Çözüldü Dualarımız Kabul Olunuyor mu, Başkalarının Duasına İhtiyacımız Var mı?

M Çevrimdışı

mucahid_tr

Üyeliği İptal Edildi
Banned
Selamun aleykum kardeşler bazı kardeşler:
Allah duamızı kabul eder,ben neden başka birisine duamda aracı edim diyebilir acaba kendi dusı kabul ediliyomu bir bakalım

Duaları kabul olan, Allah’ın sevdiği kulları konumunda olabilmek, ne güzel bir fazilet, ne yüce bir mertebedir! Bu mertebede değilsek, dualarımız kabul olmuyorsa, herhalde bunun nedenini kendimizde aramamız gerekiyor.

Zira “Dua edin, kabul edeyim” (1) Ğafir Suresi: 60 buyuran Yüce Allah (cc) vaadinden asla dönmeyeceğine göre, dualarımızın kabul olunmayışının sorumluluğu bizde demektir. O zaman kendi kendimizi sorgulamamız lazım gelir. Acaba dualarımızın kabul olunmasına engel olan nasıl ve nerede bir eksikliğimiz, bir yanlışlığımız olmuştur?

DUALARIN KABUL OLMASINI ENGELLEYEN DAVRANIŞLAR
Öyleyse,duaların kabul olmasını engelleyen hal ve davranışlar nelerdir, sorusu önem kazanıyor. Bugün bu davranışlardan, Müslümanlarda en çok görülen ve rastlananlara dikkat çekmeğe çalışalım.

Duanın kabulü için haram
yememek, helal yemek şart
Duaların kabul olması için müminlerin en çok dikkat etmeleri gereken hususlardan birisi haram yememek, helâl yemektir. Hz. Peygamber’in sas) yanında 10 sene hizmet eden Hz.

Enes b. Malik (RA), bir gün:
-Ey Allah’ın Elçisi! Ben dualarımın kabul olmasını istiyorum. Bana bunun yolunu gösterir misin? diye sormuş. Peygamber (sas) Efendimiz de şöyle buyurmuş: “Ey Enes! Helâl kazan, duan kabul olur. Zira kişi ağzına haram bir lokma götürürse, kırk gün duası kabul olunmaz.” (6) Sahih-i Buhari Tecridi Sarih Tercümesi, c: 6, s: 427.
Sa’d bin Ebi Vakkas (RA) da Peygamberimiz (sas)’e aynı soruyu sormuş:
-Ey Allah’ın Resulü! Dua buyur da Allahü Teâlâ (cc) her duamı kabul eylesin! demiş, Hz. Peygamber (sas) yine aynı cevabı vermiştir: “Duanın kabul olması için helâl yiyiniz.” (7) Et-Tergîb Ve’t-Terhîb, c: 2, s: 547, Hadis no: 8..


Ebu Hüreyre (RA) şöyle anlatmıştır: “… Allah’ın Resulü, saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semaya kaldırıp “Ey Rabbim” diye dua eden bir yolcuyu anlatarak şöyle buyurdu: “Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve netice itibariyle haramla beslenmektedir. Peki böyle bir kimsenin duası nasıl kabul edilir?” (8) Kütüb-ü Sitte, c: 14, s: 491-492, Hadis no: 5161


Müslüman, kötülüklere ve günahlara karşı tepki göstermiyor ve seyirci kalıyorsa, insanları fenalıklardan vazgeçirmiyorsa, duaları kabul olmaz. Peygamber Efendimiz’in hadisleri bu konuda net ve kesin beyanlar içerir:

“Nefsim Kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder, kötülüklerden vazgeçirirsiniz, ya da Allah’ın üzerinize azap göndermesi yakındır. Sonra dua edersiniz de duanız kabul olmaz.” (10) Kütüb-ü Sitte, C: 2, s: 379, Hadis no: 93
“Ya iyiliği emredersiniz, kötülükten vazgeçirirsiniz, ya da Allah (cc) hayırlılarınızın başına kötülerinizi musallat eder, o zaman hayırlılarınız dua ederler, ama duaları kabul olmaz.” (11) Ramuz’ül-Ehadis, c: 2, s: 345, Hadis no: 11


“Allah’a dua edip de, duanız kabul edilmeyecek hâle gelmeden ve af dileyip de mağfiret olunmayacağınız hâle gelmeden önce İyilikleri emredin, kötülüklerden vazgeçirin...” (12) Et-Tergîb Ve’t-Terhîb, c: 3, s: 230-231, Hadis no: 22

DUASI KABUL OLUNAN ZATLARA İHTİYACIMIZ VARMI

Umumiyetle tabiînin en büyüğü olarak konuşulan Yemen’in sultanı Üveysü’l-Karnî’den, sahâbe-i kirâm duâ talebinde bulunurdu. Hz. Ömer’in de içinde bulunduğu bir mecliste Efendimiz: “Üveysü’l-Karnî’yi görürseniz, kendisinden duâ taleb edin” buyurmuştu. Bu, Hz. Ömer’in içine öylesine işlemişti ki, her Yemen’den gelene: “İçinizde Üveys var mı?” diye soruyor ve hep Üveys’i arıyordu. Koca Halife, onu bulduğunda da vakit fevtetmeden: “Ömer’e duâ et” istirhamında bulunmuştu.

Peygamberlerden sonra ikinci dereceyi tutan, hele hususi bazı faziletlerde kâ’bına erişilmeyen bir insan, Üveys’ten duâ taleb ediyordu. Yemen’e gidenlere, hacca gidenlere: “Üveys’i bulursanız, kendisinden duâ isteyin” diyordu

Muhbir-i Sâdık (sallallahu aleyhi ve sellem) “Nice saçı başı dağınık insanlar vardır ki, bir meselede Allah’a kasem etseler, Allah onları kasemlerinde yalancı çıkarmaz. (Onların bütün duaları kabul görür.) Berâ b. Malik bunlardandır.” buyurmuştur. Sahabe efendilerimiz, Hazreti Berâ’nın dualarının çabucak kabul edildiğine o kadar çok şahit olmuşlardır ki, savaş meydanında sıkıştıkları bir anda gelip “Savaşı kazanacağımıza yemin et; Allah senin yeminini boşa çıkarmaz!” dedikleri rivayet edilmektedir

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemden umre yapmak için izin istedim. izin verdi. Sonra şöyle buyurdu:
"Kardeşim! Beni duanda unutma!"
Bana, benim için dünyalara değer bir kelime söyledi ve ben buna pek sevindim.
Ömer radıyallahu anh. Tirmizî

Resulululah (sav) Allahım…Sa’ d dua ettiği zaman onun duasını kabul et diye dua etmiştir daha sonraları Sa’d(ra) ın yaptığı dualar gercekleşti (Üsdül Ğabe, 2 ,366-369……ibn sa d 3 ,139 vd )

Her kim benim kullarımdan birine düşman¬lık ederse muhakkak ben ona harp açarım. Bir ku¬lum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana nafile ibadet¬leriyle de durmadan yakalaşır, nihâyet onu se¬verim. Kulumu sevince de onun gören gözü, iş¬ten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Ben¬den bir şey isterse onu verir, bana sığınırsa kendi¬sini korur himayeme alırım.” ..Buhârî, Rikak 38: İbn Mâce, fiten 16

SEVGİLİ ARKADAŞLARIM YUKARIDAKİ DUANIN KABUL OLMAMA SEBEBLERİ BİZDEDE VARMI VARSA NE YAPMALIYIZ RESULULLAH ŞU ŞU İNSANLARDAN DUA İSTEYİN DERKEN BİZ NE YAPMALIYIZ SAYGILAR
 
ABDULHAK Çevrimdışı

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
Kabirperest Vesveselerine İlaç

CAİZ VE ŞİRK OLAN TEBERRUK

TEVESSÜL , İSTİĞASE VE ŞEFAAT

FECR-İ SADIK DOĞDU , MASKE GÖRÜLDÜ : RABITA'NIN İÇ YÜZÜ

UÇMAYA KAÇMAYA - IŞINLANMAYA KLONLANMAYA SON

KALABALIKLAR DİNİNİN SEVAP KAYNAKLARINA REDDİYE

VAHDET-I VUCUD ŞİRKİ VE SEVGİDE ŞİRK

TASAVVUF BÜYÜKLERİNİN KENDİ ESERLERİNDEN KÜFÜR AKİDELERİ !

Tasavvuf Büyüklerinin Kendi Eserlerinden Küfür Akideleri (VCD)
 
A Çevrimdışı

ANDOLSUN

Üye
İslam-TR Üyesi
Allah kuluna Kafi değil mi (zümer36)

İyya kenabüdü ve iyya kenastain (Fatiha)
(Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. )
Emeğinize sağlık Abdulhak kardeşim Allah emeklerinizin ecrini versin inşaAllah.
 
M Çevrimdışı

mucahid_tr

Üyeliği İptal Edildi
Banned
selamun aleykum kardeşlerim hadisler net ve anlaşılır eğer okunursa tabii . yalan söyliyenin, haram yiyenin , kötülüklere ve günahlara karşı tepki göstermiyor ve seyirci kalıyorsa, insanları fenalıklardan vazgeçirmiyorsa, duaları kabul olmaz. ..diğer yandan...“Nice saçı başı dağınık insanlar vardır ki, bir meselede Allah’a kasem etseler, Allah onları kasemlerinde yalancı çıkarmaz. (Onların bütün duaları kabul görür.) Berâ b. Malik bunlardandır.” buyurmuştur. Sahabe efendilerimiz, Hazreti Berâ’nın dualarının çabucak kabul edildiğine o kadar çok şahit olmuşlardır ki, savaş meydanında sıkıştıkları bir anda gelip “Savaşı kazanacağımıza yemin et; Allah senin yeminini boşa çıkarmaz!” dedikleri rivayet edilmektedir…...... böyleleride var ..yazılanlarda ne denmek istendiği açık alan alır almayan almayan aldanır
 
ABDULHAK Çevrimdışı

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
selamun aleykum kardeşlerim hadisler net ve anlaşılır eğer okunursa tabii . yalan söyliyenin, haram yiyenin , kötülüklere ve günahlara karşı tepki göstermiyor ve seyirci kalıyorsa, insanları fenalıklardan vazgeçirmiyorsa, duaları kabul olmaz. ..diğer yandan...“Nice saçı başı dağınık insanlar vardır ki, bir meselede Allah’a kasem etseler, Allah onları kasemlerinde yalancı çıkarmaz. (Onların bütün duaları kabul görür.) Berâ b. Malik bunlardandır.” buyurmuştur. Sahabe efendilerimiz, Hazreti Berâ’nın dualarının çabucak kabul edildiğine o kadar çok şahit olmuşlardır ki, savaş meydanında sıkıştıkları bir anda gelip “Savaşı kazanacağımıza yemin et; Allah senin yeminini boşa çıkarmaz!” dedikleri rivayet edilmektedir…...... böyleleride var ..yazılanlarda ne denmek istendiği açık alan alır almayan almayan aldanır

Bunları biliyor ve sahih hadisleri kabul ediyoruz da sen buradan tasavvuftaki şirklere nasıl bir yol bulup konu açarak kaydıracaksın onu bekliyoruz
 
M Çevrimdışı

mucahid_tr

Üyeliği İptal Edildi
Banned
selamun aleykum kardeşim bu yazıdaki amacım ALLAH cc herkesin duasını kabul etmek zorunda olmadığını , kendi acizliğimizi gösterip dualarımızın kabul olunmadığını bilmemiz için yazdım..bazıları duada kimseye ihtiyaçları olmadığını düşünerek yanlış bir tutum içine girdiklerinin farkında olmıya bilirler onu hatırlatmak istedim AYRICA... ABDULHAK...kardeş senin gözünden de bir şey kaçmıyo tasavvuftaki CAİZ olan tevessülle de bir bağ kurulmasına zemin olsun diye yazdım
 
ABDULHAK Çevrimdışı

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
Aleykum selam
Caiz olan tevessül belli de caiz olmayan, ŞİRK olan tevessüllerde sıkıntınız var.

Caiz olan tevessüller dediğiniz gibi caiz olmayan tevessüllere de birkaç örnek verirseniz konu daha iyi anlaşılır. selamun aleykum
 
M Çevrimdışı

mucahid_tr

Üyeliği İptal Edildi
Banned
selamun aleykum ABDULHAK kardeş ........1) Allah’u Teâlâ’ya O’nun isim ve sıfatları ile tevessül.
2) Allah’u Teâlâ’ya Salih amellerle tevessül.
3) Allah’u Teâlâ’ya salih Müslüman kimsenin duâsı ile tevessül.
4) Zât ile Tevessül.
.................................ZAT İLE TEVESSÜLÜ KABUL EDEN ALİMLER
1......İBN TEYMİYYE
İbn Teymiyye’nin. Talebesi İbn Kesîr .“İbn Teymiyye’nin devlet ve ulemânın huzurunda tevessülün haram olduğu görüşünden kendi isteğiyle vazgeçip,bir insanın duasında resulullahın hürmetine şeklindeki dua şeklini kabul ettiğini .. fakat istigâse’nin ..haram olduğu görüşü üzere de*vam ettiği sözünü bizlere” nakletmiştir.[1]....(el-Bidâye ve’n-Nihaye c: 14/47,107 inci sene geçti başlığının altında Daru’l-kütübi’l-ilmiyye. 3 baskı Beyrut/1987)

2......Muhammed bin Abdulvahhâb
Muhammed bin Abdulvahhâb’a, Her ne kadar bize göre doğru olan cumhu*run bunu mekruh görmesi olsa da, içtihadî meseleler*den birisinin muteber olmadığını ileri sürmek muteber değildir. Bu yüzden tevessül edenleri de reddedeme*yiz. Bizim inkâr et*tiğimiz şey, bir mahlûka hem de ALLAH’a edildiğinden daha fazla duâ ediliyor olması, şeyh Abdulkadîr ya da bir başkasının kabrine yönelip sıkıntıla*rın giderilmesi ve istekleri*nin verilmesi için saygı ile ondan istekte bulu*nulması*dır. Burada nerededir sırf ALLAH’a duâ etmek? Nerededir ALLAH’la beraber hiç kimseye duâ etmemek? Ama birisi çıkar duâ ederken “ALLAH’ım! Ben senden Peygamberlerin ya da SALİH kullarının VESİLESİ ile şunu şunu istiyorum” diye duâ etse, SADECE ALLAH’a duâ ettikten sonra, HER HANGİ BİR KABRİN YANINDA DUA EDİYOR OLSA BİLE BU BİZİM REDDETTİĞİMİZ BİR ŞEY DEĞİLDİR .[2] diyor. (Muhammed bin Abdulvahhab tüm eserleri 3.kısım, s:68 Muhammed bin Suud İslâm fakültesinde Muhammed bin Abdulvahhab haftasında neşrolunmuştur.)

Muhammed bin Abdulvahhâb’ın bu sözleri, tevessü*lün ona göre de câiz olduğunu göstermektedir. mekruh, haram bile değildir. Nerede kaldı ki bazıları*nın dediği gibi bid’at ya da şirk olsun.

3......Ebu’l Ferec İbnu’l Cevzî

Ebu’l Ferec İbnu’l Cevzî: Nefsimi terbiye edeme*dim bazı salih kişilerin kabrine gidip onları aracı yapıp düzelmem için duâ ettim. [3].....(“Saydul-Hatır müminlere öğüt, Ebul Ferec El-Cevzî (İbn Cevzî), Tevhid yayınları, s.99-100, Baskı, 1998.)

4.......İzzuddîn b. Abdusselâm’ın

İbn Teymiyye, ve elbani .. İzzuddîn b. Abdusselâm’ın (ö.660/1262) sadece Peygamber ile teves*sülü kabul ettiğini söylüyor. [4]..(İbn Teymiyye Külliyatı, c.1 s.179, Tevhid Yayınları ,1998. )

5..........Ahmed b. Hanbelî

Ahmed b. Hanbelî (ö.241/855) Zat ile tevessülü kabul ediyor; mezhebinin görüşü de bu yönde*dir. Mensek adlı eserinde de yazılıdır. Ayrıca Elbânî’nin Tevesseül adlı eserinin 62. sayfasında Ahmet b. Hanbel’in zat ile tevessülü kabul ettiğini yazıyor.

BU KADAR YETERLİMİ ABDULHAK kardeş .......Hal böyle olunca savunduğunuz birçok fikirlerin kaynağı olarak gösterdiğiniz yukarıda adı geçen âlimleriniz, sizin şirk olarak kabul edip bunu yapana kâfir dediğiniz bir ameli yapıyorlar. Ne diyeceksiniz?....................Ayrıca itibar ettiğiniz diğer âlimler, size göre okuma yazma bilen bir insanın anlayacağı “İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn” âyet-i kerimesinin manasını anlaya*madıkları için mi zatlarla tevessülü kabul ettiler? Anlaşıl*ması bu kadar âşikâr ve basit olan mevzularda bu âlimlerinizin hata ettikle*rini söylerseniz, birçok konuda da hata edebileceklerini imâ etmiş olursunuz. Böylece onların görüşlerini savunduğunuz için siz de hata içinde olduğunuzu başka konularda da hata edebileceğinizi isteme*den de olsa itiraf etmiş olursunuz. .......

.....................ABDULHAK kardeş ....aman ha şimdi bana birsürü kitap ismi yazma kendi görüşün benim için yeterli saygılarla
 
ABDULHAK Çevrimdışı

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
selamun aleykum ABDULHAK kardeş ........

1) Allah’u Teâlâ’ya O’nun isim ve sıfatları ile teves*sül.
2) Allah’u Teâlâ’ya Salih amellerle tevessül.
3) Allah’u Teâlâ’ya salih Müslüman kimsenin duâsı ile tevessül.

4) Zât ile Tevessül.

......................ZAT İLE TEVESSÜLÜ KABUL EDEN ALİMLER

1......İBN TEYMİYYE
İbn Teymiyye’nin. Talebesi İbn Kesîr .“İbn Teymiyye’nin devlet ve ulemânın huzurunda tevessülün haram olduğu görüşünden kendi isteğiyle vazgeçip,bir insanın duasında resulullahın hürmetine şeklindeki dua şeklini kabul ettiğini .. fakat istigâse’nin ..haram olduğu görüşü üzere de*vam ettiği sözünü bizlere” nakletmiştir.[1]....(el-Bidâye ve’n-Nihaye c: 14/47,107 inci sene geçti başlığının altında Daru’l-kütübi’l-ilmiyye. 3 baskı Beyrut/1987)

2......Muhammed bin Abdulvahhâb
Muhammed bin Abdulvahhâb’a, Her ne kadar bize göre doğru olan cumhu*run bunu mekruh görmesi olsa da, içtihadî meseleler*den birisinin muteber olmadığını ileri sürmek muteber değildir. Bu yüzden tevessül edenleri de reddedeme*yiz. Bizim inkâr et*tiğimiz şey, bir mahlûka hem de ALLAH’a edildiğinden daha fazla duâ ediliyor olması, şeyh Abdulkadîr ya da bir başkasının kabrine yönelip sıkıntıla*rın giderilmesi ve istekleri*nin verilmesi için saygı ile ondan istekte bulu*nulması*dır. Burada nerededir sırf ALLAH’a duâ etmek? Nerededir ALLAH’la beraber hiç kimseye duâ etmemek? Ama birisi çıkar duâ ederken “ALLAH’ım! Ben senden Peygamberlerin ya da SALİH kullarının VESİLESİ ile şunu şunu istiyorum” diye duâ etse, SADECE ALLAH’a duâ ettikten sonra, HER HANGİ BİR KABRİN YANINDA DUA EDİYOR OLSA BİLE BU BİZİM REDDETTİĞİMİZ BİR ŞEY DEĞİLDİR .[2] diyor. (Muhammed bin Abdulvahhab tüm eserleri 3.kısım, s:68 Muhammed bin Suud İslâm fakültesinde Muhammed bin Abdulvahhab haftasında neşrolunmuştur.)

Muhammed bin Abdulvahhâb’ın bu sözleri, tevessü*lün ona göre de câiz olduğunu göstermektedir. mekruh, haram bile değildir. Nerede kaldı ki bazıları*nın dediği gibi bid’at ya da şirk olsun.

