Çocuk Eğitimi Ile Ilgili Hikayeler - Kıssadan Hisseler

Ümmü Yusra

Yeni Üye
Üye
"İyi niyetli ve yardımsever bir arkadaşımla bir gün doğada gezinirken, kozasından çıkmaya çabalayan bir kelebek gördük. Kelebek kozanın lifleri arasından sıyrılmaya çalışmaktaydı. Yardımsever arkadaşım hemen kelebeğin imdadına koştu. Dikkatlice kozanın liflerini sıyırdı, kozayı araladı ve kelebeğin fazla çabalamadan kozadan çıkmasını sağladı.

Ancak kelebek kozadan kolaylıkla çıktıysa da, biraz çırpındı ve uçamadı. Yardımsever arkadaşımın göz ardı ettiği gerçek şuydu:

*Kanatlar ancak kozadan çıkma çabalarıyla güçlenir ve uçuşa hazırlanır.
Kelebek kendini kurtarma çabalarıyla aslında kaslarını geliştirmekte, kendini ayakta tutacak, güçlü kılacak, uçmaya hazırlayacak hareketleri çabalarıyla öğrenmekteydi.

Yardımsever arkadaşım işini kolaylaştırarak kelebeğin güçlenmesine engel olmuştu. Kelebek hiçbir zaman özgürlüğü tanımadı, hiçbir zaman gerçekten yaşayamadı.”

Psikiatr Ruth Sanford’un bir yazısından alınan bu kısa öyküden şu sonucu çıkarmamız gerekir:

En iyi niyet, yardımseverlik ve aşırı koruyuculukla gösterdiğimiz sevgi, çocuklarımızın gelişmesine ne derece yardımcı oluyor?
Gerçek sevgi çocuğun her şeyini kolaylaştırmak mı, yoksa çabalarına saygı göstererek gelişmesine hayata hazırlanmasına ve sürekli bize güveneceğine, kendine güvenmesine olanak sağlamak mı?
 

deli

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
AFFET BABACIĞIM

Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde
bir fazlalık olduğunu düşünüyordu.

Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve
"Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti...

Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarlakarşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu.

Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak,böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.

Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can, "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.
Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can, sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.

Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.
Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.

Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu.
Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu.Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.

Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler.

Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.

Can: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "Beni affet baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı.

Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!" diye hatasını belli ediyordu... Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...
"Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum."
 

deli

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
KAŞIKTAKİ YAĞLARI DÖKMEDEN...

Hayata ve olaylara hep kendi penceremizden bakıyoruz. Hayatın seri akışına kendimizi öyle kaptırmışız ki, önümüzde, arkamızda cereyan eden olayların bazen hiç farkına varmıyoruz.

Çoğumuz için doğrunun adresi tek...

Hayat koşturmacasının peşinde geçen günlerimizi kimimiz sadece para kazanmak, zengin olmak, çocuklarımıza rahat edecekleri bir gelecek bırakmak için çalışmak olarak değerlendirirken; kimimiz de nasıl olsa bu dünya boş ve geçici felsefi düsturunu kendimize rehber edinmeyi tercih edenler grubuna dahil olmuşuz. Oysa ki hayatın elde edilmemiş ve keşfedilmeyi bekleyen milyarlarca güzelliği olduğunu, bize düşenin etrafımıza sadece bakmak değil, baktığımızı görmek düsturuyla hareket etmek gerektiğini pek çoğumuz bilmiyoruz.

Keşfedilmemiş bir mağara vardır insanın içinde. Kimse bilemez nerede olduğunu. Herkes bir ömür boyu arar da bin ömür de geçse bulamaz. Sonunda böyle bir yer olmadığına karar verilerek vazgeçilir aramaktan. Oysa bize düşen etrafımıza biraz daha dikkatli bakmak ve görmek. Elimizdeki kaşıktaki yağları dökmeden sarayın güzelliklerinin farkına varabilmek. Konumuzla ilgili “Hayatın Gizemi” başlığında çok güzel bir hikaye varbunlardan birini paylaşmak istiyorum sizinle.

Hayatın gizemini ve mutluluğu arayan bir genç vardır. Bu genç hayatın gizemine ve mutluluğun kaynağına ulaşmak için bilgelerden yardım ister. Ve sonunda derdine bir kralın derman olabileceğini öğrenerek bilge kralın karşısına çıkar. "Bana hayatın gizemini ve mutluluğun kaynağını anlatır mısınız?" der. Kral kendisine daha sonra yardımcı olabileceğini söyler. Şimdi gidip sarayını dolaşmasını ister. Gence bir kaşık verir. Kaşığın içerisine de iki damla yağ koyar ve yağı dökmemesini tembihler.

Genç gidip sarayı dolaşır ve kendisine söylenen saatte tekrar kralın karşısına gelir.
Kral: "Sarayımı iyice dolaştın mı?" der. Genç "evet" der. Peki, der kral; gencin elindeki kaşığa bakar, yağ dökülmemiştir. Kral: "Sarayımdaki ünlü ipek halıları gördün mü?" der. Genç "hayır" der.

Peki, bahçemi gezdin mi? Çok güzel çiçekler vardı, bahçıvanım onları uzun yıllarda yetiştirdi, onları gördün mü diye sorar. Genç "hayır" der. Kral, ya muhafızları gördün mü? Çok eğitimli ve disiplinli bir ordum var.

Genç, görmedim der.

