Günün Sahih Hadis-i Şerif'i

AbdulMuhyi

Member
İslam-TR Üyesi
Üye
Zeyd İbni Halid el-Cüheni (Radıyallâhu Anh)dan bize aktarıldığına göre Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Kim bir oruçluyu iftar ettirirse oruçlunun sevabı kadar sevap kazanır. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmez.” Tirmizi, Savm, 82.
 

Ebu SILA

Well-known member
Üye
..Talha b. Ubeydillah (radiyallahu anh) şöyle anlatmıştır:
İŞTE RAMAZANIN MÜBAREK FAZİLET VE ÜSTÜNLÜĞÜ.!
...........................................................................................
“(Kudâa kabilelerinden biri olan) Beliyy’den iki adam Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına geldiler (hicret ettiler.) Bunlar beraber Müslüman olmuşlardı. Onlardan birisi diğerinden daha çok ibadet ederdi. Sonra daha çok ibadet eden kişi savaştı ve şehid oldu. Diğer adam O’ndan sonra bir sene daha yaşadı (İbn Hibbân’ın rivayetinde: حتى صام رمضان …ta ki Ramazân orucunu tuttu) ve sonra (şehit olmayarak) vefat etti.

Talha diyor ki: “Rüyamda gördüm ki; ben cennet kapısının yanında iken baktım ki o ikisiyle beraberim. Cennetten birisi çıktı ve o ikisinden en son ölen kişiye (cennete girmesi için) izin verdi. Sonra (tekrar) çıktı ve şehid olana izin verdi. Sonra bana döndü ve dedi ki: “Dön! Senin zamanın daha gelmedi.”

Talha sabahlayınca rüyasını insanlara anlattı ve insanlar buna şaşırdılar. Ve rüya Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ulaştı. İnsanlar rüyayı O’na anlattılar. Şöyle dedi: “Neyden dolayı şaşırıyorsunuz?” Onlar da: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu adam diğerinden daha çok ibadet ederdi ve sonra şehid oldu. Ancak bu son ölen O’ndan önce cennete girdi!” dediler. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bu adam O’ndan sonra bir sene daha yaşamadı mı?” dedi. Onlar da: “evet” dediler. “Ve RAMAZÂN’A YETİŞİP ORUÇ TUTMADI MI ve bu bir sene içinde (İbn Hibbân’ın rivayetinde: في المسجدmescitte) şu kadar rek’at (farz ve nafile) namaz kılmadı mı?” dedi. Onlar da: “evet” deyince Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dedi: “O ikisi arasındaki (derece farkı) gök ve yer arasındakinden daha uzaktır.”
(İbn Mâce -lafız O’na aittir-, Ahmed, İbn Hibbân)
.......................................................................................
El-Elbânî (rahimehullah) bu hadisin “sahih” olduğunu belirtmiştir. İmam Ahmed’in (rahimehullah) Talha b. Ubeydillah’tan gelen rivayetin yanı sıra bir de bu manada farklı lafızlarla Ebu Hureyre ve Ebu Seleme’den gelmiş rivayeti vardır. Şuayb el-Arnaût (rahimehullah) Ebu Hureyre rivayetinin isnadının “hasen” olduğunu, Talha ve Ebu Seleme rivayetlerinin ise aslen zayıf olup bu manadaki diğer rivayetler sebebiyle “hasen li ğayrih” derecesine yükseldiğini ifade etmiştir. Ahmed Şâkir (rahimehullah) ise Talha ve Ebu Hureyrerivayetlerinin “sahih”, Ebu Seleme rivayetinin ise “zayıf”olduğuna hükmetmiştir. Heysemî (rahimehullah) Ebu Hureyre rivayeti için “isnadı hasendir” demiştir.
 

bahadır571

Well-known member
Üye
وعن ابنِ عَبَّاسٍ رَضيَ اللَّهُ عَنْهُما قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم لأَشَجِّ عبْدِ الْقَيْس: « إِنَّ فيك خَصْلَتَيْنِ يُحِبُّهُمَا اللَّهُ : الحِلْمُ وَالأَنَاة » رَواهُ مُسلم .

İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Abdülkaysoğullarından Eşecc’e:

“Sende Allah’ın sevdiği iki özellik vardır: Yumuşak huyluluk ve ihtiyatkârlık” buyurdu.

