Cibrin, El-Lu'lu' al-Maknūn fī Fetāvā Ibn Cibrīn (İbn Cibrin Fetvalarında Gizli Mucevherler), Sf: 140–143)


لا يجوز التسرع في تكفير عامة المسلمين الذين يلتحقون بالخدمة أو الوظائف في الدول التي لا تحكم بالشرع، فإن غاية ما يقال فيهم أنهم عصاة أو جاهلون بحقيقة الأمر، أما تكفيرهم بأعيانهم فهو مسلك الخوارج وأهل الغلو الذين يطردون الأحكام دون نظر في الشروط والموانع
"Şeriatla hükmetmeyen devletlerde hizmete veya görevlere katılan avam Müslümanları tekfir etmekte acele etmek câiz değildir. Onlar hakkında söylenebilecek en fazla şey, günahkar oldukları veya meselenin hakikatinden habersiz (cahil) olduklarıdır. Onları şahsen (muayyen) tekfir etmeye gelince; bu, şartlara ve engellere (şurût ve mevâni) bakmaksızın hükümleri yürüten Haricilerin ve gulat (aşırı) mensublarının yoludur."
(Abdullah b. Abdurrahman ibn Cibrin, Fetâvâ fi't-Tekfîr wa الضوابط الشرعية (Tekfir ve Şer'i Ölçütler Fetvaları), Sf: 67 – 70)

İmam Şevkânî رَحِمَهُ اللَّهُ :
şevkani.jpg

اعلم أن الحكم على رجل مسلم بالخروج من دين الإسلام والدخول في الكفر لا ينبغي لامرئ يؤمن بالله واليوم الآخر أن يقدم عليه إلا ببرهان أوضح من شمس النهار، فإن ثبوت الإسلام لهذا الفرد قد كان بيقين، واليقين لا يزول إلا بيقين مثله
"Bilesin ki, Müslüman bir adamın İslam dininden çıkıp küfre girdiğine hükmetmek; Allah'a ve ahiret gününe inanan bir kimsenin, gündüzün güneşinden daha açık bir delil (burhan) olmadıkça cûret edebileceği bir şey değildir. Zira bu ferdin İslam'ı kesin bir bilgiyle (yakîn ile) sabit olmuştur; yakîn ise ancak kendisi gibi kesin bir yakîn ile ortadan kalkar."
(Muhammed b. Ali b. Muhammed eş-Şevkânî, es-Seylu'l-Cerrâru'l-Mutedeffiıḳ ʿalâ Ḥadâʾiḳi'l Ezhâr, C. 4, Sf: 578)


فإن الجاهل الذي لم تبلغه الحجة، أو الناشئ في بادي بعيدة، أو من كان لديه تأويل شبهة، لا يحل تكفيره بمجرد صدور الفعل المكفر منه حتى يتبين له الحق وتزول عنه الشبهة، فإن باب التكفير باب خطر
"Hakkında huccet ulaşmamış câhil kimse, uzak bir çölde/köyde yetişmiş kişi veya bir şubhe tevili taşıyan kimse; sırf kendisinden küfür (veya şirk) bir fiil sadır oldu diye tekfir edilemez. Ancak kendisine hak hakikat açıklanıp şubhesi giderildikten sonra bu düşünülebilir. Zira tekfir kapısı tehlikeli bir kapıdır."
(Muhammed b. Ali b. Muhammed eş-Şevkânî, İrşâd'ul-Fuḥûl ilâ Taḥḳīḳi'l-Ḥaḳḳ min ʿİlmi'l-Uṣûl, Sf: 261 – 264; es-Seylu'l-Cerrâru'l-Mutedeffiıḳ ʿalâ Ḥadâʾiḳi'l Ezhâr, C. 4, Sf: 578)


وأما عامة الناس الذين يدخلون في طاعة الجبابرة والسلاطين خوفاً على أنفسهم أو أموالهم أو لجهلهم بحقيقة الحال، فلا يجوز تكفيرهم بأعيانهم، بل هم بين معذور بجهله أو مكره، أو عاصٍ مرتاد للذنوب، ولا يخرجون بذلك من ربقة الإسلام
"Canlarına veya mallarına bir zarar gelmesi korkusuyla yahud durumun hakikatinden habersiz (cahil) oldukları için zorba yöneticilerin ve sultanların itaatine / hizmetine giren avam halka gelince; Onların şahsen (muayyen) tekfir edilmeleri câiz değildir. Aksine Onlar ya cehâleti veya ikrahı sebebiyle mâzeretlidirler ya da günahlara batmış birer asi Müslümandırlar; fakat sırf bu yüzden İslam bağından (milletinden) çıkmazlar.
(Muhammed b. Ali b. Muhammed eş-Şevkânî, ed-Duraru'l-Behiyye fî'l-Mesâʾili'l-Fıḳhiyye / es-Seylu'l-Cerrâru'l-Mutedeffiıḳ ʿalâ Ḥadâʾiḳi'l Ezhâr, C. 4, Sf: 586)