Kral, tekrar kaşığa yağı damlatır ve "yeniden sarayımı gez" der. Etrafına iyi bak, demeyi de ihmal etmez. Genç elinde kaşıkla birlikte tekrar sarayı gezmeye başlar. Sarayın muhteşemliğini görür, şaşkınlıkla tekrar kralın karşısına gelir. Hayretler içinde krala gördüğü bahçeden, ipek halılardan ve sarayın muhteşemliğinden söz eder. Bilge Kral, peki kaşıktaki yağa bir bakalım, der.

Gencin elindeki kaşıkta yağ kalmamış, hepsi dökülmüştür. Yağdan eser yoktur.

Bilge Kral gence:

İşte hayatın gizemi ve mutluluğun kaynağı budur, elindeki iki damla yağı yitirmeden etrafına bakabilmeyi öğrenmektir, der.
 

deli

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
MÜTEŞEKKİR OLMANIN BEDELİ

On üç yaşlarındaydım. Babam beni sık sık Cumartesi gezilerine götürüyordu. Bazen parka, bazen de yat limanına gidiyor ve tekneleri seyrediyorduk. En çok sevdiğim ise eski eşya satan dükkanlara gidip,eski elektronik eşyalara bakmaktı. Bazen yüz bin liraya bir şey alıp, onu evde söküyorduk.

Bu gezilerden eve dönerken, babam sık sık bana dondurma alırdı. Bunu her zaman değil, ama sık sık yapardı. Eve dönüş yolumuz üzerindeki dondurmacıya yaklaşırken içimden durmasını umut ederdim. Dondurmacının olduğu köşenin benim için anlamı ya ağız doluşu tat ya da hayal kırıklığıydı.

Babam eve farklı yollardan gittiğini söyleyerek arada bir benimle eğleniyordu. Tam ben dondurmaya gittiğimizi sanırken o, başka yollara sapıyordu. Aslında karnım tok olduğu için babamın yaptığı, şakadan başka bir şey değildi. Bazen kendiliğinden bana, "dondurma ister misin?" diye sorardı. Ben de, " çok iyi olur baba" derdim. Babamdan parayı alır, arabadan iner ve dondurmalarımızı alırdım. Çoğu zaman dondurmaları arabada yerdik. Babamı da dondurmayı da çok severdim. Her şey tek kelimeyle mükemmeldi.

Bir gün eve dönerken, babam bana dondurma isteyip istemediğimi sordu. Ben de, "çok isterim baba" dedim. Babamsa, "bence de çok iyi olur. Ama bu gün sen ısmarla tamam mı?" dedi. Dondurma iki yüz bin liraydı. Kafamda bir hesap yaptım. Evet, ben ısmarlayabilirdim. Çünkü haftalığım iki yüz elli bin liraydı. Ayrıca ufak tefek işlerden de para kazanıyordum. Ama para biriktirmek de çok önemliydi. Çünkü babam öyle söylerdi. Harcanacak para da benim olunca, dondurma ısmarlamak bana pek iyi bir fikir gelmedi. Merak ediyorum, acaba neden bunun benim sevgili cömert babama bir şey vermek için altın değerinde bir fırsat olduğu hiç aklıma gelmedi? Neden onun bana en az elli kez dondurma aldığını, benim ise neden bir kez olsa ona almadığımı düşünemedim? Oysa düşünebildiğim sadece "iki yüz bin lira" idi.

Bencillik ve inanılmaz bir değer bilmezlik içerisinde hala kulaklarımda çınlayan, "o zaman bugün dondurma almayalım” kötü sözleri söyledim. Babam da bana, "peki oğlum" demişti. Ama eve doğru ilerlerken ne kadar yanlış yaptığımı anladım. Geri dönmemiz için babama yalvarmaya başladım. Babama, "Lütfen, ben ödeyeceğim" dedim. Babam ise sadece, "tamam oğlum, dondurma yememiz gerekmiyor" dedi ve böylece eve geldik. Bencil ve düşüncesiz davranışım nedeniyle kendimi çok kötü hissediyordum. O ise, konunun üstüne hiç gitmedi. Bozuntuya bile vermemişti. Ama beni daha çok etkileyecek başka bir davranış tarzı da olamazdı.

O olayla, cömertliğin iki yönlü olduğunu ve müteşekkir olmanın bazen, "teşekkür ederim" demekten daha fazlasını gerektirdiğini öğrenmiştim. O gün müteşekkir olmanın bedeli "iki yüz bin" liraydı ve belki de hayatımda yediğim en iyi dondurma olacaktı.

Size bir şey daha söylemek istiyorum. Bir sonraki hafta babamla yine gezmeye gittik. Dondurmacıya yaklaşırken babama, "babacığım, dondurma ister misin? Ben ısmarlıyorum" diye sordum.

Randal Jones / Tavuk Suyuna Çorba s.103
 

deli

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
Tokat

Emektar öğretmen, dersini bitirip sınıftan çıkarken; öğrencilerinden birinin diğerine çelme taktığını görüp onların yanına koştu.

Düşen çocuk, sınıfın en çalışkanlarından biriydi ve ayağı burkulduğu için sessizce ağlıyordu. Öğretmen, çocuğu yerden kaldırdıktan sonra üstünü temizleyip evine gönderdi ve öbür çocuğu kolundan çekerek öğrencilerin terkettiği sınıfa soktu.