Müslim, Îmân 25, 26. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 149; Tirmizî, Birr 66; İbn; Mâce, Zühd 18



Abdülkaysoğulları kabilesi, Bahreyn dolaylarında yaşayan bir Arap kabilesiydi. Bu kabileden Münkız İbni Hibbân ticaret maksadıyla Medine’ye gelmişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz’i tanıyınca müslüman oldu. Efendimiz de ona bir mektup vererek bunu kabilesi halkına götürmesini istedi. Fakat Münkız Resûlullah Efendimiz’in mektubunu kabile halkına vermeye cesaret edemedi. Ama evinde, kimseye farkettirmeden namazlarını kılmaya başladı. Karısı onun bu halini babası Eşecc’e haber verdi. Eşec damadı ile görüşerek Hz. Peygamber’in gönderdiği mektubu okudu. Gönlüne İslâm sevgisi düştü ve hemen müslüman oldu. Resûlullah Efendimiz’in mektubunu kabilesine okuyunca onlar da müslüman olmayı arzu ettiler. Bir heyet hazırlayarak Medine’ye göndermeye karar verdiler.

Asıl adı Münzir İbni Âiz veya Abdullah İbni Avf olan Eşecc’in yüzünde bir kılıç veya bıçak yarası izi vardı. Yüzünde bıçak yarası olan kimselere Araplar Eşec derlerdi. Ona da bu sebeple Eşec lakabını vermişlerdi. Mekke fethinden bir müddet önce yola çıkan bu heyet Medine’ye varınca, bir an önce Hz. Peygamber’i görmek, eline ayağına yüz sürmek için Mescid-i Nebevî’ye koştular. Fakat Eşec onlar gibi davranmadı. Devesini bağlayıp en güzel elbisesini çıkardı. Yıkanıp temizlendikten sonra onu giydi ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna öyle geldi. Onun bu hâli Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hoşuna gitti.

Eşecc’in takdire şâyan ikinci bir hali daha görüldü. Nebiy-yi Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem Abdülkaysoğullarına:

- “Kendiniz ve kavminiz adına bana bîat ediyor musunuz?” diye sorunca herkes:

- Evet, ediyoruz, dediler.

O zaman Eşec söz alarak kendi adlarına bîat edeceklerini, fakat kavimleri adına bu sözü veremeyeceklerini söyledi. Geri dönüp giderken kendileriyle birlikte kavimlerini dine davet edecek bir mürşid gönderilmesini teklif etti. Bu mürşidin davetine uyanların artık kendilerinden olacağını, İslâmiyet’i kabul etmeyenlerle de savaşacaklarını belirtti.

Onun bu sözlerini Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem pek beğendi ve kendisine:

- “Sende Allah’ın sevdiği iki özellik vardır: Yumuşak huyluluk ve ihtiyatkârlık” buyurdu. O zaman Eşec:

- Bu özellikler bende eskiden beri mi vardı, yoksa yeni mi ortaya çıktı? diye sordu. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- “Eskiden beri vardı” buyurunca, Eşec:

- Beni sevdiği iki özellikle yaratan yüce Allah’a hamd ederim, dedi.

Hadîs-i şerîfte, Allah Teâlâ’nın sevdiği belirtilen özelliklerden yumuşak huyluluk diye tercüme ettiğimiz hilim, gazap sıfatının zıddı bir huydur. Hilim akıl mânasına da gelmektedir. Hilmin zıddı olan sertlik ve katılık, insanları inciten, korkup nefret etmelerine ve dağılıp gitmelerine yol açan kötü bir huydur. Halîm yani yumuşak başlı bir insan olan Peygamber Efendimiz’in bu huyunu takdir eden Allah Teâlâ, “Eğer sen katı ve kaba davransaydın, etrafından dağılıp giderlerdi” [Âl-i İmrân sûresi (3), 159] buyurmuştur.

Şüphesiz hilmin de bir ölçüsü vardır. Halîm olacağım diye zulme boyun eğmek doğru değildir. Halk arasında hilm-i himârî denilen böylesi yumuşaklık, kötü kimselerin kötülük yapma arzusunu ve cesaretini kamçılayacağı için son derece yanlıştır. Yeri gelince haksızlığa baş kaldırmak bir fazilettir. Merhum şâirimiz Mehmed Âkif:

Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum

derken yumuşak başlı olmakla zillete boyun eğmenin farkına işaret etmiştir. Sertlik göstermek gereken yerde sert, yumuşak huylu olmak gereken yerde mülâyim davranmalı, bu huyların her birini yerli yerinde kullanmalıdır.