Her kufur sahibini mutlak kâfir etmeyebilir. Yâni, umûmi tekfir, muayyen tekfiri gerektirmez kâidesince, askerde her türlü şartlarda bulunan kimseler olabilir. Bunların işledikleri küfür olmuş olsa da, tekfirin engelleri gereğince bu şartlar kendilerine sorgulanıp mesele açığa kavuşturmadan fert fert hepsi kâfirdir denemez.

Cevab - 2:

Askerlikteki bazı rituelleri, metinleri veya yeminleri teorik olarak sakıncalı/küfür gören dar çevrelerde; zorunlu askerlik yapan kişilerin "neden kâfir sayılmayacağı" ve bunun ikrah (zorlama) kapsamında nasıl değerlendirildiği fıkhî usul kaidelerine dayandırılır.
Bu görüşü savunan âlim ve araştırmacılar, sistemin zorunlu kıldığı askerliğin ikrah şartlarını karşıladığına dair şu temel fıkhi delil ve kaideleri öne sürer:

A - Devlet Otoritesinin Baskısı (İkrah-ı Sultânî) Kaynakları
Devletin veya güç sahibinin baskısının en kuvvetli ikrah türü olduğu klasik fıkıh kaynaklarında şu şekilde ifade edilir:

Klasik Hanefi fıkhının en temel kaynaklarından biri olan bu eserde "İkrah-ı Mulci" (şiddetli zorlama) tanımlanırken; hükümdarın, kadının veya güç elinde olan otoritenin (sultan) hapis, dayak veya malı elden alma tehdidi doğrudan "tam ikrah" sayılmıştır. (İbn Âbidîn , Reddu’l-Muhtâr ale’d Durri’l-Muhtâr, C. 6, İkrah Babı)

Hanbeli fıkhının en büyük başvuru kaynağı olan el-Muğnî'de; sultanın veya gücü elinde bulunduran erklerin tehdidi altında yapılan işlerde kişinin özgür iradesinin kalktığı ve ceza/tekfir hükmünün düşeceği açıkça belirtilir. (İbn Kudâme, el-Muğnî , C. 7, Kitâbu’l-İkrâh)

Güç elinde olan bir otorite (devlet), bir kanunu zorunlu kıldığında ve buna uymayanı hapis veya yaptırımla tehdit ettiğinde, bu fıkhen İkrah-ı Mulci (kişinin çaresiz kaldığı tam ikrah) hükmündedir.

Kaide: "Tehdit edenin, tehdidini derhal ve kaçınılmaz olarak uygulamaya muktedir olması fıkhen ikrahın şartıdır." Çağdaş devletler kolluk kuvvetleriyle bu güce tam olarak sahibdir.


B - Hapis Tehlikesi ve Hürriyetin Kısıtlanmasının İkrah Sayılmasının Delili
"Sadece ölüm değil, hapis de ikrahtır" kuralının doğrudan klasik nakilleri:

"Hapis, dövülmek ve bağlanmak; duruma, şahsa ve kişinin konumuna göre ikrah-ı mulci (tam ikrah) veya ikrah-ı geyr-i mulci sayılır. Kişinin hurriyetinden mahrum kalması iradesini sakatlar." (Alâuddîn Ebû Bekr b. Mesʿûd b. Ahmed el-Kâsânî el-Hanefî, Bedâʾiʿu'ṣ-Ṣanâʾiʿ fî Tertîbi'ş-Şerâʾi, C. 7, Sf: 175)

İbn Teymiyye (rahimehullah), Moğol işgali ve sultanların baskı dönemleriyle ilgili fetvalarında; kişiyi uzun süreli hapse atmak, ağır mali cezalara çarptırmak veya itibarını yok etmek gibi eylemlerin de şer'an ikrah sayıldığını, kişinin bu tehdit altında işlediği görünürdeki sakıncalı amellerden sorumlu tutulamayacağını ifade eder.
(İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ, C. 28, Sf: 47 - 50 ve C. 35)

Zorunlu askerlikten kaçan bir kimse hürriyetinden mahrum kalma (cezaevi) veya yaşam alanının tamamen kısıtlanması (bakaya / kaçak durumu) ile karşı karşıya kaldığı için bu durum şer'an ikrah sınırına girer.