Kendisi, aynı köyün ilkokulunda yirmi yıldan bu yana hizmet vermiş, o köyden evlenmiş ve tayini büyük şehirlere çıkmasına rağmen; bir yuva olarak bildiği okulunu terk etmemişti. Bu yüzden öz evlâtları gibi gördüğü öğrencilerin haylazlıklarını hazmedemiyordu. Çelme çakan çocuğu şiddetle azarladıktan sonra, onun korkudan tir tir titremesine aldırış bile etmeden suratına bir tokat patlattı. Küçük çocuğun cılız vücudu, tokatın şiddetinden bir yaprak gibi savrulmuş ve yeni çıkmakta olan dişlerinden akan kan, öğretmenin ceketine sıçramıştı.

Öğretmen, yedi yaşındaki bir çocuğa yaptığı bu hareketten hemen sonra pişmanlık duymasına rağmen, bunun kendisine iyi bir ders olacağını düşünüyordu.

Öğrencisini bırakıp gitmeye hazırlanırken, çocuğun elini cebine attığını farkederek telâşa düştü... En yakın arkadaşını düşüren bir yaramaz, öğretmenine de bıçak veya çakıyla saldırabilirdi. Beklenmedik bir hareket karşısında kendisini müdâfa etmeye hazırlanırken, küçük çocuk teyzesinin bayramda hediye ettiği mendili çıkarttı ve düştüğü yerden kalkmaya çalışırken:

— Ceketiniz kanlandı öğretmenim, dedi. Sileyim isterseniz...
 

deli

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
ALLAH’IMIZIN

Çalışma günlerinin yorgunluğunu, şehir dışındaki yazlık evimizde gidermeye çalışırdım. Bahçemizin alt kısmındaki üzüm bağında bir kaç saat gezinmek, bana bütün yorgunluğumu unuttururdu. Çoğu zaman yanıma küçük oğlumu da alır ve ona tabiatı sevdirmeye çalışırdım. Bacaksızın durmadan sorduğu sorulardan bazen çok sıkılırdım. Fakat bu arada çok şey öğrendiğinin de farkındaydım. İkide bir bana bir şey gösterir ve:

Baba, bu kimin? Diye sorardı. Eğer meşgulsem, kısaca:

Allah’ın, diye cevap verirdim. Ama bize vermiş, biz kullanıyoruz.
O gün, yazlıktaki bağda yine oğlumla beraberdim. Yere değen üzüm salkımlarını, Dallardan kestiğim çatallara dayatarak yukarı kaldırıyor ve böylelikle çürümelerini önlemeye çalışıyordum. Birden yanımdaki asmada bulunan üzümlerin parçalandığını ve bir çoğunun salkımlarından sıyrılarak yere dökülmüş olduğunu gördüm. Canım fena halde sıkıldığı için:- Bunları yapanı bir elime geçirsem, derisini yüzeceğim diye bağırıyordum. Aniden, biraz ilerdeki asmanın dibinde duran iki kaplumbağayı fark ettim. Bunlar, aradığım suçlular olmalıydı. Çünkü aynı şeyi bu sefer o asmalara yapıyorlardı. Yanlarına giderek:

- Bağımın altını üstüne getirdiniz, dedim. Bende size aynı şeyi yapacağım. Ve kaplumbağaları kaldırarak oğlumun şaşkın bakışları arasında ters çevirdim. Esasında "Bilimsel Bir Cinayet!" planlıyordum. Çünkü bu durumda hiç bir şey yapamayacaklarını ve bir kaç gün içinde öleceklerini çok iyi biliyordum. Aradan bir hafta geçtikten sonra, tekrar oğlumun soru yağmuruna tutuldum. Yanıma gelerek:

- Baba, dedi. Bizim yazlıktaki bağ kimin? Daha öncekiler gibi:- Allah’ın diye cevap verdim. Ama biz kullanıyoruz. - Peki dedi. Ya o ters çevirdiğimiz kaplumbağalar?

Hiç bir şey söyleyemedim. Çünkü aklından ne geçtiğini tahmin etmiş ve yaptığım hatanın büyüklüğünü anlamıştım. Hemen giyinerek dışarı çıktım ve arabama atlayarak yazlıktaki bağımıza geldim. Kaplumbağaların cesedini kaldıracak ve onları bağın en güzel yerine gömerek kendimi affettirecektim. Arabadan iner inmez hızlı adımlarla onları bıraktığım yere doğru ilerledim. Henüz uzakta olmama rağmen kaplumbağaları görebiliyor ve küçük bir kuşun, ikisinin arasında gidip geldiğini fark ediyordum. Kuş, onların çürümeye yüz tutmuş olan vücutlarından nasipleniyor olmalıydı. Biraz daha yaklaşarak ne yaptığını anlamaya çalıştım. Aman Allah’ım, hayal mi görüyordum? Kuş, en yakınında bulunan asmalara konuyor ve gagasıyla kopardığı üzüm tanelerini kaplumbağalara yediriyordu. Evet evet, kaplumbağalar yaşıyordu. Hem de yattıkları yerden beslenerek. Kuşu bir dadı gibi o hayvanların yardımına koşturan Kudret karşısında ürperdiğimi hissediyor ve kaplumbağalar ölmediği için Allah'a şükrediyordum. Büyük bir sevinçle yanlarına koştum. Kuş korkarak kaçmış, kaplumbağalar ise beni görünce kafalarını kabuklarından içeriye çekmişlerdi. Onları hemen düzelterek eski hallerine getirdim ve çalıların arasında kaybolana kadar arkalarından baktım.