3......Ebu’l Ferec İbnu’l Cevzî

Ebu’l Ferec İbnu’l Cevzî: Nefsimi terbiye edeme*dim bazı salih kişilerin kabrine gidip onları aracı yapıp düzelmem için duâ ettim. [3].....(“Saydul-Hatır müminlere öğüt, Ebul Ferec El-Cevzî (İbn Cevzî), Tevhid yayınları, s.99-100, Baskı, 1998.)

4.......İzzuddîn b. Abdusselâm’ın

İbn Teymiyye, ve elbani .. İzzuddîn b. Abdusselâm’ın (ö.660/1262) sadece Peygamber ile teves*sülü kabul ettiğini söylüyor. [4]..(İbn Teymiyye Külliyatı, c.1 s.179, Tevhid Yayınları ,1998. )

5..........Ahmed b. Hanbelî

Ahmed b. Hanbelî (ö.241/855) Zat ile tevessülü kabul ediyor; mezhebinin görüşü de bu yönde*dir. Mensek adlı eserinde de yazılıdır. Ayrıca Elbânî’nin Tevesseül adlı eserinin 62. sayfasında Ahmet b. Hanbel’in zat ile tevessülü kabul ettiğini yazıyor.

BU KADAR YETERLİMİ ABDULHAK kardeş .......Hal böyle olunca savunduğunuz birçok fikirlerin kaynağı olarak gösterdiğiniz yukarıda adı geçen âlimleriniz, sizin şirk olarak kabul edip bunu yapana kâfir dediğiniz bir ameli yapıyorlar. Ne diyeceksiniz?....................Ayrıca itibar ettiğiniz diğer âlimler, size göre okuma yazma bilen bir insanın anlayacağı “İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn” âyet-i kerimesinin manasını anlaya*madıkları için mi zatlarla tevessülü kabul ettiler? Anlaşıl*ması bu kadar âşikâr ve basit olan mevzularda bu âlimlerinizin hata ettikle*rini söylerseniz, birçok konuda da hata edebileceklerini imâ etmiş olursunuz. Böylece onların görüşlerini savunduğunuz için siz de hata içinde olduğunuzu başka konularda da hata edebileceğinizi isteme*den de olsa itiraf etmiş olursunuz. .......

.....................ABDULHAK kardeş ....aman ha şimdi bana birsürü kitap ismi yazma kendi görüşün benim için yeterli saygılarla


Senin kafan iyi mi ?
Bütün muvahhid mucahhid alimleri Zat ile Tevessülü kabul ediyor diye kendi kendine onaylatıyorsun, demiyormusun Zat ile tevessülü bizim sofiler mi reddediyor peki ?
Bizim tevhid alimlerimizi de alıyorsunuz ama şirk bidat ve hurafelerinizde bir değişme olmuyor?
Sen bu kalpazanlığı bilinçli mi yapıyorsun bilinçsiz mi ? Bilinçli yapıyorsan ahireti tehlikeye atıyorsun , bilinçsiz yapıyorsan, koçum seni işletiyor ağababaların, git İbn Teymiyyenin , Abdulwehabın kitapları piyasada bak bakalım ne diyor sizin ara kabloculara.


İbn Teymiye şöyle der;
"Her kim Allah ile mahlukatı arasında -hükümdar ve teba'ası arasındaki aracılar gibi- aracılar oluşturursa, kişi kafir ve müşriktir. Öyle ki; kulların sorunlarını onlar Allah (c.c.)'a iletiyorlar, Allah (c.c.)'da kullarını onların aracılığıyla hidayete erdiriyor ve rızıklandırıyor. Halk önce onlardan dilekte bulunuyor, onlar da Allah (c.c.)'dan diliyorlar. Kralların yanındaki aracılar gibi. Onlar halka (da) yakın oldukları için ihtiyaçları krallara onlar dile getirirler. Halk da edep göstererek kraldan dileklerini onların yapmalarını isterler. Veya halkın onlardan (önce) dilekte bulunması, belki direkt kraldan dilekte bulunmalarından daha faydalı olabilir. Çünkü o aracılar ihtiyaçlı (sıradan halk)'dan daha krala yakındır (dosttur). Her kim bu tarzda aracılar oluşturursa o kişi kâfirdir, müşrikdir. Ondan tevbe etmesi istenir eğer tevbe etmezse öldürülür" (Mecmu'ul-Fetâvâ, I/126).

İşte bu önceki müşriklerin şirkinin aynısıdır.
Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurur:
"Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve "Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır" diyorlar" (Yunus, 10/18).



Bid'at tevessül şekillerinden olan Zat ile tevessülü , Caiz olan tevessüllerin arasına sokuşturunca bizde yutacak mıyız? Ne yaptın caiz olmayan tevessül şekili bırakmamışsın, kalmayınca yazamamışsın.
Bak senden bir önceki mesajımda ne istemiştim
ABDULHAK :

Aleykum selam
Caiz olan tevessül belli de caiz olmayan, ŞİRK olan tevessüllerde sıkıntınız var.

Caiz olan tevessüller dediğiniz gibi caiz olmayan tevessüllere de birkaç örnek verirseniz konu daha iyi anlaşılır. selamun aleykum
Sen nasıl sabote edip tersini yazmışsın tüm dünya görüyor.

Şimdi aşağıya ehli sünnet alimlerinin meşru olan ve olmayan tevessül çeşitlerini ve tasavvufçuların Bidat olan tevessül çeşitlerindeki sapma sebeblerini sıralayacağım:



TEVESSÜL ÇEŞİTLERİ

1) Meşru Tevessül 2) Bid’at Tevessül
​

1) Meşru Tevessül ve Çeşitleri:

Tevessül şu üç şekilde vardır :

1- Salih ameller
2- Allahın isim ve sıfatlarıyla dua
3- Salih zâtın duası


Bunları biraz açacak olursak :

1) Güzel İsimleri ve Yüce Sıfatlarıyla Allah’a Tevessül:

Bunlarla tevessül en hayırlı tevessül çeşitlerinden olup, onların en yücesi ve en faydalısıdır. Bu tevessül türüne delil olarak şu ayeti verebiliriz.

“Güzel isimler Allah’ındır. Onlarla Allah’a duada bulunun” (A’raf, 180)

Ayetten de anlaşılacağı gibi Allah’a isimlerinden veya sıfatlarından biriyle tevessülde bulunmak Allah’ın sevib hoşnut olduğu amellerdendir. Bu nedenle Allah Rasulu (sallAllahu aleyhi ve sellem) bu tevessül türü ile tevessülde bulunmuştur. Bize düşen de Allah Rasulu (sallAllahu aleyhi ve sellem)’in ashabının ve tabiûn’un dua ettiği gibi duada bulunmak, Allah’a yaklaşmaya, yakın olmaya çalışırken onları kendimize örnek almaktır. (Buhari , Muslim)


2) Salih Amelle Tevessül:

Bir müslümanın “Allahım! Sana olan imanım, Rasûlü’ne duyduğum sevgi ve inançla beni rahata erdirmeni senden dilerim” demesi bu türdendir. Kulun; namaz, oruç, cihad, Kur’an tilaveti, zikir, istiğfar, hayır işleyip haramdan sakınmak gibi salih amellerle Allah’a yakınlık aramasıdır. Buna delil olarak:
“Derler ki -Rabbimiz! İman ettik. Günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru...” (Âli-İmrân, 16) ayetini verebiliriz.
Sünnetten getirilecek delil ise mağara ashabının kıssasıdır. Bu kıssada geçmiş ümmetlerden üç kişi kötü hava koşullarında bir mağaraya sığınırlar. Derken bir kaya düşerek mağaranın girişini tıkar. Onlar da yapmış oldukları salih amellerle dua edip tevessülde bulunarak Allah’tan yardım dilerler. Allah da taşı aralayarak kurtulmalarını sağlar. (Buhari , Muslim)



ـ4995 ـ1ـ عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: >قَالَ رَسُولَ اللّهِ #: انْطَلَقَ ثََثَةُ نَفَرَ مِمَّنْ كَانَ قَبْلَكُمْ حَتّى آوَاهُمُ الْمَبِيتُ الى غَارٍ، فَدَخَلُوا فيهِ، فَانْحَدَرَتْ صَخْرَةٌ مِنَ الْجَبَلِ، فَسَدَّتَ عَلَيْهِمُ الْغَار. فقَالُوا: إنَّهُ َ يُنْجِيكُمْ مِنْ هذِهِ الصَّخْرَةِ إَّ أنْ تَدْعُوا اللّهَ بِصَالِحِ أعْمَالِكُمْ. فقَالَ أحَدُهُمْ: إنَّهُ كَانَ لِي أبَوَانِ شَيْخَانِ كَبِيرَانِ، وَكُنْتُ أرْعَى عَلَيْهِمَا وََ أغْبَقُ قَبْلَهُمَا أهًْ وََ مَاً. إنَّهُ نَأى

بِي طَلَبُ الشَّجَر يَوْماً فَلَمْ أرُوحْ عَلَيْهِمَا حَتّى نَامَا فَحَلَبْتُ لَهُمَا غُبُوقَهُمَا. فَوَجَدْتُهُمَا قَدْ نَامَا، فَكَرِهْتُ أنْ أغْبُقَ قَبْلَهُمَا أهًْ وَمَاً، وَكَرِهْتُ أنْ أُوقِظهُمَا، وَالصِّبْيَةُ يَتَضَاغَوْنَ عِنْدَ قَدَمَيَّ، وَالْقَدَحُ عَلى يَدِي أنْتَظِرُ اسْتِيقََاظَهُمَا حَتّى بَرَقَ الْفَجْرُ: اللّهُمَّ إنْ كُنْتَ تَعْلمُ أنّي فَعَلْتُ ذلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَفَرِّجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فيهِ مِنْ هذِهِ الصَّخْرَةِ. فَانْفَرَجَتْ شَيْئاً َ يَسْتَطِيعُونَ الْخُروجَ؛ وَقَالَ اŒخَرُ: اللّهُمَّ إنَّهُ كَانَتْ لِي ابْنَةُ عَمٍّ هِيَ أحَبُّ النَّاسِ اليّ، فأرَدْتُهَا عَنْ نَفْسِهَا، فامْتَنَعَتْ مِنِّي حَتّى ألَمَتْ بِهَا سَنَةٌ مِنَ السِّنِينَ، فَجَاءَتْنِي، فأعْطَيْتُهَا مِائَةًَ وَعِشْرِينَ دِينَاراً عَلى أنْ تُخَلّي بَيْنِي وَبَيْنَ نَفْسِهَا فَفَعَلَتْ حَتّى إذَا قَدَرْتُ عَلَيْهَا قَالَتْ: َ يَحِلُّ لَكَ أنْ تَفُضَّ الْخَاتَمَ إَّ بِحَقِّهِ. فَتَحَرَّجْتُ مِنَ الوُقُوعِ عَلَيْهَا فانْصَرَفْتُ عَنْهَا وَهيَ أحَبُّ النَّاسُ اليّ وَتَرَكْتُ الذّهَبَ؛ اللّهُمَّ إنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَأفْرِجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فيهِ. فَانْفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ، غَيْرُ أنّهُمْ َ يَسْتَطِيعُونَ الْخُروجَ. فقَالَ الثّالِثُ: اللّهُمَّ إنِّى كُنْتُ اسْتَأجَرْتُ أُجَرَاءَ فأعْطَيْتُهُمْ أجْرَهُمْ غَيْرَ رَجُلٍ وَاحِدٍ تَرَكَ أجْرَهُ وَذَهَبَ، فَثَمَّرْتُهُ لَهُ حَتّى كَثُرَتْ مِنْهُ ا‘مْوَالُ، فَجَاءَنِي بَعْدَ حِينٍ فقَالَ: يَا عَبْدَ اللّهِ أدِّ اليّ أجْرِي. فَقُلْتُ: كُلُّ مَا تَرَى مِنَ الْبَقَرِ وَالْغَنَمِ وَاِبِلِ وَالرَّقِيقِ أجْرُكَ، اِذْهَبْ فَاسْتَقْهُ. فقَالَ: يَا عَبْدَاللّهِ، َ تَسْتَهْزِئُ بِي فَقُلْتُ: إنِّي َ أسْتَهْزِئُ بِكَ، اِذْهَبْ فَاسْتَقْهُ فَأخَذَهُ كُلُّهُ. اللّهُمَّ إنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَأفْرِجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فيهِ فأنْفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ، فَخَرَجُوا يَمْشُونَ
أخرجه الشيخان وأبو داود .

الغَبوقُ« شرب آخر النهار.و»يتضاغون« يضجون ويصيحون من الجوع.ومعنى »أردتُها« راودتها وطلبت منها ان تمكنني من نفسها.و»ألمّتْ بها سنةُ« أي أصابها الجدب.و»فَضُّ الخاتمِ« كناية عن الجماع.و»التحرُّجُ« الهرب من الحرج وا“ثم والضيق
​

İbnu Ömer (radıyallahu anhumâ) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Sizden önce yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. (Akşam olunca) geceleme ihtiyacı onları bir mağaraya sığındırdı ve içine girdiler. Dağdan (kayan) bir taş yuvarlanıp, mağaranın ağzını üzerlerine kapadı.
Aralarında:
"Sizi bu kayadan, salih amellerinizi şefaatçi kılarak Allah'a yapacağınız dualar kurtarabilir!" dediler.
Bunun üzerine birincisi şöyle dedi:

"Benim yaşlı, ihtiyar iki ebeveynim vardı. Ben onları çok kollar, akşam olunca onlardan önce ne ailemden ne de hayvanlarımdan hiçbirine yedirip içirmezdim. Bir gün ağaç arama işi beni uzaklara attı. Eve döndüğümde ikisi de uyumuştu. Onlar için sütlerini sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Onlardan önce aileme ve hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun bulmadım, onları uyandırmaya da kıyamadım. Geciktiğim için çocuklar ayaklarımın arasında kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde, onların uyanmalarını bekliyordum. Derken şafak söktü:
" Ey Allah'ım! Bunu senin rızan için yaptığımı biliyorsan, bizim yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!"

Taş bir miktar açıldı. Ama çıkacakları kadar değildi.
İkinci şahıs şöyle dedi:

"Ey Allah'ım! Benim bir amca kızım vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim. Ama bana yüz vermedi. Fakat gün geldi kıtlığa uğradı, bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim; kabul etti. Arzuma nail olacağım sırada:​
"Allah'ın mührünü, gayrimeşru olarak bozman sana haramdır!" dedi.​
Ben de ona temasta bulunmaktan kaçındım ve insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim altınları da terkettim.​
Ey Allah'ım, eğer bunları senin rızayı şerifin için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar."​
Kaya biraz daha açıldı. Ancak onlar çıkabilecek kadar açılmadı.​
Üçüncü şahıs dedi ki:​
"Ey Allah'ım, ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de derhal veriyordum. Ancak bir tanesi (bir farak pirinçten ibaret olan) ücretini almadan gitti. Ben de onun parasını onun adına işletib kâr ettirdim. Öyle ki çok malı oldu.
Derken (yıllar sonra) çıkageldi ve: "Ey Abdullah! Bana olan borcunu öde!" dedi.
Ben de: "Bütün şu gördüğün sığır, davar, deve, köleler senindir. Git bunları al götür!" dedim.
Adam: "Ey Abdullah, benimle alay etme!" dedi.
Ben tekrar: "Ben kesinlikle seninle alay etmiyorum. Git hepsini al götür!" diye tekrar ettim.
Adam hepsini aldı götürdü.
"Ey Allah'ım, eğer bunu senin rıdan için yaptıysam, bize şu halden kurtuluş nâsib et!" dedi.
Kaya açıldı, çıkıp yollarına devam ettiler."
(Buhârî, Enbiya 50, Buyû 98, İcâre 12, Hars 13, Edeb 5; Muslim, Zikr 100, (2743); Ebu Davud, Buyû' 29, (3387)



3) Salih Kimselerin Dualarıyla Tevessul:

Kul dara düştüğünde kendini Allah’a karşı günahkar hissederek salih bir kimsenin duasını taleb edebilir. Ancak bu kimse itikadı düzgün, ilim ve takva sahibi bir kimse olmalıdır. Bu tevessül türüne delil olarak: “Rabb'imiz! Bizi ve imanda bizi geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” (Haşr, 59/10) ayeti verilebilir. Ayrıca Allah Rasulu (sallAllahu aleyhi ve sellem)’in: “Mûminin, müslüman bir kimsenin gıyabında kardeşi için yapmış olduğu dua kabul edilir” (Muslim) hadisi de bu tevessül türüne delildir.

أخبرنا أبو يعلى حدثنا محمد بن يزيد الرفاعي حدثنا بن فضيل حدثنا يونس بن عمرو عن أبي بردة عن أبي موسى قال أتى النبي صلى الله عليه وسلم أعرابيا فأكرمه فقال له ائتنا فأتاه فقال له رسول الله صلى الله عليه وسلم سل حاجتك قال ناقة نركبها وأعنز يحلبها أهلي فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم أعجزتم أن تكونوا مثل عجوز بني إسرائيل قالوا يا رسول الله وما عجوز بني إسرائيل قال إن موسى عليه السلام لما سار ببني إسرائيل من مصر ضلوا الطريق فقال ما هذا فقال علماؤهم إن يوسف عليه السلام لما حضره الموت أخذ علينا موثقا من الله أن لا نخرج من مصر حتى ننقل عظامه معنا قال فمن يعلم موضع قبره قال عجوز من بني إسرائيل فبعث إليها فأتته فقال دليني على قبر يوسف قالت حتى تعطيني حكمي قال وما حكمك قالت أكون معك في الجنة فكره أن يعطيها ذلك فأوحى الله إليه أن أعطها حكمها فانطلقت بهم إلى بحيرة موضع مستنقع ماء فقالت أنضبوا هذا الماء فأنضبوه فقالت احتفروا فاحتفروا فاستخرجوا عظام يوسف فلما أقلوها إلى الأرض وإذا الطريق مثل ضوء النهار​
Ebu Musa el-Eşari (r.anh)'nın naklettiğine göre;
"Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir bedevinin yanına gitti ve bu bedevi kişi Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ikramda bulundu.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem de bedeviye: "Bize uğra" buyurdu.
Bir gün bu bedevi Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e uğrayınca: "Ne ihtiyacın varsa iste" buyurdu.
Adam: "Bineceğimiz bir deve ve ailemin sağacağı birkaç keçi istiyorum" dedi.
Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): "Siz İsrail oğullarından olan yaşlı (kadın) kadar olamıyor musunuz?" buyurdu.
Ashab: "Ey Allah'ın Rasulu! İsrail oğullarının yaşlısı da nedir?" diye sorduklarında,
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle anlattı: Musa, Mısır'dan İsrailoğullarıyla beraber çıkıp gittiğinde yolu kaybettiler. Musa: "Ne oldu?" diye sorunca,
âlimleri: "Yusuf vefat edeceği zaman bizden Allah'ın huzurunda söz almıştı. Kendisinin kemiklerini de beraber almadan Mısır'dan gitmeyecektik" dedi.
Musa: "Kim onun mezarının yerini bilir?" diye sorunca,
alim: "İsrailoğullarından bir yaşlı biliyor" cevabını verdi.

Ona haber gönderildi ve o yaşlı kadın geldi. Musa: "Beni Yusuf'un mezarına götür" deyince,
yaşlı kadın: "
İstediğimi verirsen götürürüm" karşılığını verdi.
Musa: "
İsteğin nedir?" diye sorunca:
yaşlı kadın:
"Cennette senin yanında olmak istiyorum" cevabını verdi.
Musa Ona bu dileğini vermeyi istemedi. Ancak Allah Teala: "Ona isteğini ver" diye vahiy indirdi.
Bunun üzerine suyu kurumuş bir gölete gittiler.
Yaşlı kadın: "
(Az kalan) suyu çekin ve kazın" deyince suyu çektiler ve dediği yeri kazıp Yusuf'un kemiklerini (cesedini) çıkardılar. Yusuf'un kemiklerini (tabutunu) yola koyduklarında yol gündüz ışığı gibi aydınlandı."