C - Kalbi Rıda, Azimet ve Ruhsat Ayrımı, İhtiyar Şartının Delilleri (Akidevi Kaynaklar)
Bir amel veya sözün kişiyi dinden çıkarması için kalben benimsenmesi (rıda) ve özgür irade (ihtiyar) gerektiğine dair temel kaynaklar:

Ammâr b. Yâsir (r.anhuma) hadisini nakleder. Muşriklerin Ammâr'a işkence ederek Peygamberimiz'e sövmeye ve putları övmeye zorlaması üzerine Ammâr bunu söylemiş, sonra ağlayarak Rasûlullah'a (s.a.v.) gelmiştir.
Efendimiz Ona "Kalbinde ne hissediyordun?" diye sormuş,
Ammâr "Kalbimi imanla dolu ve huzurlu buluyordum" deyince
Peygamberimiz: "Eğer yine zorlarlarsa Sen de yine aynısını yap" buyurmuştur. (İbn Mâce, Mukaddime 11).
(İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm (Nahl Suresi 106. Ayet Tefsiri)

İbn el-Kayyim bu eserinde "Kasıt ve Rıda" konusunu uzunca işler. İkrah altındaki bir kimseden sadır olan lafız veya amelin "hükümsüz" (atıl) olduğunu söyler. Gerekçesi ; "Şâri' (Allah ve Rasulü), lafızların ve amellerin hükmünü ancak kalbdeki kasıt ve rıdaya bağlamıştır. İkrah altındaki kişinin ise kastı o ameli işlemek değil, üzerindeki belayı defetmektir." (İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye, İ‘lâmu’l-Muvakkı‘în ‘an Rabb'il-‘Âlemîn, C. 3, Sf: 65 - 70)

Fıkıh usulünün dev eseri el-Muvâfakāt’ta; teklifin (dini sorumluluğun) şartının kudret ve kasıt/ihtiyar olduğu, ikrah altında kişinin kastının ibtal olduğu ifade edilir.
(İmam eş-Şâtıbî , el-Muvâfakāt, C. 2, Ahkâm-ı Mükellefîn Bölümü)

Mısırlı ve Körfezli muasır akide araştırmacılarının (misalen Abdulkadir b. Abdulaziz gibi muasır isimlerin el-Câmi‘ fî Talebi’l-İlmi’ş-Şerîf eserinde veya benzer takrirlerde) sıkça işlediği kural küfrün ancak ihtiyar (özgür irade) ve rıda ile gerçekleşeceğidir.
مَنْ كَفَرَ بِاللَّهِ مِنْ بَعْدِ إِيمَانِهِ إِلَّا مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْإِيمَانِ
"Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç..." (Nahl Suresi 106. Ayet)
Taberî bu ayetin tefsirinde, Sahabe ve Tâbiîn'in icmasıyla: Kalbi imanla dolu olduğu sürece baskı altında haram veya küfür olan eylemleri görünürde yapan kimseden teklifin ve günahın düşeceğini nakleder. (İbn Ceri eṭ-Ṭaberî , Câmiu’l-Beyân, Taberî Tefsiri)

Bu meseleyi tartışan âlimler iki yol tanımlar:
Azimet (Üstün Tutum): "Askerlikte sakıncalı gördüğüm şeyleri yapmaktansa hapse girmeyi, kaçak yaşamayı veya her türlü cezayı çekmeyi göze alırım" demek bir tercihtir ve fıkhen azimet (daha takvalı olan zor yol) kabul edilir.
Ruhsat (Kolaylık Yolu): Hapis, cezalandırılma ve hürriyetin kısıtlanması baskısından kurtulmak amacıyla kalben reddederek askerliğe gitmek ise Allah'ın kullarına tanıdığı bir ruhsattır (izin / kolaylıktır).

Ruhsatı kullanan bir kimseyi "Neden azimeti seçmedi de ruhsatı kullandı?" diyerek tekfir etmek veya kâfir saymak, İslam fıkhının temel ilkelerine aykırı görülmüştür.

Akide Kaidesi: Bir eylem veya lafız görünürde ne olursa olsun, kişi onu kendi hür iradesiyle seçmemişse (kalben râdı değilse) ve sırf üzerindeki devlet baskısını / hapsi defetmek için yapıyorsa, o fiil kişiyi kâfir yapmaz.