Eve döndüğümde, oğlum beni kapıda karşılayıp: - Baba, dedi. Kaplumbağaların kimin olduğunu söylemedin. Başını okşayarak:
- Onlar da Allah’ın yavrum dedim. Allah’ımızın. Sakın ha şüphen olmasın.
 

deli

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
ÇİRKİN ÖRDEK


Çalıların içinde bir ördek kuluçkaya oturmuş yumurtalarını bekliyormuş. Uzun süredir tek başına oturmaktan sıkıldığı için yumurtaları çatlar çatlamaz sevinçle vaklayarak üzerlerinden kalkmış.
“Artık çiftliğe dönüp ora
dakilere yeni ailemi gösterebilirim!” diye düşünmüş. Hepsi tamam mi? diye, cik cik öten yavrularını saymaya başlamış. “Yo, olamaz!” demiş yumurtalardan birinin henüz çatlamamış olduğunu görünce.

O sırada oradan geçen bir ördek, “Yuvanda hâlâ çatlamamış iri bir yumurta var,” demiş. “Bahse girerim bir hindi yumurtasıdır.”
“Hindi yumurtasıymış, höh! O benim yumurtam,” demiş anne ördek ters ters. İç çekerek yumurtanın üstüne oturmuş.

Bu son yumurta da çatlayınca içinden iri, çirkin bir ördek yavrusu çıkmış. Anne ördek bu yavruyu görünce onun çirkinliğinden biraz utanç duymuş.

“Neyse ki diğer yavrularım güzel,” diye düşünmüş ve artık daha fazla vakit kaybetmeden çiftliğe gitmek istediği için yavrularını pesine takarak suya girmiş.
“Çirkin olanı hiç olmazsa iyi yüzüyor,” demiş anne ördek kendi kendine. “Öyleyse hindi olamaz. Çünkü hindiler yüzemez. Belki büyüdükçe güzelleşir. Belki bir süre sonra da büyümesi durur.”

Ne yazık ki tam tersi olmuş. Çirkin Ördek giderek daha da büyümüş ve diğer ördeklerden daha da farklılaşmış. Çevresindeki hayvanlar onu hiç rahat bırakmıyor, onunla hep ‘Çirkin Ördek’ diyerek alay ediyormuş. Kardeşleri bile vak vak edip başının etini yiyor, “Seni bir kedi kapsa da senden kurtulsak,” diyorlarmış. Tavuklar onu kovalıyor, onlara yem veren kız da ayağıyla onu ittirerek yemlerin yanından uzaklaştırıyormuş.

Çirkin Ördek bütün bunlara daha fazla dayanamamış. Çitlerin üzerinden uçarak atlamış ve çiftliği iyice geride bırakıp yaban ördeklerinin yaşadığı yere gelene kadar hiç durmadan yürümüş. Fakat yaban ördekleri de onun çirkin olduğunu düşünmüşler ve onunla dostluk kurmak istememişler.

Çirkin Ördek yapayalnız ortada kalmış. Ağaç dallarıyla çitlerdeki küçük kuşlar bile onu görünce kaçışıyorlarmış. “Çirkin olduğum için kaçıyorlar,” demiş kendi kendine.
Tek başına oradan oraya dolaşmış durmuş. Bir ara, iki yaban kazıyla dost olmuş, fakat onlar da avcıları görünce uçup gitmişler. Bir seferinde de yaşlı bir kadın onu tutup evine götürmüş, ama kadının kedisiyle tavuğu, “Hem suyu seven, hem de yumurtlamayan kus mu olur?” diyerek onunla alay edince dayanamayıp oradan da kaçmış.

Sonra mevsim değişmiş. Ağaç yaprakları sararıp solmaya başlamış. Bir aksam üzeri, güneş batarken bembeyaz tüylü, büyük ve güzel kuşlardan oluşan bir kus sürüsü Çirkin Ördek’in tam önünden, çalıların arasından havalanmış. Uçarken dalgalanıyormuş gibi hareket eden çok zarif, uzun boyunlu kuşlarmış bunlar.

“Bekleyin beni!” diye seslenmiş Çirkin Ördek, ama kuşlar kocaman kanatlarını açar açmaz gökyüzünün derinliklerinde kaybolmuslar. Çirkin Ördek sevincinden suyun içinde bir fırıldak gibi dönmeye başlamış, sonra hızını alamayıp suyun dibine dalıp çıkmış. Boğazından çıkan garip sesler onu bile korkutmuş. O beyaz tüylü kuşları bir türlü aklından çıkaramıyormuş. Ne cins kuşlarsa onlar, onları çok sevmiş.

Kış pek uzun ve sert geçmiş. Çirkin Ördek birkaç kez ölümden dönmüş. Bir seferinde buzun üstünde az kalsın donuyormuş. Neyse ki oradan geçmekte olan bir çiftçi onu görmüş de kurtarmış. Sonunda kış bitmiş bahar gelmiş ve Çirkin Ördek uçabildiğini keşfetmiş, öyle suyun üstünde değil çok daha yüksekte, gökyüzünde.

Bir gün kanatlarının gücünü denerken aşağıda, bir derede daha önce gördüğü o beyaz tüylü kuşlardan birçoğunun yüzdüğünü görmüş. Bir an bile düşünmeden, “Aşağı iniyorum,” diye kararını vermiş. “Çirkin de olsam onların yanlarına gideceğim.” Böylece dereye, suyun üzerine inmiş.