...
(Hadisi İbn Hibban, sahih, Kitabu'd Deavat, Bab 14 (723), Hadis no: 2435 İsnadı hasendir. ; Hakim (2/404,405), Ebu Ya'la 13/236, 237 (7254) ve Ebu Davud (1081) Bakın: İbn Kesir, Telsır (5/183, 184), Suyuti:, ed-Darru'l-Mensur (5/87, 88); Ebu Davud,1081; İbni Hibban, 723; Hakim, 2.404; Ebu Yâ’la.13.236; Yedi İmamdan Hadisler:239)

Yine Enes b. Malik’ten rivayet edilen şu olay deliller cümlesindendir.

“Kıtlık zamanı Ömer (r.anh) , Abbas b. Abdulmuttalib (r.anhuma) ile yağmur duasına çıkarak şöyle dua etti:
-
Allahım! Sana Peygamberimiz ile tevessülde bulunurduk sen de bize yağmur yağdırırdın. (Şimdi) Sana Peygamberimizin amcası ile tevessulde bulunuyoruz. Bize yağmur indir.
Ravi der ki- Yağmur inmiştir.” (Buhari)


Ömer (r.anh)’in Sözünün Anlamı :

Biz peygamber (s.a.v.) den bizim için dua etmesini , böylece onun duasıyla Allah’a yakın olmayı kastediyorduk. Şimdiyse O , Allah’ın rahmetine kavuştuğundan dolayı bizim için dua edemez. Bu nedenle bizim için dua etmesini amcasından istiyoruz .
Burada da gördüğümüz gibi Ömer (r.anhuma), Peygamberin kabrine gidip aracılık yapmıyor , HAYATTA olan peygamberin amcası Abbas ile BERABER Allah'a dua ediyorlar

2) Bid’at Tevessul ve Çeşitleri:

Allah’ın sevmediği ve hoşnut olmadığı söz, fiil ve inançlarla Allah’a yakınlık aramak bid’at tevessülün kapsamına girer. Bu tevessül çeşidi ile meşgul oluşları, bazı insanları Allah’ın göstermiş olduğu meşru tevessül şekillerinden gaflete düşürüb, onların bütün gayretlerinin boşa çıkıp husrana uğramalarına sebeb olmuştur.

Şimdi Müslümanları uyarmak ve İslam’ın bu konudaki gerçeğini ortaya koymak üzere bid’at tevessülün bazı türlerini açıklamaya çalışalım.


1) Allah’a Bir Kimsenin Hatırı veya Makamı - Mevkii ile Tevessul:

Bid’at tevessül türlerinden birisi Allah’tan bir kimsenin hatırı, makamı-mevkii ile istekte bulunmaktır. “Allah'ım! Peygamberinin veya kulun filancanın yüzü suyu hürmetine senden isterim” demek böyledir. Böyle bir tevessul anlayışı İslam dininde yoktur. Allahu Teâlâ’nın “Kitabta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (Enâm: 38) dediği Kur’an’da, veya Ebu Hureyre’nin “Allah Rasulu bize tuvalete girmek dahil her şeyi öğretti diyerek kapsamını ortaya koyduğu sünnette bu tür tevessüle delil yoktur." Aynı şekilde sahabenin yaşantısında da bu türden örneklere rastlamak mümkün değildir.

İslam'ın emrettiği, Allah’a güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla tevessülde bulunmaktır. Bu bid’at tevessul türünde şayet kişi Allah’ın sultanlar, krallar gibi aracılara ihtiyacı olduğu şeklinde bir inanca sahib olursa bu onu büyük şirk’e sokar. Çünkü bu yaratıcıyı yaratılana benzetmektir. Bu çok kötü bir kıyastır.

Oysa Allah Subhanehu ve Teâlâ yarattıklarına kıyas edilemez. Allah’ın bir kulundan hoşnut olması için aracı gerekmez. Bir kuluna gazab ettiğinde de hiçbir aracı fayda vermez. Melek, peygamber ya da her ne olursa olsun hiçbir mahluk Allah’a kıyas edilemez. Yaratılan herşey yaratana muhtaçtır. Yaratan ise ne aracıya ne de herhangi bir yaratılmışa muhtaç değildir.

“Onlar, Allah’tan başka, kendilerine göklerde ve yerde olan rızıktan hiç bir şey veremeyen ve buna asla güçleri yetmeyen şeylere ibadet ediyorlar. İşte böylece siz de Allah’a birtakım benzerler icat etmeyin. Çünkü Allah her şeyi bilir. Halbuki siz bilmezsiniz.” (Nahl, 16/73-74)

İşte bu nedenle sahabe, vefatından sonra Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem ile tevessül etmeyi bırakıp dua etmesi için amcası Abbas’a yönelmiştir. Bu, onların Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem’nun sağlığında “Allahım! Peygamberinin yüzü suyu hürmetine bize yağmur indir” dediklerini, O vefat ettikten sonra ise “Rasulullah’ın amcısı Abbas’ın hürmetine” demeye başladıklarını göstermez. Bu tür bid’at duaların ne Peygamber sallAllahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde ne de Allah’ın kitabında bir yeri olmadığını iyi bildikleri için böyle bir şeye başvurmamışlardır.

Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem)’in vefatından sonra, bir kimsenin hatırıyla tevessül caiz olsaydı onun hatırıyla tevessül öncelik kazanırdı. Bu tür tevessül Mekke muşriklerinin şirkiyle benzeşmektedir.

“Onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz” (Zumer, 3)

Makamı-mevkii ne olursa olsun bir yaratılmış ile herhangi bir fayda sağlamak veya bir zararı başından savmak için güç yetirir olduğuna inanarak tevessulde bulunmak büyük şirktir. Allah korusun insanı dinden çıkarır.


2) Ölmüş Evliya ve Salihlere Seslenmek, Onlardan Yardım Dilemek, Adaklar Adamak:

Salih kimselere seslenerek, onları çağırmak, onlara adak adamak gibi fiiller Allah’ın dininden değildir. Bunlar tevhidi ortadan kaldıran, büyük şirk kapsamına giren fiillerdir. Bir kimsenin “Ey Seyyidim filan, ey şeyhim falan!... Elimden tut, şu hacetimi gider” türünden sözler sarf etmesi bu türün kapsamındandır. Ölmüş kimselere adak adamak da meşru bir tevessül türü değildir. Bir kimsenin “Ey efendim filan! Allah beni rızıklandırırsa... şu dileğim yerine gelirse... senin için şunları yapacağım, kurban keseceğim” vb. sözleri bu bağlamdadır. Bunların tümü ibadet türü olan dua ve adağı Allah’tan başkasına sarf etmektir ki İslam dini bu gibi şeylerden uzaktır.

“Ekinlerinden, hayvanlarından Allah’a pay ayırıp dediler ki -Bu Allah’ın (iddialarına göre) bu da ortak koştuklarımızındır. Ortak koştukları için olanlardan Allah’a pay düşmez. Allah için ayırdıklarından ise ortak koştuklarına da aktarırlar. Ne kadar kötü hüküm veriyorlar.” (Enâm, 6/136)

Allah’tan başkasına yönelmek, onlara duada bulunmak, onlar için türbeler yapıp içinde mum yakmak -ki günümüzde birçok cahil kimse bunları İslâm adına yapmaktadır.- ne peygamberimizin ne de Selefi Salih’in yapmadığı İslama zıt davranış biçimleridir. Çünkü onlar dua’nın sadece Allah’a edilmesi gerektiğine inanan kimselerdi. Şu ayetle emrolundukları gibi;
“
Kullarım sana benden sorarlarsa bilsinler ki ben yakınım. Dua ettiğinde bana dua edene karşılık veririm. Öyleyse çağrıma karşılık versinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulurlar.” (Bakara, 186)

Ve Muvahhidlerin İmamı (sallAllahu aleyhi ve sellem)de onlara şunu öğretmiştir:
“Dua, ibadettir.” (Tirmizi)

Dua ibadet iken nasıl olur da Allah’a mahsus bir ibadet biçimi O’ndan başkasına sarf edilebilir?...

“Eğer onları çağırırsanız, sizin çağırmanızı işitmezler. Faraza işitseler bile size cevab veremezler. Kıyamet günü de sizin (onları Allah’a) ortak koşmanızı reddederler. (Bu gerçeği) sana, her şeyden haberi olan (Allah’tan) başka hiç kimse haber veremez.” (Fatır, 14)

Bil ki, bu amellerin bütünü tevhidle, peygamberlerin gönderiliş amacı ile çelişmektedir. Peygamberler, Allah’tan başkasına ibadeti ortadan kaldırıp, ibadeti yalnızca bir olan Allah’a yöneltmek için gönderilmişlerdir. Yine peygamberler, Allah’ın amelleri kabulü için şu iki şartın yerine gelmesi gerektiğini beyan etmişlerdir. Bu şartlar:


a) Amelin salih olması
b) Allah’ın şeriatine uygun olmasıdır.


Allah şirkten başka herşeyi bağışlar.
“
Şubhesiz Allah, şirkten başka her şeyi dilediği kimsede bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir iftirada bulunmuştur.” (Nisa, 48)



3) Velilerin Ruhlarına Kurban Kesmek ve Kâbirleri Etrafında Tâzimde Bulunmak:

Günümüzde cahillerin yaptığı işlerden bazıları, velilerin türbeleri önünde kurban kesmek, belirli zamanlarda etrafında toplanıp tâzimde bulunmak, şifa umuduyla hastaları onlara taşımak, oralarda geceleyip ölmüş olan velilerden şefaat istemek, onlara seslenip dua taleb etmek, onlardan meded ummak gibi şeylerdir. Bunların tümü Allah’ın şeriatinde bulunmayan cahiliyye işi sapıkça bid’atlerdir. Allah’a, ibadette başkalarını ortak koşmaktır. Allah, bu tür şirklerden kullarını sakındırmıştır.

“Allah’a ibadet edin. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın” (Nisa, 4/36)
“
Bile bile Allah’a eşler koşmayın” (Bakara, 2/22)

Bu işleri yapanla, yapılmasına rıda gösteren hüküm açısından aynı konumdadır. Bu hüküm şirktir, iman ettikten sonra küfre sapmaktır. Allah cümlemizi bundan korusun...

Şaşırtıcı bir gerçektir ki, bu tür bid’at tevessüllere başvuran kimseler meşru tevessül çeşitlerini kullanmak yönünden pek zayıftırlar. Kur’an ve sünnet kaynaklı meşru tevessül çeşitlerini bırakıp kendi uydurdukları dualar ve bid’at tevessül çeşitleriyle Allah’a yakın olmayı ummaktadırlar. Oysa Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının uygulamaları bu konuda en hayırlı ve en faydalı olanıdır.

“Hayırlı olanı daha aşağısıyla mı değişiyorsunuz” (Bakara, 2/61)

İnkar edilmeleri din’de asıl olan, iftira yolu ile ona eklenmeye yeltenilen bu gibi bid’atleri ilk defa reddeden biz değiliz. Bilakis bu, Sahabe, Tabiûn ve Dört İmam ile kıyamete kadar onlara uyan kimselerin yoludur.



MÜSLÜMANLARIN TEVESSUL KONUSUNDA YANLIŞA DÜŞME SEBEBLERİ

1 ) En önemli sebeb takliddir. Taklid , bir kimsenin herhangi bir delile dayandırmadığı bir görüşünü , kabullenmektir. Bu şer’i açıdan yanlış bir tutumdur ve yasaktır. Mukallid , delilini bilmeden taklid ettiği kimsenin görüşünü aksi sabit olsa da bağnazca savunan kimsedir. Allah bir çok ayette bu tutumdan sakındırmıştır.

“ Onlara _ “Haydi , Allah’ın indirdiğine ve Rasule gelin “ dendiğinde derler ki _ “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyler bize yeter.” Ya babaları bir şey bilmeyen , doğru yola ermemiş kimseler idiyse?...”(Maide 104)

Selef alimleri ve muctehid imamlar aynı şekilde taklidden sakındırmışlardır. Zira taklid , çekişme , zayıflık ve saflarda bölünme sebebidir . Bu nedenle bütün meselelerde tek bir kişiyi taklid eden bir sahabiye rastlamak mümkün değildir. Dört imam da bu görüşlerinde bağnaz bir tutum içerisine girmeyip kendilerine Allah rasulunün (s.a.v.) sahih bir hadisi ulaştığında derhal görüşlerini terk etmişlerdir. Ayrıca kullandıkları delilleri bilmeksizin kendilerini taklit etmekten başkalarını sakındırmışlar , şu ayetin manasını hakkıyla anlamış olduklarını ortaya koymuşlardır :

“ Size indirilene uyun. Ondan başkasını dost edinip de uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz ! ..”(Araf 3)

2 ) Bir konuyu değerlendirirken ayet ve hadislerin bir kısmını alıp bir kısmını almamak. Bununla beraber , delil edindikleri ayet ve hadisler de , halbuki ne onların ispat etmek istediklerine delil olabilir , ne de görüşlerini destekler mahiyettedir. Ancak kesin olan şu ki ; onlar nasların delalet ettiği doğru tefsiri bilmiyorlar , ya da onları delalet ettiğinden çok uzak anlamlarla tevil ediyorlar. Şu ayette olduğu gibi :

“ Ey iman edenler ! Allah’tan sakının ve ona vesile arayın “ (Maide 35)

Bu ayette “vesile”den maksat , taat ve hoşnut olduğu amellerle Allah’a yakın olmaktır. Oysa bazı kimseler bu ayeti Allah’tan başkasından meded ummaya delil getirmektedirler. Bu , Allah’ın kelamını tahrif etmektir. Allah’ın emrettiği vesile, mufessirlerin ittifak ettiği gibi Salih ameller vasıtasıyla Allah’a yakın olma talebidir.

Yine hadislerden ise bazı kimselerin bahsi geçen “Yağmur Duası“ hadisinde Ömer’in Abbas’la (r.anhuma) yaptığı tevessulu , Allah rasulune (s.a.v.) yakınlığı nedeniyle zatiyle yapmış bir tevessül olarak değerlendirmeleri buna örnektir. Peki o zaman , Muaviye’nin ve diğer Müslümanların Yezid b. Esved el Curaşi ile yaptıkları tevessule ne buyrulur ? … Curaşi dua eder etmez yağmur yağmaya başlamıştır. Bu konuya örnek olarak “Âmâ” hadisini de verebiliriz.

Sunen-i Tirmizi, Nesai ve diğer kaynaklar tarafından Osman b. Huneyf el Ensari (r.anh)'ten sahih olarak rivayet edilen şu hadisi delil olarak göstermektedirler.

حدثنا محمود بن غيلان حدثنا عثمان بن عمر حدثنا شعبة عن أبي جعفر عن عمارة بن خزيمة بن ثابت عن عثمان بن حنيف أن رجلا ضرير البصر أتى النبي صلى الله عليه وسلم فقال :
ادع الله أن يعافيني قال إن شئت دعوت وإن شئت صبرت فهو خير لك قال فادعه قال فأمره أن يتوضأ فيحسن وضوءه ويدعو بهذا الدعاء اللهم إني أسألك وأتوجه إليك بنبيك محمد نبي الرحمة إني توجهت بك إلى ربي في حاجتي هذه لتقضى لي اللهم فشفعه في قال هذا حديث حسن صحيح غريب لا نعرفه إلا من هذا الوجه من حديث أبي جعفر وهو الخطمي وعثمان بن حنيف هو أخو سهل بن حنيف

قال الترمذي : حسن صحيح غريب
قال الشيخ الألباني : صحيح​
Hadiste râvi şöyle anlatmaktadır:
Âmâ bir adam Peygamber (s.a.v.)'e gelerek "Bana sıhhat ve afiyet vermesi için Allah'a dua et" dedi.
Rasulullah (s.a.v.) : "istersen senin için dua ederim. Ama dilersen sabredersin. Bu senin için daha hayırlıdır" buyurunca,

Adam: "Dua et" dedi.
Peygamber (s.a.v.) 'de güzelce abdest almasını ve şu şekilde dua etmesini emretti:

"Allahım senden istiyorum ve rahmet peygamberi olan peygamberin Muhammed ile Sana yöneliyorum. Ben şu ihtiyacımı gidermesi için seninle Rabb'ime yöneldim. Allahım, O'nu benim için şefaatçi kıl"
(صحيح sahih hadis)
Ahmed (4/138) Tirmizi : No 3578) Nesai es Sunenu'l Kubra (No 10419 10420) İbn Mace (No 1385) İbn Huzeyme-es Sahıhun (No 1219) Taberani el,Mu'cemu'l-kebir (9/No 8311-rivayetin merfu olan son bölümü)
el-Mucemu,s-sağır, (er Ravdu-d Dani No : 508 rivayetin merfu olan son bölümü)


Kabirsevici tasavvufçular, bu hadisin vefatından sonra Rasulullah (s.a.v.) araçılığıyla dua ve tevessülde bulunmaya dalalet ettiğini iddia etmektedirler.


1. ZULUM'E REDDİYE

Bu hadiste (Âmâ Hadisi) , vefatından sonra Peygamber (s.a.v.)'e seslenip dua etmenin ve kendisi ile tevessulde bulunmanın caiz olduğuna dair herhangi bir delil bulunmamaktadır.

Sebebi :
1- Hadiste ifade edilen Peygamber (s.a.v.)den istiğase değil bilakis Peygamber (s.a.v.) ile Allah'a yönelmektir. İsteme makamı Peygamber (s.a.v.) değil Allah'tır….

2- Hadiste anlatılan ama kimse Peygamber (s.a.v.)in zatı ile değil duası ve şefaati ile Allah'a yönelmektedir. Rasulullah'tan kendisi için dua etmesini istemiştir. Bu sebeble de O'nu benim için şefaatçi kıl" demiştir. Bu da Rasulullah'ın onun için şefaat yani (dua) ettiğini göstermektedir. Yoksa öncesinde Peygamber (s.a.v.)'den herhangi bir dua ve şefaat etme olmamış olsa "Onu benim için şefaatçi kıl" sözünün hiç bir anlamı olmazdı.

Ashabı Kiram'ın örfünde, onların bildiği şekliyle Peygamber (s.a.v.) ile tevessulde bulunmak bu biçimdedir. Yani sahabi Peygamber (s.a.v.)'e gelir, O'ndan kendisi için dua etmesini ister ve sonra duasının kabul olunmasını Allah'tan dilerdi.

Sahih-i Buhari'de sabit olan bir hadis bu konuya delil teşkil etmektedir.
Buna göre Ömer (r.anh) (23/644) kıtlık zamanında yağmur yağması için Abbas b.Abdulmuttalib (32/652) r.a. ile yani onun duası ile tevessülde bulunur ve "Allahım biz sana (Hayatta iken) peygamberin ile tevessül ederdik de yağmur yağdırırdın. Şimdi de peygamberinin amcası ile tevessülde bulunuyoruz, bize yağmur nimetini bahşet"

(صحيح sahih hadis - Buhari (No: 1010, 3710) Enes b Malik r.anh'den) derdi ardından yağmura kavuşurlardı.
3- Eğer onların söylediği gibi Rasulullah (s.a.v.)'in zatı ile tevessül etmek caiz olsaydı ama zat Peygamber (s.a.v.)'in huzuruna gitmeye ihtiyaç duymaz, aksine kendi evinde Rasulullah (s.a.v.) ile tevessül etmek suretiyle dua ederdi.

Âmâ olan Sahabi, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e, sadece kendisine dua etmesi için geldi. "Allah'a dua et de gözlerimi iyileştirsin" diye dua etmesi bunu gösteriyor.