Yine Allah Teâlâ’nın hoşnut olduğu belirtilen ikinci özellik ihtiyatkârlık diye tercüme ettiğimiz teennîdir. Teennî bir iş yaparken acele etmemek, yapılacak işin önünü sonunu düşünmek demektir. Bu da hilim gibi gazap sıfatının zıddıdır. Hem hilim hem de teennî, sabırlı davranmanın bir sonucudur. İhtiyatlı ve ağır başlı kimseler, bir işi yaparken önünü sonunu düşündükleri için neticede pişmanlık duymazlar. Yeter ki, fırsatı kaçıracak kadar yavaş hareket edilmesin.

Netice olarak diyebiliriz ki, Eşecc’in gerek Hz. Peygamber’in huzuruna girmeden önceki davranışı gerek onun huzurunda söylediği tutarlı sözleri kendisinin hilim ve teennî sahibi bir kimse olduğunu göstermiştir.

Hadisten Öğrendiklerimiz

  1. Yumuşak başlılık, insanlarla iyi geçinmeyi sağlayan güzel bir huydur.
  2. Teennî dediğimiz ihtiyatkâr davranma, hata etme imkânını en aza indiren, insanı pişmanlığa düşmekten koruyan bir özelliktir.
  3. Gurura kapılmayacağı kesin olarak bilinen bir kimseyi yüzüne karşı övmek sakıncalı değildir.
 

Ekli dosyalar

bahadır571

Well-known member
Üye
Muhakkak ki, sözlerin en doğrusu Allah’ın Kelamı,
yolların en hayırlısı Muhammed’in (s.a.v.) yoludur.
İşlerin en kötüsü ise sonradan uydurulanlardır.
Sonradan uydurulup dine sokulan her amel bidat, her bidat sapıklık ve her sapıklık da ateştedir.
”(Muslim Cuma: 13, Nesai Cuma: 24)
36358765_1556266941151755_1748123497030221824_n.jpg
 

AbdulMuhyi

Member
İslam-TR Üyesi
Üye
Ebû Hureyre (r)’den:
“Hayırlı bir şeyi öğrenmek veya öğretmekten başka hiçbir maksadı
olmayarak benim mescidime gelen kimse, Allah yolunda savaşan mücahid
gibidir. Bundan başka bir niyetle gelen kimse de başkasına ait eşyaya
bakarak gönül eğlendiren kimse gibidir.”
İbn Mâce, Mukaddime, 17 (227).
 

AbdulMuhyi

Member
İslam-TR Üyesi
Üye
“Kadılar/ hakimler/ yargıçlar üç sınıftır. Birisi cennette, diğer ikisi ateştedir. Cennette olanı, hakkı bilip onunla hüküm verendir. İnsanlar arasında bilgisizce hüküm veren ile hakkı bilip hükümde haksızlık yapan ise ateştedir."
(Ebû Dâvud, Akdiye, 2; İbn Mâce, Ahkâm, 3)
 

AbdulMuhyi

Member
İslam-TR Üyesi
Üye
Semüre bin Cündeb (r.a) şöyle anlatır: Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) sabah namazını kıldırınca yüzünü bize döner ve (zaman zaman):

“–Bu gece rüyâ gören var mı?” diye sorardı. Birisi rüyâ görmüşse anlatır Efendimiz de tâbir ederdi. Yine bir gün bize:

“–Rüyâ gören var mı?” buyurdu. Biz:

“–Hayır, yok” dedik. Rasûl-i Ekrem (s.a.v):

“–Ancak ben bu gece bir rüyâ gördüm” buyurdu ve anlatmaya başladı:

“–İki melek bana geldi. İki elimden tutup beni mukaddes ve düz bir alana çıkardılar. Orada bir kimse oturuyordu, diğer bir adam da ayakta duruyordu. Elinde demirden çatal bir kanca vardı. Ayaktaki adam bu çatal kancayı oturanın ağzının sağ tarafına, tâ kafasına kadar sokuyor ve ağzın bu kısmını parçalıyordu. Sonra sol tarafı da aynen bu şekilde tahrîb ediyordu. O sol tarafı parçalarken ağzın sağ tarafı iyileşiyordu. Bu defa da oraya dönüyor, yine kancayı sokup parçalıyordu. Meleklere:

«–Bu adam kimdir ve bu hâl nedir?» dedim. Melekler:

«–Hiç sorma, devam et!» dediler. Birlikte gittik. Nihâyet sırtüstü yatmış bir adamın yanına geldik. Başucunda bir adam duruyordu Elinde kocaman bir kaya vardı. Bununla yatan adamın başını eziyordu. Her vuruşunda taş yuvarlanıp gidiyordu. O adam da arkasından taşı almaya koşuyordu. Dönünceye kadar diğerinin başı iyileşiyor, eski hâline geliyordu. Öbürü yine başına vurup eziyordu. Meleklere:

«–Bu adam kimdir?» dedim. Melekler:

«–Hiç sorma, devam et!» dediler. İlerledik. Fırın gibi altı geniş, üstü dar bir deliğe geldik. Bu deliğin altında ateş yanıyordu. Ateş, alevlenip yükseldikçe içindeki insanlar da yükseliyor, hattâ (delikten) çıkmağa yaklaşıyorlardı. Ateşin alevi sakinleştikçe de dibe iniyorlardı. Burada çıplak erkeklerle çıplak kadınlar vardı.

(Diğer rivâyette şöyle buyrulur: Orada ne söylenildiği anlaşılamayan çığlıklar, feryadlar birbirine karışıyordu. İçinde çıplak bir sürü erkek ve kadının bulunduğunu anladık. Altlarından alevler geldikçe çığlık atıyor, feryat koparıyorlardı.) Meleklere:

«–Bunlar kimdir?» dedim. Melekler:

«–Hiç sorma, yürü!» dediler. Yürüdük, kandan bir nehrin yanına vardık. Bir adam nehrin içinde ayakta dikiliyor, kenarda da önünde bir yığın taş bulunan bir adam bekliyordu. Nehirdeki adam yüzerek sâhile doğru gelip çıkmak isteyince sâhildeki adam ağzına bir taş atıyor, nehirdekini eski yerine döndürüyordu. Çıkmak için kenara her gelişinde, kıyıdaki hemen ağzına bir taş fırlatıyor, onu eski yerine çeviriyordu. Meleklere:

«–Bu nedir?» dedim. Melekler:

«–Hiç sorma, yürü!» dediler. Birlikte yürüdük. Yeşil bir bahçeye vardık. Bu bahçede büyük bir ağaç vardı. Dibinde ihtiyar bir adamla birtakım çocuklar bulunuyordu. Ağaca yakın bir tarafta da birisi önündeki ateşi yakmakla meşguldü. Melekler beni bu ağaca çıkardılar. Orada bir eve koydular ki, bundan güzel bir ev hiç görmemiştim. Burada ihtiyar, genç birtakım erkekler, kadınlar ve çocuklar vardı. Sonra melekler beni buradan çıkardılar. Ağaca çıkmaya devam ettik. Bu sefer beni eskisinden daha güzel ve daha kıymetli bir eve koydular. Burada da ihtiyarlar, gençler vardı.

(Diğer rivâyette şöyle buyrulur: Gide gide büyük bir ağaçlığa vardık ki ben onun gibi güzel ve geniş bir ağaçlık görmüş değilim. Beni götürenler, «Gir oraya!» dediler. Birlikte girdik ve bir tuğlası altın bir tuğlası gümüşten örülmüş bir şehirle karşılaştık. Şehrin kapısına varıp açılmasını istedik. Kapı açıldı, biz de girdik.) Meleklere:

«–Beni bu gece (iyi) gezdirdiniz. Şimdi bana gördüğüm şeylerin ne olduğunu anlatın!» dedim. Melekler:

«–Anlatalım» dediler ve devam ettiler: «Hani şu ağzı parçalanan kimse vardı ya, o bir yalancı idi, dünyada devamlı yalan söylerdi. Onun yaydığı yalanlar âfâkı sarardı. İşte bu yalancı kıyâmet gününe kadar bu şekilde azâb görecektir.