Kıyıda iki çocuk beyaz kuşlara ekmek kırıntısı atıyormuş. Çirkin Ördek’i görünce hemen annelerine, “Anne bak!” demişler. “Bir kuğu daha var orada! Bu kuğu diğerlerinden daha güzel hem de!”

Çirkin Ördek çocukların ne demek istediğini anlamamış. Beyaz kuşlar arkalarına dönüp ona bakınca utancından boynunu bükmüş. “İsterseniz siz de Çirkin Ördek diye alay edin. Umurumda değil artık!” demiş içinden.

Sonra, başını kaldırırken suda ilk kez kendini görmüş. Upuzun bir boynu, bembeyaz, harika tüyleri varmış.

“Merhaba!” demişler diğer kuğular. “Hoş geldin.” Sonra hepsi suyun üstünde ona doğru süzülmüşler. Hiçbiri çiftlikteki kuşlar gibi ona alay ederek bakmıyorlarmış. Boyunlarını zarifçe eğerek, “Ne kadar güzelsin,” diyorlarmış sanki.

Çirkin Ördek, “Demek ben Çirkin Ördek değilmişim. Bir kuğuymuşum!” diyerek sevinçle çırpmaya başlamış kanatlarını.
 

deli

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
DEV KABAK

Bahçenin bir köşesini babası Tony'ye vermişti. Yere dört tane kazık çakarak etrafını çevirmiş: “- İşte burası senin bahçen demişti. Canın ne isterse ek. Biliyorsun bahçıvanda her çeşit tohum var.” Tony ertesi sabah bahçıvandan mısır ve fasulye tohumu aldı. Toprak zaten çapalanmıştı. Eşit aralıklarla tohumları toprağın içine yerleştirdi. Bunları dikkatle suladıktan sonra bahçe kapısını açarak sokağa baktı.

Babası o sabah erkenden bir yere gitmişti. Ne zaman gelecek, diye merak ediyor, bir an önce ona bahçesini göstermek için sabırsızlanıyordu.Babası görünürlerde yoktu. Uzaktan acayip kılıklı bir adam geliyordu. Saçları bir hayli uzamıştı. Görünüşü herkesten farklıydı. Çocuğun kendisine baktığını görünce, ondan içecek su istedi. Halinden uzun bir yoldan geldiği belli oluyordu. Tony'nin eve koşarak çabucak suyu getirmesine pek memnun oldu. Teşekkür ettikten sonra dedi ki:

- Ne işler yapıyorsun yavrum?
Tony, küçük bahçesine ektiği sebzelerden bahsetti. Anlattıkları, adamı çok ilgilendirmişti.

- Demek ki, sizin bahçıvanda her sebzenin tohumu var. Halbuki ben sizde bulunduğunu hiç tahmin etmediğim bir şey biliyorum.
- Nedir o?
- Kabak, ama senin bildiğin kabaklardan değil. Buna çabuk büyüyen kabak derler. Göz açıp kapayıncaya kadar kocaman olur. Tony meraklanmıştı:
- Bizdeki kabaklar pek çabucak büyümüyor, dedi. O kabağın tohumunu acaba nereden bulabiliriz? Babama söyleyeyim de alsın. Adam gülerek:
- Bazı kabaklar iyi bakılır, çok sulanırsa çabuk büyür, dedi. Ama benim söylediğim başka. Sana tohumundan bir tane vereyim. Bu tohum bana Hindistan'dan geldi. Bahçene dik, göreceksin nasıl büyüyecek! Tony, elindeki turuncu renkli büyük kabak çekirdeğine bakakaldı. Onu hemen dikmeliydi.

İşini bitirince, kabağın ne kadar zaman sonra çıkacağını sormak için tekrar bahçe kapısına koştu. Adam çoktan gitmişti. O anda arkasında bir hışırtı duydu. Yerde yeşil bir bitki uzuyor, sapının üstünde durmadan yeni yapraklar çıkıyordu. En önde portakal büyüklüğünde sapsarı bir kabak vardı. Tony, gözleriyle sapı takib ederek çıktığı yeri aradı. Birkaç dakika önce diktiği çekirdekten birdenbire bu kadar büyük bir bitki yetişmesini bir türlü aklı almıyordu.

- Bu çabuk büyüyen kabak, yıldırım gibi geliyor diye söylendi. Hep böyle uzar giderse ne yaparım? Ucundaki kabağı elimden kaçırmasam iyi olacak.

Kabak durmak bilmiyordu. Kapıdan dışarıya çıkmış, yola düzülmüştü. Çocuk da peşine düştü, ama bir türlü ona yetişemiyordu. Kabak gittikçe büyüyordu. Sıçrayarak ilerliyor, sapıyla yaprakları arkasından uzun bir kuyruk gibi yerde sürükleniyordu. Hiçbir şey onu durduramıyordu. Tony'nin:

- Dur biraz. Ne biçim kabaksın sen? Seni ben diktim. Sahibinden niçin kaçıyorsun, diye bağırıp çağırmasına bile aldırmıyordu. Birden önüne büyükçe bir tümsek çıktı. Orada bir an duraklamak zorunda kalınca, Tony ona yetişti. Elinden kaçırmamak için üzerine oturdu. Neşeyle:

- Hey, kabak efendi, dedi yolculuğunuz sona erdi.
Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz altında bir sarsıntı hissetti. Kabak hızla ileriye atılmış, tümseği aşmıştı. Çocuk da üstündeydi. Artık iyice büyümüş, birkaç metre çapında dev gibi bir kabak olmuşu. Tony bisiklete binmeyi biliyordu, ama hayatında hiç bu kadar acayip bir şeye binmemişti. Düşmemek için çok dikkat ediyor, dengesini bozmamaya çalışıyordu.