Yani O, Allah Azze ve Celle'ye, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in duasıyla tevessülde bulunmuştu. Çünkü O kimse biliyordu ki, Rasulullah (s.a.v.)'in duası, diğerlerinin duasına nazaran daha çok kabule layıktı. Eğer âmânın amacı Rasulullah (s.a.v.)'in makamına tevessül etmek olsaydı, kalkıp Rasulullah'ın yanına gelerek O'ndan dua istemezdi; buna gerek de kalmazdı. Evinde oturup, "Allah'ım, Nebi'nin senin katındaki makamı ve yerinin yüceliği ile sana yöneliyorum. Sana yalvarıyor, bana şifa verip gözümü açmanı istiyorum" diye dua ederdi. Fakat o bunu yapmadı. Neden ?
Çünkü O bir Arab'tı ve Arab dilinde tevessulun ne anlama geldiğini çok iyi anlıyordu.
Biliyordu ki, bu duayı ancak çok şiddetli ihtiyacı olan biri söyler ve kendisine tevessul ettiği insanın adını anar. Bu duanın aksine, kesin bir şekilde kendisinde Kitab ve Sünnet ilmi bulunan salih bir kimseye gidilip istenmesi gerekir.
İşte bu durum onun Rasulullah (s.a.v.)'in huzuruna sadece Rasulullah (s.a.v.)'in kendisi için dua etmesi gayesiyle gittiğini açıkça göstermektedir.

4- Vefatından sonra Peygamber (s.a.v.)'in zatı ile tevessulde bulunmak caiz olsaydı, sahabe böyle bir uygulamada bulunurdu. Ashabın böyle bir uygulamayı güç yetirdikleri ve gereklilik bulunduğu halde terk etmiş olmaları bu tür bir tevessülün sonradan ortaya çıkarılmış bir bid'at olduğunu göstermektedir.
Bu nedenden ötürü kıtlık zamanlarında sahabe-i kiram Abbas b. Abdulmuttalib (r.anh)'ın duası, Muaviye b. Ebi Sufyan ile ed-Dahhak b. Kays (r.anhuma) , Yezid b. el-Esved el-Cureşi'nin duasıyla tevessulde bulunmuşlardır.

Şubhe sahiplerinin biri çıkıp istidrakte bulunarak Beyhaki'nin aynı hadisi rivayet ettiğini ve bu hadiste Osman b. Huneyf (r.anh)'ın Osman b. Affan (r.anh) zamanında yani, Peygamber (s.a.v.)'in vefatından sonra sözü geçen ama hadisine dayanarak bir adama bu şekilde dua etmesini emrettiği ifade edilmektedir ( ضعيف الإسناد Zayıf Eser- Taberani el Mu'cemu'l-Kebir (9/No:8311) El Muce's-Sağir (Er-Ravdu'd-Dani No: 508) Beyhaki Delailu'n Nubuvve (6/168) şeklinde bir itirazda bulunursa cevaben şöyle denir.

İlk olarak bu ziyade munkerdir, mahfuz değildir. Şebib b. Said el Habati adındaki bir ravi tarafından teferruden rivayet edilmiştir. Bu ravinin çok sayıda munker rivayeti bulunmaktadır. En düzgün hadisi oğlunun kendisinden Yunus b Yezid el Eyli nushasından Zuhri kanalıyla yapmış olduğu rivayettir. Konu edilen hadis ise bu nüshadan bile değildir.

Ayrıca işaret edilen ravi kendisinden daha sika olan Şu'be ve Hammad b. Seleme'ye muhalefet etmektedir. Çünkü bu iki ravi sözü edilen ziyadeyi zikretmemektedirler. Dolayısıyla bu ziyadenin Şebib b Sa'id el-Habati'nin munkerlerinden olduğu anlaşılmaktadır.

İkinci olarak bu gibi rivayetler, kıssa sahih olsa bile bu, şer'i bir hususun subutu için yeterli sayılmaz.
İbadet, ibaha, vucub veya tahrim ile alakalı bir şeyde sahabilerin birinden rivayet edilip de diğer sahabilerin muvafakat göstermediği ve Peygamber (s.a.v.)'den sabit olanın da ona muhalefet edip muvafakat etmediği durumda da aynısı geçerlidir.
Böyle bir uygulama Müslümanlar tarafından uyulması zorunlu olan bir sünnet kapsamında değerlendirilemez.


5- Rasulullah (Sallallhu Aleyhi ve Sellem), hem âmâya dua edeceğini vaadetmiş, hem de ona, nasıl dua edeceğini öğretmiştir.
"Dilersen sana dua ederim, dilersen sabredersin ve bu senin için daha hayırlı olur."
Bu ikinci emir, Rasulullah (s.a.v.)'in, Rabb'inden rivayet ettiği bir hadistir:
"Ben kulumu iki sevgilisiyle (gözüyle) imtihan ettiğimde sabrederse, Cennet'te onun karşılığını ona veririm"
(Buhari, Enes'ten rivayet etmiştir. El-Ehadis es-Sahiha: 2010)

6- Âmânın ısrarla "bana dua et" demesi, Rasulullah (s.a.v.)'in ona dua ettiğini gösterir. Zira O, vaad edenlerin en hayırlısıdır.
Biraz Önce geçtiği üzere Rasulullah (s.a.v.) onun için dua edeceğine söz vermişti. Âmâ ise duada ısrar ediyordu. Rasulullah (s.a.v.) de bu ısrar karşısında ona dua etti. Böylece âmânın muradı oldu.
AllahRasulu (s.a.v.) merhametinden ötürü âmâya yapması gerekeni ısrarla gösterdi ki, Allah Azze ve Celle onun duasını kabul etsin. Meşru olan ikinci tür tevessüle başvurmasını ona tavsiye etti. Bu ikinci tür tevessül, daha önce açıkladığımız gibi, salih amel ile tevessülde bulunmaktır.
Rasulullah (s.a.v.), bununla ona daha büyük bir hayrın ulaşmasını diliyordu. Bunun için de ona abdest almasını, iki rekat namaz kılarak kendisi için dua etmesini söyledi. Bu amellerin hepsi Allah Subhanehu ve Tealaya itaattir.

Allah Rasulu Sallallahu Aleyhi ve Sellem dua etmeden o bu ameli işliyor. Bu amel de "O'na vesileyi arayınız" hükmüne dahildir.


İşte böylece Rasulullah (s.a.v.) sadece âmâya dua etmekle yetinmedi, üstelik onu Allah Azze ve Celle'ye itaat ve yakınlık ifade eden amellerle meşgul etti.
Böylece mesele her yönüyle tamamlanarak, Allah Teala'nın rıdasına daha yakın olmasına çalışılmıştır. Böyle olunca da onların zannettiklerinin aksine, olayın tamamı "dua" etrafında dolaşmaktadır.

Hadisi çarpık itikad sahibi tasavvufçulara uygun hale getirmeye çalışan Şeyh el-Gimari ya gafildir, ya da gafil gibi davranmaya çalışıyor.
Çünkü el-Misbah adlı eserinde (sh. 24) şöyle diyor: "Dilersen dua ederim, dilersen senin edebileceğin bir duayı sana öğreteyim."


Bu tevil, hadisin başı ile sonunun uyuşması için gereklidir."
Ben de bu tevilin batıl olduğunu söylüyorum. Çünkü batıl oluşunun birçok yönü vardır.


Temiz Akıl sahibleri Dikkat edelim:

Âmâ kişi O'ndan kendisi için dua etmesini ister. Kendisine dua etmeyi öğretmesini değil!..
Rasulullah (s.a.v.) ona "dilersen sana dua ederim" dediğine göre, Rasulun Ona dua etmesi kesinlik kazanmış oluyor. Bu, hadisin sonuyla uyuşan bir anlamdır.

Yine görüyoruz ki, el-Gimari, hadisin sonundaki "Allah'ım! O'nu bana şefaatçi kıl, beni de O'na şefaatçi kıl!" sözüne hiç değinmiyor. Zira bu ifade daha önce de söylediğimiz gibi, Rasulullah (s.a.v.)'in duasına tevessülün apaçık bir isbatıdır.

Rasulullah (s.a.v.) 'in âmâya öğrettiği dua : "Allah'ım! Onu benim için şefaatçi kıl." (Bu cümle Ahmed b. Hanbel'in Musned'indedir. El-Hakim de onu nakleder. İsnadı sahihtir.)

Bu ibareyi, Rasulullah (s.a.v.)'in zatına, makamına veya haklarına hamletmek mümkün değildir. Çünkü bu cümledeki anlam; "Allah'ım, benim hakkımda gözlerimin iyileşmesi için O'nun şefaat ve dualarını kabul et" şeklindedir.

Şefaat,
lugatta dua demektir.

Bu da hem Rasulullah (s.a.v.), hem de diğer rasuller için kıyamet günü sabit olan şefaattir. Bu da bize göstermektedir ki, şefaatten daha özel bir şeydir.
Şefaat ise, ancak iki kimsenin olmasını gerektirir. Bu da, birisinin diğerinden, kendisine şefaatçi olması için dua etmesini istemesidir. Bu, başkasına şefaat etmeyen kimsenin haline benzer. Lisanu'l-Arab'da şöyle denir;

"Şefaat; şefaatçi olacak olanın, bir sultana veya padişaha, bir başkasının ihtiyacının görülmesi için aracılık etmesidir. Başkası için şefaat taleb eden kimse, bununla, istenen şeyin elde edilmesine vasıta olur. Denilir ki, falan kimse, falan için falancanın şefaatini diledi, o da ona şefaatte bulundu ve beni şefaatçi kıldı."
Bununla, Âmânın, Rasulullah (s.a.v.)'in zatına değil, duasına tevessül etmiş olduğu anlaşılmaktadır.


Rasulullah (s.a.v.)'in âmâya öğrettiği "beni de O'nun için şefaatçi kıl", yani "benim de O'nun hakkındaki şefaatimi kabul et" sözü (Bu cümle hadiste sahih olarak varid olmuştur. Ahmed ve el-Hakim bunu rivayet etmişler ve ez-Zehebi de sahih olduğuna muvafakat etmiştir. Bu, tek başına bile kesin bir hüccettir. Zat ile tevessül hakkında hadisi yorumlamak batıldır. Ancak, bazı yazarlar son zamanlarda zat ile tevessüle cevaz verirler. Anlaşılan odur ki, onlar bu gerçeği bilmelerine rağmen, bu kanaati zikretmektedirler. Ayrıca onlar, hadiste bundan önceki "Allah'ım, O'nu benim için şefaatçi kıl" cümlesini naklettiler. Bu da onların nakildeki güvenilirliklerinin delilidir. Onlar bu cümleyi zat ile tevessüle delil göstermektedirler. Ancak, okuyuculara bunun nasıl delil olduğunu açıklamaktan kaçınıyorlar.) "O'nun benim gözümün iyileşmesi hakkındaki duasını kabul et" demektir.

İşte böyle bir bir mana taşıdığından dolayı, bize muhalif olanların bu cümleye uzaktan veya yakından temas etmediklerini görürsünüz. Çünkü bu cümle, onların düşüncelerini temelden yıkmakta, kökünden sökmektedir.

Bunu onlara söylediğiniz zaman size bayılacakmış gibi bakarlar. Çünkü Rasulullah (s.a.v.), âmâ hakkındaki şefaati anlaşılan bir şeydir; ancak âmânın Rasulullah hakkındaki şefaat; nasıl olur? Bu sorunun onların yanında asla cevabı yoktur.

Onların bu cümleyi anlamadıklarına dair delile ve onların batıl tevillerini anlamaya gelince; onların dualarında, "Allah'ım, Nebi'ni benim için şefaatçi kıl, beni de O'nun hakkında şefaatçi kıl" cümlesini söylemediklerini görürsünüz.

Sonra el-Gimari şöyle der:
"Allah Rasulu'nün âmâya dua ettiğini düşünsek bile bu, hadisin başkasına da genellenmesine engel değildir."

Bu apaçık bir saçmalıktır. Çünkü hadisin, dua halinde âmânın dışındaki kimseler için genellenmesine bir engel olmadığını inkar eden kimse yoktur.
Ancak, Rasulullah (s.a.v.)'in, ölümünden sonra kendisine ihtiyaçları için tevessülde bulunanlar hakkında dua bilinmediği için, onlar bu şekilde doğrudan doğruya Rasulullah (s.a.v.)'in duasına tevessül etmiş olmamaktadırlar. Bundan dolayı, hükümde ihtilaf söz konusudur.
EI-Gimari'nin bunu söylemesi, onun aleyhinde bir huccettir.


7- Bu hadisi alimler, Rasulullah (s.a.v.)'in mucizelerinden olarak görürler.
Rasulullah (s.a.v.)'in kabul edilen bir duasını beyan eden hadis, Allah Azze ve Celle'nin, O'na duasıyla ne harikulade işlerin kolaylaşmasını ikram ettiğini de göstermektedir. İnsanların O'nun duasıyla hastalıklardan iyileşmesi gibi. Allah Teala, O'nun duasıyla âmânın gözlerini de iyileştirmiştir.

Bu nedenle "Delailu'n - Nubuvve" adlı kitabında el-Beyhaki ve diğer bazı alimler, bunu böyle rivayet etmişlerdir. Bu da âmânın şifa bulmasının sırrının, ancak Rasulullah (s.a.v.)'in duasıyla olduğuna delildir.
Körlerden Allah Azze ve Celle'ye ihlasla dua ederek şifa isteyip de herhangi birinin şifa bulup bulmamasına bakılırsa, dediklerimizin doğruluğu anlaşılır. Bugün herhangi bir körün bu yöndeki bir duası kabul olmamaktadır. Bu da, hadiste geçen âmânın gözlerinin iyileşmesinin, Rasulullah (s.a.v.)in duasıyla olduğunu gösterir. Yoksa, âmânın gözlerinin iyileşmesindeki sır O'nun, Rasulullah (s.a.v.)'in zatına, Allah-Azze ve Celle katındaki makamına veya hakkına tevessül değildir. Eğer zata tevessülden dolayı iyileşmiş olsaydı, ondan başka körlerin de Rasulullah (s.a.v.)'in makamına, haklarına veya zatına tevessül etmelerinden dolayı gözlerinin iyileşmesi gerekirdi.


Böyle bir görüşü savunanlar kimi zaman da diğer bütün Peygamberlerin, velilerin, şehidlerin, salihlerin ve Allah Teala'nın katında bir makam ve değer sahibi olan herkesin, ayrıca meleklerin, insan ve cinlerin hepsine tevessülü de buna eklemektedirler.
Şimdiye kadar biz böyle bir şey bilemediğimiz gibi; herhangi bir kimsenin de Rasulullah (s.a.v.)in ölümünün üzerinden bunca asır geçmiş olmasına rağmen, böyle bir şeyin meydana geldiğini bildiğini zannetmiyoruz.

Eğer kıymetli araştırıcı kardeşler izah etmeye çalıştığımız âmâ hadisinin sadece Rasulullah (s.a.v.)'in duasına tevessülle ilgisi olduğu, kesinlikle zata tevessülle bir ilgisi olmadığı anlaşılırsa; âmânın, "Allah'ım, ben senden diliyorum ve senin Nebin Muhammed ile sana tevessülde bulunuyorum" sözünün anlamının ve maksadının da "sana Nebin Muhammed'in duasıyla tevessülde bulunuyorum" demek olduğu anlaşılacaktır.


Bu, kendisine izafe edilen cümlenin hafzı demek olup, Arap dilinde bilinen bir şeydir. Tıpkı, Kur'an'da geçen "istersen bulunduğun köye ve beraber olduğumuz kafileye sor" ayetinde olduğu gibi.
Yani, "köyün ahalisine" ve "kervanın sahiblerine" demektir.
Biz ve bize muhalif olanlar, cümlede "tamamlayan"ın kaldırılmış olduğunda hemfikiriz. Bu da tıpkı, Ömer (Radıyallahu Anh)'ın, Abbas (Radıyallahu Anh)'ın duasına tevessülü gibidir.
Ancak, bu hadisteki anlamın; "ben sana, Nebi'n Muhammed'in (makamı) ile yöneliyorum" veya "Ey Muhammed, ben senin zatın veya makamın ile Rabb'ime yöneliyorum" şeklinde yorumlanması yanlıştır.
Hadisteki anlamın, "Rabb'im, ben sana Nebi'n Muhammed'in duası ile yöneliyorum" veya "ey Muhammed, ben senin duan ile Rabb'ime yöneldim" sözlerinden birisi olduğunu, bu hadis veya bir başka hadisin delil oluşundan ötürü kabul etmemiz gerekir.
Zira, bu sözün siyakında Rasulullah (s.a.v.)'in makamına açıkça işaret eden veya buna delalet eden herhangi bir şey yoktur.

Onların "makam ile tevessül" şeklindeki düşünce ve yorumlarına ne Kuran'dan, ne Sünnet'ten ve ne de Sahabe'nin sözlerinden bir tek delil vardır. Böylece, onların tercih edilecek bir yeri olmayan takdir ve yorumların kendiliğinden sakıt olmaktadır.

Burada hatırlatılması gereken bir diğer mesele de; eğer o kör (ama) Sahabi hadisi, olduğu gibi zahirine hamledilse bile, ki bu da Rasulullah (s.a.v.)'in zatına tevessüldür, bu ifade kendisinden sonra gelen "Allah'ım, O'nu bana şefaatçi kıl, beni de Ona şefaatçi kıl" cümlesini ibtal edip anlamsız kılar.
Bu da, bilindiği gibi caiz değildir. Öyleyse geriye, bu cümle ile ondan önceki cümlenin arasını bulmak kalıyor.
Bu da olsa olsa, ancak tevessülün dua ile olduğunu ortaya koyar. Böyle bir durum, hadisten anlaşılan şeyin ne olduğunu bize İsbat etmiş olur. Dolayısıyla, hadisi zat ile tevessüle delil göstermeye çalışanların delillendirmeleri geçersiz kalmış olur.

Buna rağmen diyorum ki, âma'nın Rasulullah (s.a.v.)'in zatına tevessül etmesi sahih olsa bile, bu ancak O'nun zatına özgü bir hüküm olmuş olur. Ne Peygamberlerden, ne de salihlerden hiç kimse, Onun bu durumuna ortak olamaz.
Onları AllahRasulü(s.a.v.)'in hükmüne dahil etmeyi, doğru ve sağlıklı olan bir düşünce kabul etmez. Çünkü O, onların seyyidi ve en faziletlilerindendir.

Birçok salih haberde bize geldiği gibi, bu Özellik, Allah Subhanehu ve Teala'nın, Rasulullah (s.a.v.)'i diğer Peygamberlere karşı faziletli kıldığı birşey olabilir ilgili meselelere kıyas müdahale edemez.
Kim körün Rasulullah (s.a.v.)in zatı ile Allah Azze ve Celle'ye tevessül ettiğini söylüyorsa, yapması gereken, orada durmaktır.
İmam Ahmed ve İz b. Abdusselam'dan da benzeri sözler nakledilmiştir.
İşte bu, bilimsel araştırmanın insafla beraber gerektirdiği şeydir. Doğruya eriştiren Allah Azze ve Celle'dir.


Bir Uyarı

Âmâ hadisiyle ilgili olarak bazı rivayet yollarında iki ziyade vardır. Bu ziyadelerin zayıflığını ve garibliğini açıklamak bir zorunluluktur. Ta ki okuyan kimse bu iki ziyade hakkında bilgi sahibi olsun ve bununla gerçeğin ve doğrunun aleyhine delil getirmek isteyenlere aldanmasın.

Hadisteki 1. Fazlalık:


Hammad b. Seleme'nin ziyadesidir.
Hammad b, Seleme diyor ki; "Ebu Cafer el-Hatmi bunu bize rivayet etti."
Tıpkı Şu'be'nin rivayetine benzer bir şekilde isnadından söz etti. Hakeza metin de böyledir. Ancak o kısmen de olsa metni kısaltmıştır. Hadisin sonundaki "Nebini gözümün bana geri verilmesinde şefaatçi kıl" lafzından sonra ziyade olarak, "eğer herhangi bir İhtiyaç olursa bunun gibi yap" lafzı vardır. Bunu Ebi Bekir b. Hayseme "Tarih"inde rivayet eder. Bunu kendisine Muslim b. İbrahim'in, ona da Hammad b. Seleme'nin söylediğini yazar.