Başı ezilen adama gelince, Allah ona Kur’an öğretmiş, o da (bu nimetin kadrini bilmeyerek) bütün gece uyumuş (gece ibadetine kalkmadığı gibi sabah namazını da kaçırmış), gündüzleri de Kur’an ile amel etmemiştir. Buna da kıyâmet gününe kadar bu şekilde azâb edilecektir.

Delik içindeki çıplaklar, zinâ eden kimselerdir.

Nehir içinde gördüğün kimse fâiz yiyenleri temsil eder.

Ağacın dibindeki ihtiyar, İbrahim (a.s)’dır. Etrafındakiler de insanların küçük yaşta ölen çocuklarıdır.

Ateş yakan, cehennem bekçisi Mâlik’tir.

Girdiğin birinci ev, bütün mü’minlerin (müşterek) köşküdür. İkinci gördüğün o muhteşem mekân da şehidlerin sarayıdır.

Ben Cibrîl’im, bu da Mîkâîl’dir. Hele sen başını yukarı kaldır da bir bak!»

Başımı kaldırıp baktım, bir de ne göreyim; yukarıda beyaz bulut misâli çok güzel bir şey! Melekler:

«–İşte burası senin makâmındır» dediler. Ben:

«–Bırakın şu makâmıma gideyim» dedim. Onlar:

«–Hayır, daha ömrün bitmedi, onu tamamlayınca makâmına gelirsin» dediler.” (Buhârî, Cenâiz, 93; Ta‘bîr, 48)

Allah Rasûlü (s.a.v)’e gösterilen cezâ türleri, kıyamet gününe kadar devam edecek olanlardır. Hesap sonrası ne gibi cezâların verileceği burada zikredilmemiştir.
 

Ebu SILA

Well-known member
Üye
Osman bin Affan (Radiyallahu Anh) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i şöyle buyururken işittiğini bize haber verdi:

“Kim Allah’ın vechini (yüzünü) isteyerek mescit inşa ederse, Allah’da onun benzerini cennette o kimse için bina eder.”

Buhari 545.
 

AbdulMuhyi

Member
İslam-TR Üyesi
Üye
Kâ’b İbni İyâz radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işitmiştir:


“Şüphesiz her ümmetin bir fitnesi vardır. Ümmetimin fitnesi (imtihan vesilesi) de maldır.”


Tirmizî, Zühd 26
 

Ebu SILA

Well-known member
Üye
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Muhakkak ki Allah şöyle buyurdu:
–Ey Âdemoğlu! Kendini bana ibadete ver ki, göğsünü (kalbini) zenginlikle doldurayım ve fakirliğine engel olayım. Şayet bunu yapmazsan iki elini meşgaleyle doldurur ve fakirliğine engel olmam.”
Tirmizi 2584, İbni Mace 4107, Ahmed 16/284, Hâkim 2/443.
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=2120097744934513&set=a.1473140026296958&type=3&eid=ARAQpCuilrpFcrLi-dXa8iYRqwuvJPVjylgV1A8qXgDZlSYL7IA6nmpgH590kK4PQblQPJN6kHciEWlR
 

İki Hicretyolu

Well-known member
Üye
⚡Allah azze ve celle'nin güldüğü kimseler;

🍃Ībn Mes'ud radıyallahu anh'den;

"Gece vakti kimseler görmeden kalkar, güzelce abdestini alır ve Muhammed aleyhisselâtu vesselam'a salat eder, Allah subhân ve Teâlâ'ya hamd eder, işte Allah bu kimseye güler ve şöyle buyurur:

'Kuluma bakın! Onu benden başka kimse görmüyor!'"

📖Hasen. Taberanî (9/159), Nesâî, Sunenu'l-Kubrâ(10637)
 

Ebu SILA

Well-known member
Üye
- Ebûl Hasen (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Amr b. Mürre, Muaviye’ye(ra.)şöyle dedi:
Rasûlullah (s.a.v.)’den işittim şöyle buyurmuştur:
👉“Her hangi bir idareci kapısını muhtaç, yoksul ve düşkünlerin yüzüne kaparsa Allah’ta(subhaneh.) göklerin kapısını onun her türlü ihtiyaçlarına karşı kapatır.”
Bunun üzerine Muaviye insanların ihtiyaçlarına bakan bir görevli tayin etmişti.
(Tirmizî 1332. rivâyet etmiştir.)
 
Üst Alt