Uzaktan atla evine dönen babasını görünce rahat bir nefes aldı:
- Yetiş baba, beni buradan kurtar, diye bağırdı.
Babası kabağın yanı sıra atını dört nala koşturuyor, ama bir türlü önüne geçip onu durduramıyordu. Yolda oğluna;

- Altındaki ne, diye sordu.
Tabii o kadar büyük, attan hızlı koşan bir şeyin kabak olduğunu anlaması imkansızdı. Tony:
- Kabak, diye cevap verdi. Pek çabuk büyüyen bir cinsi. Bir kere ekildi mi insanın başına dert oluyor. Babası:
- Ben önüne geçerek onu geri çevirmeye uğraşayım, dedi.

Kabak azmanını bir duvarın yanında kıstırdı. Ama bir türlü geri döndüremiyordu. Bir sıçrayışta duvarın üstünden atladı. O tarlayı da geçince karşısına bir göl çıktı. Suda boğulma tehlikesi karşısında birden geri döndü. Geldiği yollardan geçerek kökünün bulunduğu bahçenin kapısına dayandı. Tony hâlâ üzerindeydi. Babası da atını dört nala peşinden koşturuyordu. Bereket versin kabak bahçe kapısından geçememiş, duvardan atlayamayacak kadar da yorulmuştu. Bahçeye girseydi her tarafı kaplayacak, oradaki sebzeleri, çiçekleri ezecekti. Nefes nefese duvarın dibine yığıldı kaldı.

Babası bir merdiven getirerek Tony'nin azman kabağın tepesinden aşağıya inmesine yardım etti. Çocukcağızın yorgunluktan canı çıkmıştı. Kabak da çok yorgundu. Kıpırdayacak hali kalmamıştı. Öğle yemeğini yedikleri sırada dışardan çok şiddetli bir ses geldi. Kabak azmanı büyümüş, büyümüş en sonunda olduğu yerde patlayarak binlerce parçaya ayrılmıştı.

Bütün mahalle halkı günlerce kabağı yiye yiye bitiremediler.
 

deli

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
EVE YÜRÜYÜŞ Jason Bocarro

İspanya'nın güneyinde Estapona isimli küçük bir kasabada büyüdüm. 16 yaşındayken bir sabah babam benden kendisini araba ile 30 kilometre uzaktaki bir köye götürmemi istedi. Ancak, onu Mijas'a bıraktıktan sonra arabayı bakım için yakındaki bir tamirhaneye götürüp bırakmam gerekiyordu. Araba kullanmayı daha yeni öğrenmiştim ve kullanmak için pek de fırsat çıkmıyordu. Onun için hemen kabul ettim. Babamı Mijas'a götürdüm ve öğleden sonra 4'te almaya söz verdim.

Sonra, arabayı tamirhanede bıraktım. Birkaç saat vaktim vardı. Ben de, tamirhanenin yakınında bir sinemada bir-iki film izlemeye karar verdim. Fakat bu işten o kadar keyif aldım ki, bir-iki derken ipin ucu kaçtı. Son filmimi izledikten sonra saate baktığımda 6 olduğunu gördüm. İki saat geç kalmıştım.

Filmi izlediğimi öğrenirse babamın kızacağını biliyordum. Bir daha arabayı kullanmama izin vermezdi. Ona tamirhanede arabanın işinin uzun sürdüğünü söylemeye karar verdim. Buluşacağımız yere vardığım zaman babamın köşede oturmakta olduğunu gördüm. Geç kaldığım için özür diledikten sonra ona arabanın işinin uzadığını söyledim. Bunun üzerine bana nasıl baktığını asla unutamam.
" Bana yalan söyleyebildiğin için çok üzüldüm, Jason."
" Ne demek istiyorsun? Gerçeği söylüyorum."

Babam bana tekrar baktı. "Sen geç kalınca, tamirhaneyi aradım ve bir sorun olup olmadığını sordum. Bana senin henüz arabayı almaya gelmediğini söylediler. yani araba ile ilgili bir sorun olmadığını biliyorum." Birden ne kadar büyük bir suç işlediğimi anladım ve babama gerçeği itiraf ettim. Babam beni üzgün bir şekilde dinledi.

"Kızgınım, ama sana değil, kendime. Eğer sen bunca yıldan sonra bana yalan söyleyebiliyorsan demek ki ben iyi bir baba olamamışım. Kendi babasına bile yalan söyleyebilen bir çocuk yetiştirmişim. Eve yürüyerek dönecek ve bu arada neyi yanlış yaptığımı düşüneceğim."