Şeyhulislam İbn-i Teymiyye, "el-Kaidetu'l-Celiyye"de (sh. 102) bu ziyadenin illetli olduğunu söyler. Sebebi de, Hammad b. Seleme'nin bu hadisi tek başına rivayet etmesi ve Şu'be'nin rivayetine de muhalif olmasıdır. Şu'be ise, bu hadisi rivayet eden ravilerin en güvenilirlerindendir. Hadisteki bu illetin tesbiti hadis kaidelerine uygun olup, kesinlikle aykırı değildir.

El-Gimari'nin "eI-Misbah"da (sf: 30) Hammad b. Seleme için "O Sahih'in ricalindendir. Sikadır. Sikanın hadiste zikrettiği ziyade makbuldür" demesi, ya onun hadis ıstılahında belirtilmiş olan şeyden gafil olmasından, veya kasıtlı olarak bilmiyor gibi davranmasmdandır. Zira hadis ıstılahında bilinen bir şart vardır, o da ravinin kabulü için, kendinden daha güvenilir raviye muhalefet etmemesi gerekir.
İbn-i Hacer "Nuhbetu'l-Fiker" adlı eserinde, "hadiste fazlalık, ravinin kendisinden daha güvenilir olanın rivayetine aykırı olmadığı zaman makbuldür. Daha tercih edilene aykırı olursa, tercih edilen, daha iyi korunan rivayettir. Bunun karşıtı da "söz" olur." der. İşte bu şart, burada sözü edilen ziyade için yoktur.
Çünkü Hammad b. Seleme, Müslim'in ricalinden olsa bile, onun hadis ezberinde Şu'be'den daha zayıf olduğunda şüphe yoktur. Bunu daha iyi anlamak için, alimlerin bu konuda yazdıkları kitablara bakmak yeter.

Birincisini ez-Zehebi, "el-Mizan"da zikretti.

Ez-Zehebi, ancak kendileri hakkında konuşulmuş olanları ve sika (güvenilir) oldukları halde rivayetlerinde evham bulunanları zikreder. Halbuki O, kitabında Şu'be'ye kesinlikle yer vermemiştir.
Öte yandan, Hammad ile Şu'be'nin hayatı hakkında İbn-i Hacer'in "eI-Takrib"de yazdıklarını iyice düşünenler, aradaki farkı daha iyi anlarlar.

O diyor ki; "Hammad b. Seleme güvenilir ve ibadet sahibi olan bir kişidir. Güvenilir olanların en güveniliridir. Hayatının sonunda hıfzı değişmiştir."
Sonra şöyle devam ediyor:
"Şû'be İbnu'l-Haccac güvenilir, hafız ve hadisi çok iyi bilen bir insandır. Es-Sevri, O'na, "hadiste emiru'l-muminin" derdi. Irak'ta ilk kez hadis ricali hakkında araştırmada bulunan ve Sünnet'i savunan O'dur. İbadet ehli bir İnsandı."

Bu bilgilere sahib olduktan sonra anlarız ki, Hammad b. Seleme'nin bu hadiste Şû'be'nin aksine olarak zikrettiği ziyadesi makbul değildir. Çünkü onun bu rivayeti, kendisinden daha güvenilir olan ravinin rivayetine aykırıdır. Böylece bu, şaz bir rivayet olmaktadır. Tıpkı İbn-i Hacer'in biraz yukarıda işaret ettiği gibi. Olabilir ki, Hammad bu ziyade lafzı ezberinin zayıfladığı bir dönemde rivayet etmiştir. Dolayısıyla hataya düşmüştür.

Ahmed b. Hanbel de rivayetinde sanki bu fazlalığa değinmiş gibi. O bu hadisi Muemmel (İsmail) yoluyla Hammad'dan rivayet etmektedir.
Bunu Şû'be'nin rivayetinden sonra zikretmesine rağmen, hadisi lafzıyla ele almamıştır. Aksine, doğrudan doğruya Şû'be'nin rivayet ettiği lafzı esas alıyor.
Hadisi zikrettikten sonra şöyle diyor: "Muemmel'in Hammad'dan rivayetinde fazlalık olması muhtemeldir."
Bunun için İmam Ahmed de, diğer hafızların âdeti olduğu gibi, bu rivayeti diğerine havale ettiğinde, havale edilen rivayetteki fazlalığı belirttiği gibi, işaret etmedi.


Sözün Özü şudur:
Hadisteki ziyade şâz olduğundan dolayı sahih değildir. Olsa bile, Rasulullah (s.a.v.)'in doğrudan zatına tevessüle delil olamaz. Çünkü, "bunun gibi yap" sözünün anlamının, "hayatında iken yine çıkıp Rasulullah (s.a.v.)e gelmesi, O'ndan dua isteyip tevessül etmesi, sonra da abdest alıp Allah Rasulü (s.a.v.)'in kendisine emrettiği gibi namaz kılıp dua etmesi" şeklinde olması da muhtemeldir. Allah Subhanehu ve Teala daha iyi bilir.

Hadisdeki 2. Fazlalık :

Osman b. Afvan Radıyallahu Anh'a tevessül edip ihtiyacını gören bir kimsenin durumunu anlatan bu ziyadeyi Taberani "el-Mu'cemu's-Sağir"de (sh. 103-104) ve "el-Mûcemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir. Rivayet zinciri şöyledir: Tabera-ni, Abdullah b. Vehb'den, O Şebib b. Said el-meki'den, O Ruh İbnu'I-Kasım'dan, O Ebu Ca'fer el-Hatmi el-Medeni'den, O Ebu Umame b. Sehl b. Hanifden, o da amcası Osman b. Haniften rivayetle şöyle diyor:

Bir adam vardı. Sık sık Osman'a gelir, fakat Osman onun ihtiyacına bakmazdı. Adam, Osman b. Hanif'Ie karşılaşınca durumu O'na şikayet etti.
Osman b. Hanif O'na, abdest yerine gidib abdest almasını, sonra mescide gidip iki rekat namaz kılmasını, sonra da; "Allah'ım, ben seni diliyor ve senin Nebi'n, rahmet Nebi'siyle tevessülde bulunuyorum. Ey Muhammed, ben seninle, Rabb'im Azze ve Celle'ye ihtiyacını görmesi için yöneldim" diye dua ederek ihtiyacını zikretmesini söyledi.
Adam da bunu yerine getirdi.
Sonra O'na dedi ki; "benimle beraber gel, Osman'a gidelim." O adam da Osman b. Hanif'le beraber Osman b. Afvan'ın kapısına geldi.
O'nu gören kapıcı, geldi, elinden tutup Osman'ın yanına götürdü ve minderin üstüne oturttu.
Osman b. Afvan O'na, "ihtiyacın nedir?" diye sordu.
Adam da ihtiyacını O'na söyledi. Osman da onun ihtiyacını giderdi. Sonra adama, "bu ana kadar senin ihtiyacını görmeyi hatırlayamadım. Eğer bundan sonra bir ihtiyacın olursa bize gel" dedi.
O adam Osman b. Afvan'ın yanından ayrılınca Osman b. Hanif'le karşılaştı. O'na, "Allah senden razı olsun! Sen O'nunla konuşuncaya kadar O bana hiç bakmıyor ve ne demek istediğimi anlamıyordu" dedi.
Osman b. Hanif, "vallahi ben O'nunla konuşmadım" dedi. Sonra şöyle devam etti:

- Ben Allah Rasulu zamanında O'na kör bir adamın gelip şikayetlendiğini, sonra da iyileştiğini gördüm.
Allah Rasulu sana dediğimi ona söyledi, o da bunu yaptı ve gözleri iyi oldu.
O adam Allah Rasulune, "ey Allah'ın Rasulu! Ben kör bir insanım. Elimden tutup bana yol gösterecek olan kimsem yok. Çok zorlanıyorum" dedi. Rasulullah (s.a.v.)de ona şöyle söyledi.
"Abdest alma yerine git, abdest al. Sonra iki rekat namaz kıl. Sonra şu dualarını et."

Osman b. Hanif bu olayı anlatırken diyor ki; "vallahi biz daha oradan ayrılmamış ve aradan fazla vakit geçmemişti ki, o adam yanımıza sanki hiç kör değilmiş gibi çıkageldi."
Taberâni diyor ki: "Bunu Ruh İbnu'l-Kasım'dan Şebib b. Said, O'ndan da Ebu Said el-Mekki rivayet etmiştir. Güvenilirdir.
Ahmed b. Şebib ve babasından, Yunus b. Yezid el-Eyli'den hadis rivayet eden O'dur. Bu hadisi Ebu Ca'fer et-Hutami'den
(adı Umeyr b. Yezid'dir) Şû'be rivayet etmektedir.

O güvenilirdir. Şube'den de bunu tek başına Osman b. Ömer b. Faris rivayet etmiştir. Hadis sahihtir."

Bu hadisin sahih olduğunda şek yoktur. Ancak burada söz konusu olan, et-Taberani'nin de dediği gibi, Şebib b. Said'in naklettiği kıssadır.
Şebib denen bu adam, hakkında konuşulmuş bir kimsedir. Özellikle İbn Vehb'in ondan rivayetinde... Ancak, onu Şebib yoluyla İsmail ve Ahmed (Şebib b. Said'in oğulları) tâkib etmişlerdir. Yalnız bu İsmail denen kimseyi tanımıyorum ve ondan söz eden bir kimseyi de görmedim. Hatta öyle ki, babasından hadis rivayet edenler arasında bile sayılmadı. Ancak onun kardeşi Ahmed doğru birisidir.
Babası Şebib'e gelince, onun hakkında söylenen sözün özü;
"O güvenilirdir, yalnız ezberinde zayıflık vardır." şeklindedir.
Sadece oğlu Ahmed'in ondan ve Yunus'tan rivayeti hüccettir. Ez-Zehebi "el-Mizan"da, "O saduktur, garib hadisler rivayet eder" der.
İbn-i Adiyy de el-Kamil'de; "Onun Yunus b. Yezid'den rivayet ettiği düzgün bir nüshadır. İbn Velid bazı münker rivayetlerin yanında ondan da hadis nakleder" der.
İbnu'l-Mediyni diyor ki; "Mısır'a ticaret için gidip gelmekteydi. Onun nüshası (kitabı) sahihtir, Onu oğlu Ahmed'den alarak yazdım."
İbn-i Adiyy de şöyle der: "Şebib hıfzından konuştuğu zaman hem karıştırıyor, hem de hata ediyordu. Dilerim ki bunu kasıtlı olarak yapmamıştır. Oğlu Ahmed, Yunusun hadislerini ondan rivayet ettiğinde, sanki Yunus'muş gibi güzelce rivayet eder."


Bu sözlerden anlaşıldığına göre, Şebib'in rivayeti iki şartla kabul edilir:
Birinci Şart: Rivayetin, oğlu Ahmed'in ondan yaptığı rivayet olması gerekir.

İkinci Şart: Şebib'in Yunus'tan yaptığı rivyet olmasıdır. Bunun sebebine de gelince; yanında Yunus b. Yezid'in kitaplarının bulunmasıydı.


İbn Ebi Hatim, "Ec-Cerhu ve't-Ta'dil" adlı kitaında onun babası için şunu söyler:

"O, kitaplarından hadis söylediğinde güzel hadis rivayet eder. İbn Adiyy'in dediği gibi, ezberinden konuştuğunda ise, İbn-i Vehb'in değil, oğlu Ahmed'in rivayeti olması şartıyla, rivayetinde herhangi bir sakınca yoktur."

İbn-i Hacer' de "et-Takrib" adlı eserinde onun hayatını anlatırken böyle söyler. Zira o tartışmalıdır. Çünkü o, oğlu Ahmed'in babasından hadis rivayetinde "kesinlikle bir sakınca olmadığı"nı söylemekle vehimde bulunmuştur. Aslı böyle değildir. Aksine, Ahmed'in böyle bir rivayetinin sahih olabilmesi için, mutlaka kendisinin bizzat Yunus'tan rivayet etmesi şartı vardır. Bu şartı, İbn-i Hacer'in işaretiyle anlıyoruz. Zira İbn-i Hacer, Şebib'i, Buhari'nin tenkid edilen ravileri arasında saymıştır.

(Fethu'l-Bari, Mukaddime, 5:133)
Daha sonra, İbn-i Adiyy'in de onun hakkındaki sözlerini naklederek, onun güvenilir olduğunu söylemiş ve Onu tenkitten kurtarmak istemiştir.
Diyor ki; "Buhari, oğlunun ondan ve Yunus'tan yaptığı rivayetleri kabul etmiştir. Ancak, Yunus'tan, başkasından rivayet ettiği hadislerini almadığı gibi, îbn-i Vehb'in de Ondan rivayetlerini almamıştır."
Bu şekilde onun tenkidi, Yunus'tan başkasından rivayet etmesi şartına bağlanmıştır. Velev ki oğlu Ahmed yoluyla gelmiş olsa da. Biraz önce değindiğimiz gibi, doğru olan da budur.

Bu noktada, İbn-i Hacer'in "et-Takrib"deki her iki sözünün arasındaki çelişkinin kaldırılması, bu sözlerin arasının bulunması gerekmektedir. Bundan da, hem bu kıssanın, hem de onu delil göstermenin zayıflığı ortaya çıkmış oluyor.

Bunun ardından, rivayet hakkında bir diğer illetle karşılaştım. O da, rivayet konusunda Ahmed'in de tartışılmasıdır.
İbnu's-Sunni bu rivayeti, "Amelu'l-Yevmi ve'l-Leyf'de (sh. 202), el-Hakim "el-Mustedrak"te d/562), Şebib'in oğlu Ahmed'den üç yolla rivayet etmektedir.

Ayrıca Avn b. Umare el-Basri diyor ki, "İbnu'l-Kasım bunu bize rivayet etti." (El-Hakim rivayeti) Fakat Avn denen bu kişi zayıftır. Ancak rivayeti, Şû'be, Hammad b. Seleme ve Ebu Ca'fer el-Hutami yoluyla gelen riveyete uygun olması nedeniyle daha iyidir.

Sözün özü, bu kıssa gerçekten üç sebepten dolayı zayıf ve çirkindir:


1- Bu hadisi tek başına rivayet eden kimsenin zayıflığı,

2- O'nun hakkında ihtilaf edilmiş olması,
3- Hadisi rivayet edenlerin, güvenilir hadis râvilerinin rivayetlerine aykırı hadis rivayet edip, onun adını zikretmemeleri.


Bu nedenlerden bir tanesi bile, söz konusu rivayetin kabul edilmemesi için yeter.
Ne gârib bir taassub veya hataya uymaktır ki; Şeyh El-Gimari bu rivayetleri "el-Misbah" adlı eserinde (sh. 12,17) Beyhaki'nin "Delailu'n-Nubuve"sine ve et-Taberâni'ye atıfta bulunarak nakletmiştir. Daha sonra da bir kez olsun bu rivayetlerin sahihliği veya zayıflığı üzerinde tek bir söz bile söylememiştir. Nedeni gayet açık. Bu rivayetleri sahih göstermeye gelince, bunun imkanı yoktur. Ancak, rivayetlerin zayıflığını iptal mümkündür.

Ancak, "el-İsabe" (sh. 21-22) hakkında konuşanlar da bu rivayet hakkıda doğruyu bulamamışlardır. Buna rağmen, "bu hadis, et-Taberani, el-Mû'cemu's-Sağir ve el-Kebir'de sahihtir" diyebilmişlerdir. Bu söz önemsiz olmasına rağmen, birkaç yönden cehaletle doludur:
1-Taberani, bu hadis için "sahih" dememiştir. Aksine, sadece "es-Sağir"de böyle demiştir. Onlar hadis ilmini bilmedikleri için, vasıtalar aracılığıyla hadisi rivayet etmektedirler. Biz ise, hadisi doğrudan doğruya kaynağından aldık. "Kim denize ulaşırsa, su çeken dolaplara muhtaç olmaz."

2- Taberani bu kıssaya değil, sadece hadise "sahih" demiştir. Daha önce buna değinmiştik. "Şû'be de bu hadisi rivayet etmiştir. Hadis sahihtir" sözüyle, Şû'be'nin hadisini kastetmiştir. Şû'be ise bu kıssayı rivayet etmemiştir. Öyleyse et-Taberani kıssayı sahih görmemiştir. Bu nedenle hüccet olamaz.

3- Osman b. Hanifin kıssası sabit olsa bile, Osman b. Hanif o adama kıssadan anlaşıldığı kadarıyla nasıl dua edeceğini tam olarak öğretmemiştir. Zira O duadan, "Allah'ım, O'nu bana şefaatçi kıl, beni de O'na şefaatçi kıl" sözünü çıkarmıştır.

Zira o, Arabca bilgisi gereği biliyordu ki, Rasulullah (s.a.v.), o duayı yalnız o kör adam için yapmıştı. Bu adam için aynı dua söz konusu olmadığına göre, bu cümleyi zikretmedi.
Şeyhulislam İbn-i Teymiyye (rahimehullah) şöyle diyor:

"Bilinen bir şeydir ki, bir kimse Allah Rasulunün ölümünden sonra, "Allah'ım, O'nu bana şefaatçi kıl, beni de O'na şefaatçi kıl" dese bile, Rasulullah bu kimse için herhangi bir duada bulunmamıştır. Öyleyse, onların sözleri batıldır.
Osman b. Hanif o kimseye Allah Rasulü'nden birşey istemesini söylemediği gibi, "O'nu buna şefaatçi kıl" demesini de istememiştir. Daha doğrusu, bu rivayet edilen duayı olduğu gibi okumasını ona söylememiştir. Ancak bu duanın sadece bir kısmını okumasını söylemiştir.
Burada Nebi'den ne bir şefaat söz konusudur ve ne de şefaat zannedilen bir şey vardır. Velev ki o, "O'nu bana şefaatçi kıl" dese bile, bunun bir anlamı yoktur. Bunun için Osman, bunu emretmedi. Onun o adama söylediği dua, Allah Rasulunden gelen dua değildir. Böyle şeylerle Şer'i olan bir amel kanıtlanamaz. Tıpkı bazı Sahabilerden gelen, ancak diğer Sahabilerin muvafakat etmedikleri, ibadetlerin güzelliği, mubah, vacib veya haram olan ameller hakkındaki haberler gibi."
Bu da yine, Rasulullah (s.a.v.)'den rivayet edilenlere aykırı olan bir haber olması şartına bağlıdır. Böyle olunca da bu şekilde bir davranış, müslümanların hepsinin uyması gereken bir amel değil, aksine gayesi ictihad olan ve ummetin üzerinde tartıştığı bir şeydir. Bunun da Allah Azze ve Celle'ye Ve Rasulullah (s.a.v.)'e götürülmesi gerekir.
Biz de biliyoruz ki, Ömer Radıyallahu Anh ve Sahabenin büyükleri, hayattayken kendisine tevessül ettikleri Rasulullah Sallallahu Aleyhi vessellem'e öldükten sonra tevessulde bulunmadılar. O ölünce O'na tevessül etmediler. Bilakis kuraklık yılında kıtlık çok şiddetli bir şekilde bastırınca Ömer Radıyallahu Anh, tüm ilim ehlinin de bildiği gibi ve Ensar ve Muhacirin'in de şahid olmasıyla, insanların eline yiyecek birşeyler geçinceye kadar yağlı yemek yemeyeceğine dair yemin etmiştir. Sonra da "istiska"da bulunmak için Abbas (Radıyallahu Anh)'a başvurunca şöyle dua etmiştir:

"Allah'ım! Biz kuraklık gördüğümüzde senin Nebi'n ile sana tevessulde bulunuyorduk, sen de bize yağmur gönderiyordun. Şimdi ise senin Nebi'nin amcası Abbas ile sana tevessulde bulunuyoruz. Bize yağmur ver!"

Allah Teala da onlara yağmur göndermiştir. Bütün Sahabenin kabul ettiği ve meşhur olması nedeniyle hiçbirisinin inkar etmediği dua budur. Bu, icma edilen konuların en meşhurlanndandır.