D - "İki Şerden Daha Hafif Olanını Seçmek" Kaidesi
Fıkıh usulünün en temel kaidelerinden biri şudur:

إِذَا تَعَارَضَتِ الْمَفَاسِدُ رُوعِيَ أَعْظَمُهَا ضَرَرًا بِارْتِكَابِ أَخَفِّهِمَا
"İki fesad/zarar karşı karşıya geldiğinde, daha ağır zarardan kaçınmak için daha hafif olanı işlenir." (Mecelle, md. 29)

Uygulama: Kişinin hapse girmesi, ailesinin ve kendisinin mağdur olması, hayatının tamamen felç olması ağır bir mefsede (zarar) iken; kalben nefret ederek ve ikrah altında askerlik vazifesini yapıp çıkması daha hafif bir durum olarak görülmüştür.

Hulâsat'ul Kavl;
Askerliği veya içindeki bazı uygulamaları küfür/şirk gören çevreler dahi, avamdan (halktan) birinin askere gitmesini; devlet yaptırımı (İkrah-ı Sultânî), hapis / hurriyet kaybı tehdidi ve kalbi rıdanın bulunmaması gerekçeleriyle ikrah ruhsatı kapsamında değerlendirir. Bu sebeble askerlik yapan kimsenin kâfir olmadığına, ruhsat hakkını kullanan bir Müslüman olduğuna hükmederler.
İkrahın başlaması için kişinin illa silah zoruyla kışlaya sokulması şart değildir. Kanuni zorunluluk, polisle aranma, hapse atılma ve sivil haklardan mahrum edilme tehdidi kışlaya gidiş sürecini iktisabi (kendi özgür isteğiyle yapılmış) olmaktan çıkarıp mecburiyet sınırına sokar. Kalbinde imanı muhafaza ettiği sürece bu ruhsattır.

sssssssss.jpg

1784838511112.png


Laik ülkede askerlik yapmam diyen vicdani retçiyi AİHM haklı buldu

1784838535219.png
1784838542284.png

Terhis Olan Asker, Vicdani Retçiye İşkenceyi Doğruladı

HUDOC - European Court of Human Rights{%22itemid%22:[%22001-169942%22]}


İlgili Konular:

Tağutun Ordusuna Katılıp, Başka Tağutlara Karşı Savaşmak Caiz mi?

KÜFÜR DUZENİNİ KORUMAK - ASKERLİK

Dar'ul Harbte Bedelli - Paralı Askerlik Yapmak Caiz mi?

ŞEHİD İSTİSMARCILIĞI


Muayyen Tekfir Nedir?

Muasır Alimlerin Tekfir Meselesi ve Muasır Meseleler Hakkında ki İçtihadleri
TEKFİR HAKKINDA ÖNEMLİ AÇIKLAMALAR


Tekfire Mazeret Olabilecek Durumlar

Ehl-i Sunnete Göre İkrah ve Şartları

 
Abdullah el Hanbeli Çevrimdışı

Abdullah el Hanbeli

İslam-tr Sakini
İslam-TR Üyesi
Emeğine sağlık hocam, Allah razı olsun 👍🏻

Abdullah b. Mübarek ve İmam Ahmed b. Hanbel:
İmam Abdullah b. Mübarek (rahimehullah) ile İmam Ahmed b. Hanbel'den nakledilen ve daha sonra İbn Teymiye tarafından pek çok eserinde tashih edilerek kullanılan meşhur söz şudur:

"إذا اختلف الناس في شيء، فانظروا ماذا عليه أهل الثغر؛ فإن الحق معهم، لأن الله تعالى يقول: {والذين جاهدوا فينا لنهدينهم سبلنا}"

(İnsanlar bir konuda ihtilafa düştükleri zaman, bakın bakalım ehli thağur (sınır boylarındaki mücahitler/ribat ehli) ne üzerinedir; şüphesiz hak onlardadır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza ileteceğiz.")
 
AlMersini Çevrimdışı

AlMersini

Sahel'de Güneş Doğuyor...
İslam-TR Üyesi
Elinize saglik hocam, cok guzel bir calisma olmus.

Lakin Dar'ul-Kufr'un ordusunda yer almanin hukmunu tartismamiz, ne kadar zelil bir durumda oldugumuzu pekala ozetliyor maalesef.


 
Geri
Üst Ana Sayfa Alt