"Ama baba, ev 30 kilometre uzakta ve hava karardı. O kadar yolu yürüyemezsin."Babam ne özür dilemelerime, ne itirazlarıma, ne de diğer söylediklerime kulak asmadı. Onu hayal kırıklığına uğratmıştım ve hayatımın en acı veren derslerinden birini almak üzereydim. babam tozlu yollarda yürümeye başladı. Ben de arkasından araba ile izliyordum ve durmadan özür diliyor ve arabaya binmesini rica ediyordum. Ama beni duymazdan geliyor ve sessiz, düşünceli ve üzgün bir şekilde yürümeye devam ediyordu. 30 kilometre boyunca 10 kilometre süratle onu takip ettim.Babamın hem fiziksel, hem de duygusal olarak bu kadar acı çekmesine tanık olmak hayatımın en üzücü ve acı veren deneyimi olmuştur. Ancak, aynı zamanda en büyük hayat dersini de bu olaydan aldığımı söylemeliyim. O zamandan beri asla yalan söylemedim.
 

deli

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
HAYAL TACİRİ

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarıştan koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.. Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan yedi sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.

Ertesi gün hocasına sunduğu yedi sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı. "Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk.. "Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi: "Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."

Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı. "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!." Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına.. "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi.. "Ben de hayallerimi.." O orta 2 öğrencisi bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı. Öykünün en can alıcı yanı şu:

Aynı öğretmen geçen yaz önce 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine:

"Bak" dedi, "Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah'tan ki sen hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."
 

deli

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
SATILIK KÖPEK YAVRULARI

Dükkan sahibi, dükkanın kapısına: "Satılık köpek yavruları" yazısını astı. Böyle ilanlar genellikle çocukların dikkatini çeker diye düşünmeye kalmadan küçük bir erkek çocuğu belirdi.

" Köpekleri kaç paraya satıyorsunuz? " diye bir soru yöneltti. Dükkan sahibi
"30 Dolarla 50 Dolar arası " diye cevap verdi. Küçük çocuk elini cebine attı bozuklarını çıkardı.
"2 Dolar 37 sent param var. Köpeklere şöyle bir bakabilir miyim?"

Dükkan sahibi gülümsedi.Islık çalınca kulübeden dışarı bir bayan çıktı, ardından da şeker mi şeker 5 kürk yumağı. İçlerinden biri bariz bir şekilde diğerlerinin gerisinde kalıyordu. Küçük çocuk ayağı seken köpek yavrusunu işaret edip:

"Bu yavrucuğun nesi var?" diye sordu.
Dükkan sahibi veterinerin yavrucuğu muayene ettiğini ve kalça kemiğinde bir sorun bulunduğunu açıkladı. Maalesef yavru hep topallayacaktı. Küçük çocuk
"Ben bu yavruyu almak istiyorum " dedi heyecan içinde. Dükkan sahibi:
"Yo hayır onu satın almak istiyor olamazsın. Eğer gerçekten onu istiyorsan, o zaman para vermene gerek yok " dedi.

Küçük çocuğun üzüntüsü yüzünden okunuyordu. Dükkan sahibinin gözlerine dik dik baktıktan sonra parmağını dükkan sahibinin gözüne sokacak gibi konuşmaya başladı.

"Onu bana parasız vermenizi istemiyorum. Bu da diğer köpek yavruları gibi satın alınmaya ve sevilmeye değecek bir köpek. Size şimdi 2 dolar 37 sent vereceğim. Sonra da parası neyse onu tamamlayana kadar her ay 50 sent getireceğim". Dükkan sahibi hala
" Bu yavruyu almak istiyor olamazsın. Hiç bir zaman koşamayacak, zıplayamayacak ve diğer yavrular gibi seninle oynayamayacak" diyordu.
Küçük çocuk o anda pantolonunun paçasını sıvadı ve demir bir çubukla desteklenmiş sakat bacağını gösterdi. Dükkan sahibine baktı ve:

"Bende koşamıyorum. Bu yavrunun onu anlayabilecek birine ihtiyacı olacak!" dedi.
 

deli

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
Kral ve Çocuk

Eski milletlerden birinde bir hükümdar ve onun bir sihirbazı vardı. Sihirbaz ihtiyarlayınca, hükümdara “Ben yaşlandım, bana bir genç gönder de ona sihir öğreteyim” dedi. Hükümdar ona sihir öğreteceği çocuğu gönderdi. Gencin yolu üzerinde bir rahip vardı. Yola çıktığında onun yanında oturup sözlerini dinlerdi. Rahibin sözleri hoşuna gitti. Sihirbaza giderken rahibe uğrar onunla bir süre otururdu. Rahibe gidip gelirken bir gün oradan geçen insanların yolunu kesen büyük bir vahşi hayvanla karşılaştı. Kendi kendine “Büyücü mü yoksa rahip mi daha faziletli bugün öğreneceğim” dedi. Bir taş aldı ve “Allah’ım! Eğer rahibin işi sana sihirbazın işinden daha sevimli ise şu hayvanı öldürüver ki, halk yoluna devam etsin” diyerek elindeki kaya parçasını attı ve hayvanı öldürdü. Halk da yoluna devam etti.