Muaviye b. Ebu Sufyan da Hilafeti döneminde böyle dua etmiştir. Eğer onlar, Rasulullah (s.a.v.)'in ölümünden sonra tevessül etmek hayattayken tevessül etmek gibi olsaydı, "nasıl olur da Abbas ve Yezid İbnu'l Esved'e ve başkalanna tevessülde bulunuyoruz da insanların en faziletlisi olan Rasulullah (s.a.v.)'e tevessulu terkediyoruz? Halbuki O'na tevessul, tevessullerin en faziletlisi ve en büyüğüdür." diyerek Sahabe bunu icra ederdi. Ancak, bu sözü onlardan hiç kimse demediği ve hayattayken Rasulullah (s.a.v.)'in duasına ve şefaatına tevessul edildiği gibi, O öldükten sonra O'ndan başkasının duasına ve şefaatına tevessül ettikleri bilindiğine göre; onlar nezdinde meşru olan tevessulun kişinin zatıyla değil, duasıyla olan tevessül olduğu da bilinmiş olur.

Bununla beraber bu kıssada, düşünen akıllı bir insanın rahatlıkla görebileceği gibi, Osman (Radıyallahu Anh) gibi bir Halife'nin faziletine gölge düşüren bir cümle vardır. O da, Raşid Halife'nin, ihtiyacı olan bir adama hiç yüz vermemesidir. Bu İfade, Rasulullah (s.a.v.)'in kendisinden meleklerin bile haya ettiğini söylediği ve özellikle yumuşaklığı, iyiliği ve insanlara karşı hoşgörülülüğü ile tanınmış Osman (Radıyallahu Anh)'ın ahlakıyla uyuşmamaktadır. İşte bu durum, kıssanın sıhhatli olması ihtimalini tamamen uzak görmemize neden olmaktadır. Zira bu, Osman (Radıyallahu Anh)'ın ahlakına ters düşen bir zulumdur.


3) Aslı astarı olmayan hatta bazen dinin asıllarıyla çelişen uydurma hadislerle ve Allah rasulune (s.a.v.) nisbeti kesinlik kazanmamış zayıf hadislerle amel etmek. Örnek olması sebebiyle birkaç tanesini buradaki ortama aktaralım.

“ Makamımla tevessulde bulunun. Şubhesiz Allah katında makamım büyüktür “


Şeyhu'l İslam İbn Teymiyye (rahimehullah) bu mevzu/uydurma hadis hakkında şunları söyledi:
"Bu hadis yalandır. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Allah katındaki makamı, bütün peygamberlerin makamından daha büyük olmasına rağmen, hadiscilerin itimat ettikleri müslümanların kitablarından hiçbirinde böyle bir şey yoktur ve hadis ilmini bilen hiç kimse de bunu zikretmemiştir." (Kaidetun Celiletun fi,t-Tevessuli ve,l-Vesileti, s: 252)
Kitabı tahkik eden Rabi b. Hâdi el-Medhali dedi ki : İyice araştırdım ama bunu hiçbir kaynakta bulamadım.

Muhaddis Muhammed Nasıruddin el-Elbânî şunları söyledi:
"Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Allah katındaki makamının büyüklüğü konusunda hiçbir şubhe yoktur. Allah Teala, Musa'yı anlatırken şöyle demişti: "O, Allah katında itibarlı/seçkin bir kişi idi" (Ahzab 69) Mâlumdur ki bizim Peygamberimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Musa'dan (aleyhisselam) daha faziletlidir. Bu sebeble şubhesiz ki Rabbi katında Musa'dan daha itibarlıdır. Fakat bu başka bir şeydir, onun makamıyla tevessul etmek başka bir şeydir. Bazılarının yaptığı gibi bu ikisini birbirine karıştırmak doğru değildir. Çünkü Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in makamı ile tevessul eden bir kimse bununla duasının kabulü için daha fazla ümitli olmayı kastetmektedir. Bu, akılla anlaşılabilecek bir durum değildir. Çünkü bu, aklın kavrayamayacağı gaybi meselelerden birisidir. Bu konuda delil olarak kullanılmaya elverişli sahih bir naklin bulunması gerekir. Böyle bir delile ulaşılmadığı da kesindir. Zira Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tevessul konusunda geçen hadisler sahih ve zayıf hadisler diye iki kısma ayrılır.
Sahih olan hadislere gelince, yağmur yağmasını isterken Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tevessul etmeleri ve âmâ kişinin Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tevessul etmesi gibi bunlar kesinlikle onların iddia ettikleri şeyin delili değildir. Çünkü bunlar Peygamber'in zatıyla ve makamıyla değil, onun duasıyla tevessulun örnekleridir. Onun ahirate intikalinden sonra duasıyla tevessul etmek imkansız olunca, vefatından sonra onunla tevessul de imkansız hale gelir ve câiz olmaz. Tevessul hadislerinden ikinci kısma gelince bunlar zayıf hadislerdir ve zahiri anlamlarıyla bid'at tevessule delâlet ederler." (Silsiletu'l-Ehadisi'd-Daifeti ve'l-Mevdua, No:22)



عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " لَمَّا اقْتَرَفَ آدَمُ
الْخَطِيئَةَ ، قَالَ : يَا رَبِّ أَسْأَلُكَ بِحَقِّ مُحَمَّدٍ أَلَا غَفَرْتَ لِي ، فَقَالَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى : فَكَيْفَ عَرَفْتَ مُحَمَّدًا وَلَمْ أَخْلَقْهُ بَعْدُ ؟ قَالَ : يَا رَبِّ ، لِأَنَّكَ لَمَّا خَلَقْتَنِي بِيَدِكَ ، وَنَفَخْتَ فِي مِنْ رُوحِكَ ، رَفَعْتُ رَأْسِي فَرَأَيْتُ عَلَى قَوَائِمِ الْعَرْشِ مَكْتُوبًا : لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ ، فَعَلِمْتُ أَنَّكَ لَمْ تَضِفْ إِلَى اسْمِكَ إِلَّا أَحَبَّ الْخَلْقِ إِلَيْكَ ، فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى : صَدَقْتَ يَا آدَمُ ، إِنَّهُ لَأَحَبُّ الْخَلْقِ إِلَيَّ ، وَإِذْ سَأَلْتَنِي بِحَقِّهِ فَقَدْ غَفَرْتُ لَكَ ، وَلَوْلَا مُحَمَّدٌ مَا خَلَقْتُكَ "
​
Ebu'l-Haris Abdullah b. Muslim, el-Fihri İsmail b. Mesleme'den, O Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'den, O babasından, babası dedesinden, dedesi Ömer b. el-Hattab'tan merfu olarak rivayet etmiştir:
“_Adem günah işleyince dedi ki _ Ya Rabb ! Muahmmed’in hakkı için senden beni bağışlamanı dilerim.
Bunun üzerine Allah Teala _ Ey Adem ! Henüz yaratmadığım halde Muhammed’i nasıl biliyorsun? diye sordu?
Adem _ Ya Rabb ! Beni elinle yaratıp bana ruhundan üfleyince başımı kaldırdım ve arşın direkleri üzerinde şu yazıyı gördüm : La ilahe illAllah Muhammedur Rasulullah. Bildim ki Sen adının yanına ancak en sevdiğin kimsenin adını yazarsın.
Allah da şöyle buyurdu._ Seni bağışladım , Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım
.”

(Hâkim, el-Mustedrak, Kitâbu't Tarih, C: 2, S: 615; Beyhakî, Delâilu’n-Nubuvve, C: 5, S: 488, 499; Tabarânî, el-Mu’cemu’s-Sağir, 2/82-83; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/253)

Uydurmadır.

Râvilerinden olan Abdurrahm an b. Zeyd b. Eslem hakkında İbn Hibbân şöyle der: «Hadis uydurmakla itham olunmuş, Leys, Malik ve İbn Lehi’a üzerine hadisler uydurmuştur. Dolayısıyla imâm ez-Zehebî rivâyet hakkında uydurma ve batıl derken, İbn Hacer el-Askalânî de ona katılır.

Zehebi, bu hadis hakkında: ''Hadis uydurmadır. Abdurrahman yalancıdır. Ve Abdullah İbni Meslem el-Fahri'nin kim olduğunu bilmiyorum'' demektedir.

Mizan'ul-İtidal'de bu hadis için ''batıl bir haberdir'' denilmektedir.

Beyhaki Delail Nübüvve'de ''Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem zayıf ravilerdendir'' der.

El-Elbani bu hadisi aktardıktan sonra '' Sonuç olarak ben derim ki: Bu hadisin Peygamber (s.a.v.)'den aslı yoktur. Bu hadise iki muhterem hafız -Askalani ve Zehebi- batıl hükmü vermiştir. (Zayıf Hadisler Silsilesi 1/hadis no 25) diyerek hadisi eleştirmektedir.

Şeyhul İslam İbni Teymiyye (rahimehullah): ''Hakim bu rivayeti sahihi sakimden (zayıf) ayırma babının girişinde aktarmakta ve Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem'in babasından rivayet ettiği hadisler uydurmadır'' demektedir.

İlgili rivayete sahih diyen Hakim hakkında :

Şeyhu'l İslam İbn Teymiyye (rahimehullah) dedi ki:
"el-Hâkim'in bu hadisle ilgili rivayeti, onun rededilme nedenlerinden biridir. Çünkü bizzat kendisi "el-Medhal ile Ma'rifeti's-Sahihi mine's-Sakim" isimli eserinde -hadisin ravilerinden- Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'in babasından mevzu -yani uydurma- hadisler rivayet etiğini söyler! Bu işin erbabından düşünebilen bir kimse için böyle bir rivayetin kabul edilemez olduğu aşikardır. Ben derim ki, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem, hadiscilerin ittifakınca zayıf bir adamdır ve söylediği şeyleri çokça karıştırır. Ahmed b. Hanbel, Ebû Zur'a, Ebû Hatim, Nesâî ve Darâkutnî ve daha başkaları onun zayıf olduğunu söylediler.
Ebû Hatim İbn Hıbban dedi ki: Farkında olmadan haberleri öyle ters yüz ediyordu ki rivayetlerinin çoğunda murselleri merfu, mevkufları musned haline getiriyordu. Bu sebeble onun rivayetleri terkedilmeyi hak etmişlerdir." (Kaidetun Celiletun fi,t-Tevessuli ve-l-Vesile, s: 168 - 169)

Muhaddis Muhammed Nasıruddin el-Elbânî dedi ki:
"Sözün özü, bu hadisin aslı yoktur. Çünkü iki büyük hadis alimi Zehebî ve Askalânî bunun geçersizliğine kesinlikle hükmetmişlerdir. Nitekim yukarıda onlardan bu husus nakledildi." (Silsiletu,l-Ehadisi'd- Daifeti ve'l-Mevdua, no : 25; et-Tevessul envauhu ve ahkamuhu s: 115)

El-Sagani “uydurulmuş” dedi. (El-Sagani El-Hadis El-Mevzuat sy.7) Elbani de aynı şeyi söylemiştir. (Silsile el-Zayif 1/450 no 282)

El Acluni Uydurma olduğunu söylemiştir (el-Aclunî, Keşfu'l-Hafâ, II, 214.)

Şeyh Molla Aliyyul Kari "Zayıftır ama anlamı doğrudur… ” (Aliyyu'l Kari El-Esrar El-Merfuat sy 67-68)der ve şu iki hadisi bu görüşüne delil getirir:

a. İbn Esakir tarafından nakledilen hadis ”sen olmasaydın dünya yaratılmazdı.” İbni Cevzi bunu nakletti ve şöyle dedi: ”uydurulmuştur” (İbni Cevzi El-Mevzuat 1/288) ve Suyuti’de aynı şeyi söylemiştir. (Suyuti El-Laai 1/272)

b. Deylemi’den nakledilen bir hadis ”Ya Muhammed! Sen olmasaydın Bahce (cennet) yaratılmış olmazdı ve Sen olmasaydın ateş (cehennem) yaratılmış olmazdı.”

El Bâni derki ”Deylemi’den hadisin sahih olduğunu ortaya koymadan gerçekliğini onaylamak doğru olmaz ki Hiç bir alimin bu konu üzerinde durmuş olmasına rastlamış değilim… Deylemi’nin bunu aktaran tek kişi olması benim için bu hadisin zayıf olduğuna inanmak için yeterlidir, dahası Musned’inde (Deylemi, Musned 1/41/2) rastladığımda zayıf olduğuna inandım. (El Elbani Silsile El-Zayıf 1/451 no.282)


Yukarıdaki sözün uydurma olduğuna bir delil de yine başka bir rivayetten ! Akıl sahiplerini çelişkiyi görmeye davet ediyorum :

Adem (a.s.)’ın Nebî (s.a.v.)’i, kendi yaratılışından sonra cennette iken yer yüzüne inmesinden bilmesidir. Halbuki zayıf, ancak daha iyi bir senedle gelen başka rivayette:
حديث موقوف: أَخْبَرَنَا أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ الْفَقِيهُ ، نا عَبْدُ الْعَزِيزِ الْكَتَّانِيُّ ، أنا أَبُو بَكْرٍ أَحْمَدُ بْنُ طَلْحَةَ بْنِ هَارُونَ الْمَعْرُوفُ بِابْنِ الْمُنَقِّي الْوَاعِظُ ، نا أَحْمَدُ بْنُ سَلْمَانَ النَّجَّادُ ، نا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ سُلَيْمَانَ ، ناعَلِيُّ بْنُ بَهْرَامَ الْكُوفِيُّ ، نا عَبْدُ الْمَلِكِ بْنُ أَبِي كَرِيمَةَ ، عَنْ عَمْرِو بْنِ قَيْسٍ ، عَنْ عَطَاءٍ ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " نَزَلَ آدَمُ بِالْهِنْدِ ، وَاسْتَوْحَشَ ، فَنَزَلَ جِبْرِيلُ فَنَادَى بِالْأَذَانِ : اللَّهُ أَكْبَرُ ، اللَّهُ أَكْبَرُ ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مَرَّتَيْنِ أَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ مَرَّتَيْنِ ، قَالَ آدَمُ : مَنْ مُحَمَّدٌ ؟ قَالَ : آخِرُ وَلَدِكَ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ صلى الله عليه وسلم ​
Adem (a.s.) Hindistan'a iner ve yanlızlık hisseder, bunun üzerine Cebrâil inerek; Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Eşhedu En Lâ İlâhe İllallâh (iki defa), Eşhedu Enne Muhammeden Rasulullâh (iki defa) deyip ezan okur.
Adem şöyle der: «Muhammed de kim»?
Cebrâil: «Peygamberlerden son oğlundur» der.
(İbn Asâkir, Tarihu Dimeşk, 1 - 2 /323/2, Hadis no : 5591; Kenzu'l Ummâl, 11 / 616, Hadis no: 32139)

Elbâni, bu rivayet hakkında "zayıf" hükmünü vermiştir. (Husâmeddin, Fetava Yes'elunek, 7/215;Siltiletu Ehadisi Dâife, no: 403)

Râvilerinden Ali b. Behrâm bilinmemekte, diğer bir râvi olan Muhammed b. Abdullâh b. Suleyman aynı şekilde bilinmemektedir.

Bir önceki rivâyette Âdem (a.s.) daha cennette iken Peygamber (s.a.v.)’i tanıyordu, bu ikinci rivayette ise, Âdem (a.s.) yer yüzüne indiği halde Muhammed (s.a.v.)’i tanımamıştır.

Bununla birlikte Allah (c.c.) Her şeyi bilmiyormuş gibi Adem’in Muhammed (s.a.v) adını nerden gördüğünü bilmiyor da yarattığı Adem’e sorarak cehaletini gideriyor (haşa! Summe haşa)

Son Olarak :

Muvahhid bir kula düşen , kişiyi büyük şirke , küçük şirke veya haram olan bid’ate düşüren bid’at tevessul türlerinden sakınmaktır . Zira bu , duada haddi aşmaktır , ve duanın karşılıksız kalmasını gerektirir. Çünkü Allah azze ve celle ancak şer’i ölçüler içerisindeki duaları kabul eder. Ayrıca mu’min kul ,dualarını Kur’an ve sünnetten seçmeye özen göstermelidir. Zira bu kabul edilme açısından daha güvenilirdir ve de kişiye sevab kazandırır.

Bir hadiste _ “haramlar bellidir , helaller bellidir. Birde ikisi arasında şüpheli şeyler vardır . Bunlardan sakınmayan tehlikeye girer “ manasındaki hadisi şerife göre bile en azından hareket etmenizi , görüyorsunuz ki Bid’at olan tevessulleri en azından ben bunlardan beriyim diyerek reddetmenizi bekleriz.

Allah’ım ! Güzel isimlerin yüce sıfatların ; sana olan imanımız , Rasulüne duyduğumuz sevgi ve sünnetine olan bağlılığımız ; ancak senin rızanı gözettiğimiz Salih amellerimiz ve içimizden Salih kimselerin duasıyla sana yakınlık umar ; bizleri yolunda çaba gösteren , yoluna çağıran Peygamberinin (s.a.v.) sünnetine bağlı , haktan ayrılmayan muvahhid kimseler kılmanı , bizi düşmanlarımıza galip getirp aziz dinin İslam’ı yüceltmeyi bizlere nasib etmeni Senden dileriz


Allah'tan (c.c.) değil , Veliden Yardım İsterseniz, Daha Çabuk yardım Gelir Diyenlere TOKAT

Tasavvuf ehlinden çoğu defa duymuş, kitablarından okumuşsunuzdur ki; bir sıkıntı anında Allahtan istemeyin, bir Allah dostunu, tasavvuf şeyhini, veliden isteyip, dua ederseniz, yardım daha çabuk gelir. Sapık sofiye böyle inanır ve sıkıntı anında Allah c.c. yi bırakıp, yaratılmışlardan yardım ister.
Şimdi Kur'an-ı Kerim'den, Yusuf suresinde, Yusuf (a.s.)'ın zindandan çıkmak için Allah (c.c.) den direk istemek yerine, iki arkadaşından kendilerini kralın yanında anmasını istemiş, Bu sebeble Allah c.c., Yusuf (a.s.)ın zindanını uzatmış, O arkadaşlarına, Kralın yanında Yusuf (a.s.) anmayı geciktirmiştir.

MUŞRİKÇE DUA!
ALLAH'A DEĞİL , ŞEYHE DUA EDİN
Allah'a Yalvarırsan Yardım gelmez, Şeyh'ten Yardım istersen olur


Şeyh Vehbi Zuhayli: "Allah'tan Başkasından Yardım İstemeyin Deyince, Câhiller Bana Vahhabi Diyorlar"

YUSUF (a.s.)'dan Sofilere REDDİYE

Kalbten Geçeni Bildiğine İnanılan Soytarılara, Hadis İle TOKAT

​
ŞİRK OLAN TEVESSULE KENDİ AĞIZLARINDAN ÖRNEKLER

Ölüden Yardım İsteyenlere Örnekler

1- Said Nursî Örneği


Nurcular şu şiiri, Abdülkadir Geylânî’nin, sekiz asır önce Said Nursi için yazdığını iddia ederler:
“Bizi aracı yap, her korku ve darlıkda.
Her şeyde her zaman, candan koşarım imdada
Ben korurum müridimi korktuğu her şeyde.
Koruyuculuk ederim ona, her şer ve fitnede.
Müridim ister doğuda olsun ister batıda
Hangi yerde olursa olsun yetişirim imdada
”
(Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lema, c. II, s. 2083.)

Bu iddiayı Said Nursî’nin 23 şakirdi yapar . (İsimleri şöyledir: Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re'fet, Ali, Ahmed Husrev, Mustafa Efendi, Rüştü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mes'ud, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza.)
İspat için, cifr denen hayali şeylere dayanır ve şiirde, Abdulkadir Geylânî’nin şu anlamı sakladığını söylerler:
“Müridim Said Kürdî, Rusya’da esirken kuzeydoğu Asya’dan bidatçıların eliyle Asya’nın batısına sürgün edildiği ve Sibirya taraflarından kaçıp çok fazla yeri dolaşmak zorunda kaldığı sırada ALLAH’ın izni ile ona yardım ederim ve imdadına yetişirim.”

Yardımın nasıl gerçekleştiği de şöyle anlatılıyor:
“Evet Hazret-i Gavs’ın “müridim” dediği Said, esir olarak üç sene Asya’nın kuzeydoğusunda, yok edici zorluklar içinde hep korundu. Üç-dört aylık yolu, kaçarak aşmış, çok şehirleri gezmiş ama Gavs’ın dediği gibi hep koruma altında olmuştur.


Üstadımız diyor ki: “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hîzan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim. Çocukluk itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur” derdim. Şaşırtıcıdır ama yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiştir ."
(Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lema, c. II, s. 2084.)
Risale-i Nur Enstitüsü | Risale-i Nur Külliyatı
Risale-i Nur Enstitüsü | Risale-i Nur Külliyatı


Bu inancın Kur’ân’a aykırılığını gösteren âyetler daha önce okunmuştu. Bir âyet de şöyledir:
“Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? ALLAH ile beraber başka bir ALLAH mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz..” (Neml 62)
Güç yetirilemeyen konularda başkasından yardım alınabilirse artık kim ALLAH’a sığınır? ALLAH Teâlâ şöyle buyuruyor:
“De ki, ALLAH’ın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.

Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (İsrâ 56-57)
“ALLAH neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.

ALLAH’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır. Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.” (Nahl 19-21)
“Onlara sorsan; “Gökleri ve yeri, kim yarattı?” diye, kesinkes “ALLAH” diyeceklerdir. De ki: “ALLAH’ın yakınından neyi çağırdığınıza baktınız mı? ALLAH bana bir sıkıntı vermeyi istemiş olsa, onlar bu sıkıntıyı fark edebilirler mi? Ya da ALLAH bana iyilik etmeyi istemiş olsa, onlar onun bu iyiliğini önleyebilirler mi?” De ki: “ALLAH bana yeter. Dayanacak olanlar ona dayansınlar.” (Zumer 38)
HafazanAllah , Allah'ım aklıma mukayyet ol .

Bunu bir kısım insanların bediuzzaman sıfatı verilen , kitaplarına Kuran-ı kerim'in urvet'ul Vuska ve hablullahHaşa sıfatlarını veren İnsan söylüyor !!

Bu inancın üzerine ne söylenebilir ki ?

Hiç bu zihniyet ve itikadi benimseyenlere islam dini gelmiş de cahiliyye devrinden kurtulmuş denilir mi ?

Allahım müslümanları böyle sakatlardan ve anlayışlarından halas eyle .

2- Fethullah GÜLEN Örneği


Fethullah GÜLEN, Peygamberimizin amcası Hamza’nın kendine, sayılamayacak kadar çok yardım ettiğini iddia eder ve onlardan birini şöyle anlatır:


Ankara’dan İstanbul’a geliyoruz... “Kartal civarına kadar geldik. Hava hafif hafif yağıyordu. Oralarda çukurca bir yer varmış; tam biz oraya yaklaşmıştık ki, yağmur olanca hızıyla şiddetlendi. Rampanın dibine indiğimizde de bujileri su aldı ve araba stop etti. Bir-iki dakika içinde su kabardı ve bizim arabayı yüzdürmeye başladı. Her geçen dakika su daha da kabarıyor ve bir afet halini alıyordu. Öyle ki kısa bir müddet sonra kalas yüklü kamyonları bile kaldırıp, sağa sola sürüklemeye başladı. Camı biraz açayım, dedim, içeriye dolan su üçümüzü de sırılsıklam ıslattı. Hemen camı kapattım. Elden bir şey gelmiyordu. Koca otobüs ve kamyonlar dahi suyun yüzünde adeta saman çöpüne dönmüşlerdi. Hatta onlardan birkaçı, sağımızdan, solumuzdan geçerken “Geçen sene burada bir sürü taksi sürüklendi gitti.” diyerek moralimizi de bozdular... Ya araba kıyıdaki bariyerlere vurur da parçalanırsa; halbuki emanet.. durmadan bunları düşünüyorum...

Bir ara baktım büyük bir kalas bize doğru geliyor. Aklımdan, şu kalas bizim ile sütre arasında dursa hiç olmazsa araba kıyıdaki sütrelere çarpmaz diye düşündüm ve tam o esnada arkadaşlara “dua edin” dedim. Kendim de “Ya Seyyidena Hamza! Ya Seyyidena Hamza!” diyerek o yüce ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim. Üzerimize doğru gelmekte olan kalas, yanımızdan geçerek gözden kayboldu... Ve hayrettir selin mecrası birden değişti, hızı da azaldı... Olayın şahitleri var. Bu değişikliği ve birden selin hızının azalmasını fiziki kanunlarla izah imkansız. Hiçbirimizin şüphesi kalmadı ki, Cenab-ı Hakk o mukaddes ve yüce ruhu istihdam buyurdu ve yardımımıza gönderdi... .
( Küçük Dünyam 2, Zaman Gazetesi 28 Kasım 1996, ayrıca
http://arsiv.zaman.com.tr/1996/11/28...ndi/index.h tml ; (30/11/2003)
Ekli dosyayı görüntüle 33626

Hem “Ya Seyyidenâ Hamza! Ya Seyyidenâ Hamza!” yani “Efendimiz Hamza, efendimiz Hamza yetiş!..” diyor, hem de “o yüce ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim ” diyor.
Bunun neresi Allah’a dua? Sonra şöyle diyor:

“Ehl-i tahkik, şahıslardan istimdat etmeyi mahzurlu görürler. Kanaatimce her meselede olduğu gibi, bu meselede de ölçüyü iyi ayarlamak, ifrat ve tefritten kaçınmak gerekir. Bize göre büyük ve mukaddes ruhlardan istimdat olabilir; fakat kalbin ibresi her an Cenab-ı Hakk’ı göstermelidir. Yani bu büyüklere, vesile ve vasıtalıktan öte tasarruf adına hiçbir paye verilmemelidir. Zaten onları vesile olarak istihdam buyuracak da yine Cenab-i Hak’tır. O dilemedikten sonra, hiç kimsenin, hiçbir meselede yardımcı olması, bir şey yapması mümkün değildir. Ama, Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder; halk eder esbabını bir lahzada ihsan eder.” Bu hususu da böyle tespit ettikten sonra: Büyük ve mukaddes ruhlar ceset kafesinden kur-tulduklarında, adeta bir melek haline gelirler... Hele bunlardan, canlarını yüce, yüksek bir ideal ve davaya adamış olanlar, kendileriyle aynı düşünceyi paylaşanları Allah’ın izniyle her zaman destekler, onlara arka çıkar ve onları korurlar. Ama, arz ettiğim gibi frekans birliği şarttır”.

İsa’ya Allah diyen Katolikler de benzeri ifadeleri kullanarak şöyle diyorlar:
“İsa kendiliğinden bir şey yapamaz. Her şeyi kendisini gönderen Baba’dan alır . (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 859. )
Şimdi o, Baba’nın yanında Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah’ın huzurunda daima hazır bulunmaktadır
” (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 519).

Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“İşte Rabbiniz olan Allah… Hakimiyet onundur. Onun yakınından çağırdıklarınız bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de sizin ortak saymanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyin iç yüzünü bilen Allah gibi, haber veremez.” (Fatır 13-14)

“De ki: “Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? Bundan bizi kurtarırsan şükredenlerden olacağız diye ona gizli gizli yalvarır yakarırsınız.”
De ki: “Allah sizi ondan ve her sıkıntıdan kurtarır, sonra da ona ortak koşarsınız.” (En’am 63-64)


“Gemiye bindiklerinde, şirkten uzak bir şekilde, yalnız ona boyun eğerek Allah’a yalvarırlar. Allah onları karaya çıkardı mı, bir de bakarsın ona eş koşmaya kalkışıyorlar.” (Ankebut 65)

Hamza gibi şehidlerin ölmediğini isbat için şu ayete dayanılıyor:

“Allah yolunda öldürülenlere ´ölüler demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ama siz bunu fark edemezsiniz.” (Bakara 27154)

Allah, “siz bunu fark edemezsiniz” dediğine göre bize söz düşmez. Onlardaki canlılık, insanın fark edebileceği cinsten olsaydı, öncelikle Peygamberimiz fark eder, Hamza’nın ölümüne pek fazla üzülmezdi.
Abdullah b. Mes’ud diyor ki; “biz onun, Hamza’ya ağladığı kadar bir şeye ağladığını görmedik. Onu kıbleye doğru koydu, cesedinin başında durdu ve sesli olarak, hıçkıra hıçkıra ağladı” (Safiyyu’r-Rahmân el-Mubârekfûrî, er-Rahiku’l-Mahtûm, Beyrut 1408/1988, Sf: 255-256.)

Konu ile ilgili diğer âyetler şöyledir:

“Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Hayır, onlar diridirler, Rabbleri katında rızıklanırlar. Onların içleri açılır; çünkü Onlara Allah, kendi ikramından vermiştir. Arkadan gelip kendilerine henüz katılmamış olanlar adına da sevinirler. Çünkü onları korkutacak veya üzülmelerine sebeb olacak bir şey yoktur.
Allah’ın nimeti ve ikramı sebebiyle de sevinirler. Allah, müminlerin alacağı karşılığı azaltmayacaktır.” (Al-i İmran 169-171)


Bir an için “siz bunu fark edemezsiniz” hükmünün olmadığını ve iyi müminlerin onların farkına vardığını düşünelim. Bu durumda fark edilecek tek şey, içinde bulundukları nimetler olur. Bu, onların insanlara yardım edeceğine delil olmaz. Onlardan yardım isteyenlerin durumu, şu ayette açıklanandan başkası değildir:
“Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendisine cevab veremeyecek kimseyi çağırandan daha sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısından habersizdirler.” (Ahkaf 5)

Mekke muşrikleri de tanrılarında var saydıkları gücü Allah’ın verdiğine inanırlardı. Kâbe’yi tavaf ederken şöyle derlerdi:

“Lebbeyk lâ şerîke lek illâ şerîkun huve lek temlikuhu ve mâ melek”
“Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetkilerinin de sahibi sensin.”


Bu, delilsiz bir iddiaydı. Bunu bize nakleden İbn Abbas diyor ki, onlar “Lebbeyk lâ şerîke lek = Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur.” dediklerinde Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle derdi: “Yazıklar olsun; burada kesin, burada kesin. ”
(Muslim, Hacc, 22, Hadis no: 1185)


Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Desen ki: ‘Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi düzenleyen kim?’ Onlar: ‘Allah’tır!’ diyeceklerdir. Deki; ‘O halde ona karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’
İşte sizin gerçek Rabb'iniz Allah budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl da çevriliyorsunuz?” (Yunus 31-32)


Hamza’yı, Abdulkadir Geylânî’yi veya başkasını yardıma çağıranlarla zaman zaman şöyle konuşmalar yaparız:
- Onlar sizi tanıyor mu?
- Allah tanıtamaz mı?
- Onlar sizi duyabilirler mi?
- Allah duyuramaz mı?
- Onlar sizin konuştuğunuz dili bilirler mi?
- Allah öğretemez mi?
Peki onlar ölmemişler midir?
- Onlar ölmezler, desem okuduğun ayetlere göre bunun bir faydası yoktur.
- Demek Allah Teâlâ önce onlara dirilik verecek, sonra sizi ona tanıtacak, sesinizi duyuracak, dilinizi öğretecek ve sizi anlamasını sağlayacak; sonra da sizin lehinize aracılık yapmasına, kendine karşısında sizi savunmasına müsaade edecek. Size göre aynı anda on binlerce kişi onlara baş vurmakta ve yardım istemektedir. Bunların her birini anlaması ve sıraya koyması da gerekecektir. Bu, ancak hayal aleminde olabilir!

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah’ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevab versinler bakalım.
Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: “Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz açtırmayın.”
“Çünkü benim velim Kitab’ı indiren Allah’tır. O, iyilere velilik eder.”

“Onun yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.” (Araf 191-197)

9A3A4894C8F38E45BBF9E4C4b.jpg

KORKUT ÖZAL, UÇAK HAVADA SALLANINCA RABITA YAPMIŞ!

Uçakta rabıta yapmış
Nakşibendi tarikatı şeyhi Mehmet Zahit Kotku ile ABD seyahati dönüşü uçakta çok sallanınca rabıta yaptığını anlatan Korkut Özal, ‘Bu bir manevi bağdır’ dedi. Özal, Kotku ile talebelik ilişkisi kuranların böyle hatıraları olduğunu söyledi.

Emekli Mimar Prof. İsmail Tuncay Uslu’nun rüyasında gördüğü Nakşibendi tarikatı şeyhi Mehmet Zahit Kotku’nun emirlerini Başbakan Tayyip Erdoğan’a göndermesiyle patlak veren tartışma sürerken, Korkut Özal da, bir Amerika seyahati dönüşü uçakta, Kotku ile rabıta (TDK sözlüğüne göre ‘Tarikatlarda müridin şeyhi aracılığıyla kalbini Allah’a bağlaması’ geliyor.) yaptığını anlattı.

Korkut Özal, geçen pazar Fenerbahçe Camii’nde kıldığı sabah namazının ardından, aralarında Kadıköy Müftüsü’nün de bulunduğu cemaatle paylaştığı Şeyh Zahid Kotku ile ilgili anısını Hürriyet’e şöyle anlattı:

‘Amerika’dan gelirken teyyarede bana gelen bir durum oldu. Teyyare çok fazla sallandı. Rahmetli Mehmet Zahit Efendi bizim şeyhimizdir. Teyyare sallanınca, ona bir rabıta yaptım. Bu bir nevi manevi bağdır yani. Seyahatten döndükten iki gün sonraydı. Hocaefendinin Ankara’da olduğunu ve bir yerde yemek yediğini söylediler, oraya gittik. Salona girdiğimizde, koltukta oturuyordu Hocaefendi. Yanına gittim, eğildim elini öptüm. Eğildi, kulağıma, ‘Ne o, teyyare çok mu salladı?’ dedi. Böyle çok hatıram var. Hocaefendiyle, talebelik münasebetleri olanların bu gibi hatıraları var. Fenerbahçe Camii’nde anlattığım olay budur.’

Tarikatın en önemli kollarından İskender Paşa Cemaati’nin şeyhliğini yapan Mehmet Zahit Kotku’nun müritleri arasında Necmettin Erbakan ve Turgut Özal gibi isimler bulunuyor. Başbakan Erdoğan’ın da yakın olduğu İskender Paşa Cemaati, Kotku’nun ölümünden sonra yerine geçen damadı Esat Coşan döneminde Erbakan ve Milli Görüş’le yollarını ayırmıştı.
13 Kasım 1980’de ölen Kotku, Süleymaniye Camii avlusuna, Kenan Evren’in izniyle defnedilmişti.

ERDOĞAN’A: ÇANKAYA’YA ÇIKMA

Başbakan Erdoğan’la yakın dostluğu olduğunu, zaman zaman kamuoyu aracılığıyla görüşlerini dile getirdiğini, kendisine sorulduğunda Başbakan’a fikrini söylediğini belirten Korkut Özal, ağabeyi 7. Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ı örnek göstererek, ‘Çankaya için erken!’ uyarısında bulundu. Kimin cumhurbaşkanı olacağını tartışmanın çok erken olduğunu, seçimin Mayıs 2007’de olacağını fakat hangi parlamentonun yapacağı konusunun henüz belli olmadığını savunan Özal, şunları söyledi:

‘Bana sorsa Tayyip Bey’e şunu söylerim: ‘Sen tekrar başbakan olarak Türkiye’ye hizmet etmeyi, oraya gitmeye tercih et.’ Örneği var. Benim ağabeyim aynı şeyi yaptı. Başbakanlıktan Cumhurbaşkanı oldu. Onun deneyimleri bana, öyle bir gidişin, zamansız olursa, faydadan çok zararı olacağını söylüyor. Ağabeyim Çankaya’da çok sıkıntılı günler geçirdi. Orası dışarıdan göründüğü gibi değil.’

53 yıllık evlilik

İLGİNÇ açıklamalarla dikkat çeken Korkut Özal, evliliklerinde 53 yılı geride bıraktığı eşi Müjgan Özal’ı katıldığı toplantılarda yanından ayırmıyor. Özal çifti, 1986’da kurdukları Abdurrahman Korkut Özal Vakfı (AKÖZ) aracılığıyla yoksul öğrencilere burs verip, okul ve cami yapımında bağışta bulunuyor.



AÇIKLAMA :
Yunus 22: Sizi karada yürüten ve denizde yüzdüren Allah'tır. Bir gemide olduğunuzu, hoş bir meltemin yolcuları götürdüğünü ve herkesin bunun hazzını yaşadığını düşününüz. Tam o sırada geminin bir kasırga ile karşılaştığını yolcuların her taraftan dalgalarla sarıldıklarını ve çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları zaman, sırf Allah'ın dinine inanan samimi bir bağlılıkla O'na şöyle yalvarırlar; «Eğer bizi bu tehlikeden kurtarırsan kesinlikle şükredenlerden olacağız.»

23 : Fakat Allah kendilerini bu zor durumdan kurtarır kurtarmaz hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara dalarlar. Ey insanlar, yapacağınız taşkınlıklar aslında kendi aleyhinizedir, bu yolla geçici dünyanın yararını elde edersiniz, ancak sonra bize dönersiniz, biz de yaptıklarınızı size bir bir haber veririz.»

Ayette de gördüğümüz gibi Müşriklerin dahi bir tehlike anında Dini Allaha halis kılarak samimi , içten şekilde bütün aracıları yok ederek Allaha yalvarıp dua ettiklerini bildirmektedir. Allah c.c. ise bu şekilde aracısız Rabbe istiğase edilmesini doğru bulmaktadır . Fakat sonraki ayette ise onların tehlikeden kurtulup sağ salim karaya çıkan , ölüm tehlikesini atlatan insanların tekrar müşrik inançlarına geri döndüklerini , şirk koşarak küfür işlediklerini bildirmektedir. Bunun ise sahiplerinin felaketi olduğunu bildirerek iman edenleri bu tür ikiyüzlü hareketlerden uzak olması gerektiğinin ikazını yapmaktadır.



Yukarıda ismi geçen şahıs ve kendisiyle inanç ikizindeki kimselerin , cahili anlayış müntesiplerinden bile betercesine , onlardan daha adice tehlike anında dahi dini Allaha halis kılmamakta , Şah damarıyla arasına aracılar sokma halet-i ruhiyeti içerisindedirler. Üstelik inançalarına göre bu aracıların ölü olması Aracılık vazifesinde daha etkili olmasına etkendir !

Bu tür sapkın ve cahiliyyeden daha beter akide anlayışlarından Allaha sığınırız.
Bu tür kimselere Rabbimizin buyruğu üzere : Ey insanlar, yapacağınız taşkınlıklar aslında kendi aleyhinizedir ikazımızı yapmaktayız.

***
​
: رَأَى أَبُو حَنِيفَةَ رَجُلًا يَأْتِي قُبُورَ الصَّالِحِينَ، فَيُنَادِيهِمْ وَيَقُولُ
,يَا أَهْلَ الْقُبُورِ، إِنِّي آتِيكُمْ مُنْذُ كَذَا وَكَذَا، وَأَدْعُوكُمْ، وَأَسْأَلُكُمْ أَنْ تَدْعُوا اللَّهَ لِي
أَفَهِمْتُمْ عَنِّي أَمْ لَا؟
فَقَالَ لَهُ أَبُو حَنِيفَةَ: أَجَابُوكَ؟
.قَالَ: لَا
,فَقَالَ: ثَكِلَتْكَ أُمُّكَ! وَيْحَكَ! كَيْفَ تُخَاطِبُ أَجْسَادًا لَا تَقْدِرُ عَلَى الْجَوَابِ
وَلَا تَمْلِكُ لِنَفْسِهَا نَفْعًا وَلَا ضَرًّا؟
: ثُمَّ تَلَا قَوْلَ اللَّهِ تَعَالَى
وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ [فاطر: 22]
​
Ebû Hanîfe, salih kimselerin kabirlerine gelip onlara seslenen bir adam gördü.
Adam şöyle diyordu: “Ey kabir ehli! Ben uzun zamandır size geliyorum, sizi çağırıyorum ve sizden benim için Allah’a dua etmenizi istiyorum. Beni anladınız mı, anlamadınız mı?”
Bunun üzerine Ebû Hanîfe Ona dedi ki: “Sana cevab verdiler mi?”
Adam: “Hayır” dedi.
Ebû Hanîfe şöyle dedi: “Annen seni kaybetsin! Yazıklar olsun sana! Cevab vermeye güç yetiremeyen, kendilerine ne fayda ne zarar verebilen cesetlerle nasıl konuşursun?”
Sonra Allah Teâlâ’nın şu ayetini okudu: “Sen kabirlerde olanlara işittiremezsin.” (Fâtır, 22)

(
Mahmûd Şükrî el-Âlûsî, Cuhûd ‘Ulemâʾi’l-Hanefiyye fî İbtâli ʿAkāʾidi’l-Kubûriyye, C. 2, Sf: 288)
جهود علماء الحنفية في إبطال عقائد القبورية — “Hanefî Âlimlerinin Kaburiyye Akaidini İbâl Etmekteki Çabaları (çalışmaları)”

Ekli dosyayı görüntüle 35504

Şirk-i Ekber İstiğase
Dua sadece Allah'a yapılır. Allah'tan başkasından yardım istemek Şirktir.
İsmailağa Tarikatının Hocasından Şirk-i Ekber İstiğase Savunması ve Reddiyemiz!