Çocuk rahibin söylediklerinin daha doğru olduğuna ve Allah’a inanmanın gerektiğini anladı. Bu çocuk, anadan doğma yönleri ve körleri de hastalıklara garkolanları tedavi ediyordu. Bu duruma kralın yakın dostlarından olan kör biri duydu. Çeşitli hediyelerle çocuğun yanına gelerek, “Eğer beni iyileştirirsen bunların hepsi senin” dedi. Çocuk adama, “Ben hiçbir kimseyi iyileştiremem, şifayı ancak Allah verir. Eğer sen Allah’a iman edersen, ona dua ederim. O da sana şifa verir” dedi. Adam hemen Allah’a iman etti. Allah da ona şifa verdi. Sonra bu adam hükümdarın yanına gitti, önceden olduğu gibi hükümdarın yanıbaşında oturdu. Hükümdar ona, “Sana gözlerimi kim iade etti?” dedi. “Allah” dedi. Bunun üzerine hükümdar adamı tutuklattı. Çocuğun yerini söyleyinceye kadar adama işkence yaptı. Bunun üzerine çocuk hükümdarın yanına getirildi. Kral çocuğa, “Oğlum sen, körlere ve hastalara şifa vermiyor muşsun öyle mi?” dedi. Çocuk, “Şifayı ancak Allah verir” dedi. Bunun üzerine kral çocuğu da tutuklattı.

Rahibin adını söyleyinceye kadar çocuğa işkence edildi. Rahip, hükümdarın huzuruna çıkarıldı. Kral rahibe, “Dininden dön” dedi. Rahip bunu kabul etmedi. Rahip, başının tam ortasından testereyle kesildi. Kralın yakın dostunu getirdiler, dininden dön dediler. O da reddetti ve onun da başı testere ile kesildi. Çocuğa, “Dininden dön” dediler, o da reddetti. Kral adamlarına, “Bunu filan tepeye çıkarın, dağın tepesine çıkarınca dininden dönmeyince onu aşağıya atın” diye emir verdi. Çocuğu götürdüler, dağa çıkardılar. Çocuk, “Allah’ım dilediğin şekilde beni onlara karşı koru” dedi. Bunun üzerine dağ sarsıldı, o zaman düşüp öldüler.

Çocuk hükümdarın karşısına geldi. “Allah beni onlara karşı korudu” dedi. Hükümdar yine onu kendi adamlarından bir gruba teslim etti. “Bunu büyük ber gemiye bindirin. Denizin ortasına götürün. Dininden dönmezse onu denize atın” dedi. Onu götürdüler. Çocuk dua etti: “Allah’ım nasıl bilirsen beni onlara karşı öyle koru” dedi. Bunun üzerine gemi alabora oldu, hepsi boğuldu, bir tek çocuk kaldı. Çocuk tekrar hükümdarın yanına geldi. “Beni Allah korudu, sana emredeceğim, yerine getirmedikçe beni asla öldüremezsiniz” dedi. Kral, “Nedir o?” dedi. Çocuk cevabı verdi: “Halkı bir alana toplar, beni bir hurma dalına asarsın okunu, yayının tam ortasına yerleştirirsin. Allah’ın adıyla der, sonra da oku atarsan, beni öldürürsün” dedi. Hükümdar da halkı meydana topladı. Çocuğu hurmaya astı. “Allah’ın adıyla” diyerek oku üzerine attı ve ok çocuğun şakağına saplantı ve çocuk öldü. Halk çocuğun söylediğinin gerçekleştiğin görünce iman etti.
 

deli

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
BEBEK

Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri,kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.
Onun ipek yanaklarını daya doya öpmek ve cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde:
"Dokunma bana!" diye bir ses duydu.
"Beni okşamaya hakkın yok senin..."
Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü.
Aman Allahım! Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.

"Bana yaklaşmanı istemiyorum" diye devam etti.

"Hemen uzaklaş benden..."
Kadın, biraz olsun kendini toplayarak:
"Çocuklarımız hep erkek oluyor" dedi.
"Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim."
"Beni öpemezsin" diye ağlamaya başladı bebek.
"Benim de seni öpemeyeceğim gibi..."
"Neden?" diye sordu kadın.

"Neden öpemezsin ki?"
Bebek, hıçkırıklara boğulurken:
"Bunun sebebini bilmen gerekir" dedi.
"Düşünürsen mutlaka bulacaksın..." Kadın, neler olup
bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken:
"Geçmiş olsun hanımefendi" dedi.
"Başarılı bir kürtajdı doğrusu.
Ha! Sahi, "kız"mış aldırdığınız bebek."

Cüneyd Suavi
 

samanpan

.
Yönetici
Admin
her zaman babaları çocuklarını yetiştirmez. bazende çocuklar yetiştirir....

baba, akşam vakti evine gitmiş, beş yaşındaki çocuğunu kapıda kendisini beklerken görmüş...

çocuk babasına sormuş " baba 1 saatte kaç para kazanıyorsun"
baba "20 milyon" demiş... çocuk, "bana 10 milyon verir misin?" demiş...

baba sinirli bir sesle "akşam akşam senin oyuncaklarını düşünemem, zaten bütün gün işte kafam patlamış, bir de senin oyuncaklarını mı düşüneceğim" demiş...

çocuk korkup odasına gitmiş... babanın sinirleri geçince çocuğun odasına gitmiş... "oğlum uyuyor musun?" demiş, "sana kızdığım için özür dilerim" demiş, al sana istediğin 10 milyon...

çocuk hemen yastığın altındaki diğer bozuk paraları da çıkarmış, sayarken baba yine kızmış, "hem paran var, neden benden istedin?.."

çocuk, "baba bu paralar senin, elimde 20 milyon var, bana bir saatini verir misin?..
 

Enfal.571

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
ellerine saglik...

:üzgünüm simdiki cocuklara aciyorum... ne ana var ne baba, madden var ama manen yok... yazik
 
Üst Alt