Şeyh Vehbi Zuhayli: "Allah'tan Başkasından Yardım İstemeyin Deyince, Câhiller Bana Vahhabi Diyorlar"​
 
ABDULHAK Çevrimdışı

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
RASULULLAH'TAN İSTİĞASE VE ŞEFAAT​

Soru
Din önderi âlimler - Allah onları itâatına muvaffak kılsın - Rasûlullah (s.a.v.)'den istiğasede bulunulmaz diyenler hakkında ne düşünüyorlar?
Bu sözün söylenmesi haram mıdır?
Bu söz küfür müdür, değil midir?
Allah'ın Kitabı'ndan bazı âyetleri ve Rasûlullah (s.a.v.)'in bazı hadîsleri delil gösterilirse, delili Ona fayda verir mi, vermez mi?

Kur'an ve Sünnetten delil getirildiğinde, ona muhalefet edenin durumu ne olur?

Cevab
Hamd Allah'adır. Peygamber (s.a.v.)'in şefaatçi olduğu, şefaatçi kılındığı kıyamet gününde, insanların ondan şefaat isteyecekleri, Rableri nezdinde kendilerine şefaat etmesini taleb edecekleri ve kendisinin onlara şefaat edeceği müstefîz, hattâ mutevâtir Sünnetle ve ümmetin ittifakıyla sabittir.
Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat ayrıca, Rasûlullah'ın büyük günah işleyenlere şefaat edeceği ve tevhid ehli olan kimsenin ebedi olarak cehennemde kalmayacağı konusunda birleşmişlerdir.
Haricîlerle Mutezile, büyük günah işleyenlere şefaati inkâr ederler, ama mûminlere şefaati inkâr etmezler. Bunlar bid'atçı ve sapık kimselerdir. Ancak tekfir edilmeleri hususu tartışmalıdır ve bu konuda farklı düşünceler vardır.

Tevatür ve icmâ ile sabit olanı, huccet ortaya konduktan sonra inkâr eden kâfir olur, İster buna istiğase ismi verilsin, ister verilmesin fark etmez. Rasûlullah (s.a.v.)'in şefaatini kabul edip, sahabenin yaptığı gibi, onunla tevessül ve şefaat dilemeyi inkâr edene gelince; - nitekim Buhârî Sahîh'inde Enes'ten şunu nakletmektedir:

"Kıtlıkla karşı karşıya kaldıklarında Ömer b. el-Hattab, Abbas İbn Abdulmuttalib'le istiskâ eder ve: "Allahım, (hayattayken) Peygamberimizle tevessül ederdik; bize yağmur ihsan ederdin. Şimdi de Sana Peygamberimizin amcasıyla tevessül ediyoruz, bize yağmur ver, derdi."

Râvî diyor ki: Bu dua üzerine yağmur yağdırılırdı.
(Buhârî, İstiskâ 3, Fedâilu Âshâbi'n-Nebî 11).

Ebû Davud'un Sünen'i ile başka hadis kitablarında da şöyle bir rivayet nakledilmektedir :

Bir bedevi Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem)'e: "Sıkıntıya düşüldü, çoluk-çocuk aç kaldı; mal helak oldu. Bizim için Allah'a dua et. Allah nezdinde seni şefaatçi kılıyoruz. Senin nezdinde de Allah'ı şefaatçi kılıyoruz" dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah (sallAllahu aleyhi ve sellem): "FesubhânAllah", dedi.
O kadar kî durumun vehameti ashabın yüzlerinden okunuyordu.

Rasûlullah, devam ederek şöyle dedi: "Yazıklar olsun, sen neler söylüyorsun! Allah, yaratıklarından hiç kimsenin nezdinde şefaatçi olmaz. Allah'ın şânı bundan yücedir... ilh"
(Ebû Dâvud, Deavât 19)

Rasûlullah (s.a.v.) bedevinin; "Senin nezdinde Allah'ı şefaatçi kılıyoruz" sözünü reddetmiş, ama "Allah nezdinde seni şefaatçi kılıyoruz" sözünü reddetmemiştir. Böylece bunun caiz olduğu anlaşılmaktadır. Kim bunu inkâr ederse sapıktır, hatalıdır ve bid'atçıdır. Ama tekfir edilmesi tartışmalıdır ve bu konuda tafsilât vardır.
Kur'ân, Sünnet ve icmâ ile sabit olan şefaat, tevessül ve benzeri şeyleri kabul edip "Allah'tan başkasına dua edilmez; günahların afvedilmesi, kalblerin hidayeti bulması, yağmurun yağdırılması, bitkilerin bitirilmesi gibi Allah'tan başka kimsenin gücünün yetmediği şeyler yalnızca Allah'tan istenir" diyene gelince:
Bu söylediklerinde isabet etmiştir. Hattâ bu, müslümanlar arasında tartışmasız kabul edilen bir konudur.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"O kimseler bir fahşa yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı zikrederek günahları için bağışlanma dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayacak kim vardır? Onlar yaptıkları (kötü) işlerde bile bile ısrar etmezler." (3 Âl-i İmrân 135)

"Gerçek şu ki, (Ey Muhammed) Sen, sevdiğini hidayete eriştiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete eriştirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir." (Kasas 56)

"Ey insanlar, Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah'ın dışında da bir başka yaratıcı var mı? O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?"(Fâtır 3)

"Allah bunu ancak size müjde olması ve böylece kalplerinizin mutmainleşmesi için yapmıştır. Yardım ancak Aziz ve Hakim olan Allah katındadır." ( Al-i îmrân 126)

"Siz Ona (peygambere) yardım etmezseniz, Allah Ona yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak onu (Mekke'den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına (Ebû Bekir'e) şöyle diyordu: "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir." Böylece Allah Ona 'huzur ve güvenlik duygusunu' indirmişti, Onu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, küfre sapanların da kelimesini (küfür çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah'ın kelimesi ise, yüce olandır. Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (Tevbe 40)

"Kitab ve Sünnet'te kabul edilenlerin kabul edilmesi, reddedilenlerin de reddedilmesi gerekir. Allah ve Rasulunün sözlerinde hangi şey red veya kabul edilmişse, ayniyle kabul edilmesi gerekir. Başkasının sözlerinde bu anlamlar bulunuyor ve sözünden neyi kasdettiği anlaşılıyorsa, sözünün hükmü kendisi için de geçerli olur. Değilse, ne kasdettiği kendisine sorulur.
Bazen, Allah ve Rasulunün sözleri açık anlamlar ifade ettiği halde insanlardan kimisi, onlardan Allah ve Rasulunün kasdettiklerinden farklı şeyler anlar. İşte böyle anlayanların anlayıştan kendilerine iade edilir."

Buna örnek, Taberânî'nin "el-Mûcemu'l Kebir"inde aktardığı şu rivayettir:

قال أبو بكر رضي الله عنه
"قوموا نستغيث برسول الله صلى الله عليه وسلم من هذا المنافق"
فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم
"إنه لا يُستغاث بي، إنما يُستغاث بالله عز وجل"
​
Rasulullah (s.a.v.) yaşarken bir münafık vardı, mûminlere durmadan eziyet ediyordu.
Bir gün Ebubekir Sıddik (r.anh) dedi ki : "Kalkın gidelim bu munafığa karşı Rasulullahtan yardım dileyelim".
Kalkıp Rasulullaha (s.a.v.) gittiler.
Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki :
Benimle yardım (istiğase) dilenilemez , Allahtan yardım (istiğase) dilenilir.
(Taberânî'nin "el-Mûcemu'l Kebir, Hadis no: 5780;
Ahmed b. Hanbel, el-Musned, C: 5, Sf: 317, Hadis no: 22758;
İbn Sâd, et-Tabakâtu'l-Kubrâ, C: 1,Sf: 387;
Nuraddin el Heysemî, Mecmâ'uz-Zevâid, C: 10, Sf: 246)

Hadisin ravilerinden İbn Luhay'a hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı hadis âlimleri, onun rivayetlerini zayıf kabul etmiş; ancak bazıları, özellikle güvenilir ravilerden naklettiği hadisleri kabul edilebilir bulmuşlardır. Bu nedenle, hadisin senedi hakkında ihtilaflı görüşler mevcuddur.
Bu hadis, istiğâse (yardım isteme) kavramının tevhid inancı çerçevesinde nasıl anlaşılması gerektiğine dair önemli bir örnektir. Resûlullah (s.a.v.), yalnızca Allah’tan yardım istenmesi gerektiğini vurgulayarak, mûminleri doğrudan Allah’a yönlendirmiştir. Ancak bu, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) vesile kılınamayacağı anlamına gelmez; sahabenin uygulamaları da bunu göstermektedir.


Rasûlullah (sallAllahu aleyhi ve sellem) bu sözüyle ikinci anlamı, yani ancak Allah'ın güç yetirdiği bir şeyin kendisinden istenilmesini reddetmiştir. Değilse, sahabe duasını istiyor ve Onunla istiskâ ediyorlardı.

Nitekim Buhâri'nin Sahîh'inde İbn Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmektedir:
"Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem)'in, yağmurun yağması için dua ettiğini ve henüz (minberden) inmeden bütün olukların gürül gürül aktığını görünce, yüzüne baka baka şairin: "Teni beyaz, yüzüsuyu hürmetine bulutlardan yağmur niyaz edilendir. Yetimlerin, eline baktığı dulların güvencesidir" sözünü kaç defa anmışımdır. (Şiir, Ebû Tâlib 'indir)

İşte bu nedenle, Allah Teâlâ'nın yüce isimleriyle ilgili eser yazan âlimler şöyle diyorlar:
"Alelıtlak / iyâs ve Muğis (sıkıntıyı gideren) sadece Allah'tır. Sıkıntıyı giderecek her yardım O'nun katındandır. Bu yardım, başkasının aracılığıyla gerçekleşse de hakikatte O'nun için, mecaz olarak da başkası için kullanılır."

Dediler ki: "el-Muğîs" ve "el-Giyâs" Allah'ın isimlerinden olup, "el-Muğîs" Ebû Hurayra'nin hadîsinde zikredilmektedir. Ummetin bu konuda icmâ ettiğini de söylerler.

Ebû Abdillah el - Hâdimi şöyle demektedir: el-îyâs, el-Muğîs anlamındadır. Daha çok "Ğiyâsu'l-musteğîsin" kullanılır ki, kulları sıkıntı anlarında O'na dua ettiklerinde imdatlarına koşan; onlara cevab verip sıkıntılarından kurtaran, anlamındadır.
(Ebû Abdillâh, el-Huseyn b. el-Hasen b. Halim el Buhârî, el-Curcânî: Şafiî fakîhidir. Kadılık yapmıştır. Maverâunnehr'in muhaddisi olarak da bilinir. Ölümü: 403/1012. (el-A'lâm)

Buhârî ve Muslim'in "istiskâ" ile ilgili rivayetlerinde:

ﺍﻠﻠﻬﻢ ﺍﻏﺛﻧﺎﺍﻠﻠﻬﻢ ﺍﻏﺛﻧﺎ
"Allah'ım Bize yağmur ver. Allah'ım Bize yağmur ver" (Buhârî, İstiskâ 3, Fedâilu Ashabi'n-Nebî 11) buyurulmaktadır.

ﺃﻏﺎﺚnin masdarı ﻏﻴﺎﺛﺎ ﺇﻏﺎﺛﺔ ve ﻏﻮﺛﺎ şeklinde de gelir.
ﻏﻮﺚ mastarı, icabet eden manasınadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ أَنِّي مُمِدُّكُم بِأَلْفٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُرْدِفِينَ ​
"Siz Rabb'inizden yardım taleb ediyordunuz, O da: "Şubhesiz Ben Size birbiri ardınca 1000 melek ile yardım ediciyim" diye cevab vermişti." (Enfâl 9)
Ancak "iğase" daha çok fiilî şeyler için, "icabet" ise kavli şeyler için kullanılır. Maamafih her birinin diğerinin yerine kullanıldığı da olmuştur.
Mustağîs (iğâse talebinde bulunan) ile dua eden arasındaki fark; mustağîsin, (iğâse edenin) "ğavs" kelimesini kullanarak nida etmesi ve dua edenin ise, "med'û" ve "muğîs" kelimelerini kullanarak nida etmesidir. Ancak bu görüş su götürür.
Çünkü: "Allah'ım, müslümanların imdadına yetiş!" cümlesi de "istiğase" kalıplarındandır.

Mâruf el-Kerhî' nin
ﻮﺍﻏﻮﺛﺎﻩ "imdat" terkibini çokça kullandığı ve: "Ben, Allah'ın:
"Rabb'inizin yardımına sığınıyordunuz, O da, size icabet etmişti" buyurduğunu duydum", dediği rivayet edilmiştir.
(Mâruf el-Kerhî: Zâhid ve mutasavvıf. Bağdad'da yaşamış ve orada vefat etmiştir.200/815 (el-A'lâm, VII/269)

Me'sûr duada şöyle denildiği nakledilmektedir:
"Ya Hayy, ya Kayyûm! Senden başka ibadete layık ilâh yoktur. Rahmetinle Senden yardım diliyorum. Durumumu düzelt. Bir an için bile olsa Beni ne kendime, ne de yaratıklarından birine terketme."

Rahmetiyle "istiğase", aslında kendisiyle "istiğase"dir.
Nasıl ki sıfatlarına sığınmak, hakikatte O'na' sığınmak ise ve onlara yemin etmek, hakikatte kendisine yemin etmek ise.
Hadîste şöyle buyurulmaktadır: "Yaratıklarının şerrinden Allah'ın mükemmel sözlerine sığınırım."

Aynı duada şu da vardır: "Hışmından rızana, cezandan affına, Senden yine Sana sığınırım. Seni hakkıyla övemem. Sen, kendini övdüğün gibisin" (Buhârî, Enbiyâ 10; Muslim Deavât 54,55)

İşte bu nedenledir ki âlimler, Allah kelâmının mahlûk olmadığına "Eûzu bikelimâtillâhit-tâmmeti"'yi delil getirdiler.

Derler ki: "İstiâze" (sığınma), yaratılmışa yapılmaz. Yemin de öyledir. Buhârî ve Muslim'de Peygamber (s.a.v.)'in:
"Kim yemin edecek olursa, Allah'a yemin etsin, ya da sussun" (Buhârî, Şehâdât 26,Edeb 74, Eymûn; Muslim,Eymân 3) buyurduğu sabittir.

Başka bir rivayette de: "Allah'tan başkasına yemin eden, şirk koşmuş olur" (Tirmizi, Nuzûr 9; Nesâi, Eymân 4;İbn Mâce,Keffârât 2) buyurulmaktadır.
(Bu hadîsi Tirmizî rivayet etmiş ve sahih olduğunu söylemiştir).

Sahîh rivayetlere göre:
"Allah'ın izzetine", "Allah'ın hayatına yemin olsun ki..." gibi sözlerle yemin etmenin, yasaklanmış olan "Allah'tan başkasına yemin" olmadığında müslümanların ittifak ettiği geçmektedir.

Rasûlullah'ın makamına lâyık olan bir şeyin, Rasûlullah'tan istenmesi anlamındaki istiğâseye gelince:

Hiçbir müslüman buna karşı çıkmaz. Bu anlamdaki bir şeye karşı çıkan, inkârından dolayı tekfir edilen bir hususu inkâr etmişse kâfirdir, değilse hatalıdır, sapıktır. Rasûlullah (sallAllahu aleyhi ve sellem)'in reddettiğini reddetmek de gereklidir. Ancak Allah için olması gerekeni başkasına tanıyan da, bu kimse tekfir gerektiren bir tutum içindeyse, tekfir edilir. Ebû Yezid el-Bestâmî'nin sözleri bu doğrultudadır.

"Yaratılmışın yaratılmıştan istiğâsesi, boğulmak üzere suda çırpınanın, yine kendisi gibi birinden istiğâsesi gibidir" sözüyle, Mısır dolaylarında şöhret bulmuş Şeyh Ebû Abdillâh el-Kuraşî'nin:
"Yaratılmışın yaratılmıştan istiğâsesi, mahpusun yine kendisi gibi mahpus birinden istiğâsesi gibidir"

Musa (a.s)'ın dualarından biri şu şekildedir:
"Allah'ım! Hamd Sanadır. Şikâyet de. Kendisinden yardım istenen Sensin. İstiğâse edilen Sensin. Tevekkül Sanadır. Güç ve kuvvet ancak Sendendir."

İstiğâse mutlak olarak kullanıldığında, ondan anlaşılan mâna bu olup Allah'a has olduğuna göre başkası için mutlak olarak kullanılmamasının reddedilmesi doğrudur. İşte bu sebebledir ki, İslâm âlimlerinden hiçbiri, "mutlak istiğâsenin" Allah'tan başkasına yapılmasını câiz görmemiştir. Ayrıca bu sebeble de ben, mutlak istiğâsenin Allah'tan başkasına yapılmayacağını söyleyenin bu sözünü reddetmiyorum.

"İstiğâse" de yalnız Allah'tan istenen şeyler vardır. "Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz" âyetinde işaret buyurulan budur.
İbadet konusunda gücünün yettiği bir şey Ondan istenebilir ama mutlak yardım sadece Allah'tan istenir; başkasından değil. Savaşta yardım isteme de böyledir. Allah Teâlâ: "Sizden din konusunda yardım isterlerse Onlara yardım etmelisiniz" buyurmaktadır.

Fakat düşmanın kendisiyle mağlûp edilmesi için mutlak yardım -ki Allah'tan başkasının buna gücü yetmez - sadece Allah'tan istenir.
Kur'an ve Sünnetle sabit olana karşı çıkan; - ya kâfirdir, - ya fasık veya - isyankârdır. Ama muctehid, bir mûmin olup yanılmışsa o başka.
İçtihadından dolayı sevab alır, yanılgısı da bağışlanır. Aleyhindeki delilin bilgisi kendisine ulaşmamış kimsenin durumu da böyledir.
Yüce Allah: "Biz bir elçi göndermedikçe azab edecek değiliz" buyurmaktadır.
Ama Kur'an ve Sünnette aleyhine huccet getirildiği halde yine Onlara muhalefet edecek olursa, durumuna göre cezalandırılır:
Ya öldürülmek suretiyle, ya da daha hafif bir cezayla. Her şeyin en iyisini Allah bilir.


Peygamber Yoluyla Tevessül

Soru
Peygamber (s.a.v.)'le "tevessül" câiz midir, değil midir?

Cevab
Hamd, Allah'adır.
- Rasûlullah'a iman etmekle,
- Onu sevmekle,
- Ona itaat etmekle,
- Ona salât ve selâm getirmekle,
- Dua ve şefaatiyle ve benzeri şeylerle "tevessül etmek", hem kendisinin fiillerinden, hem de kulların onun hakkında emredildikleri fiillerden olup müslümanların ittifakiyle meşrudur.

Sahabe, hayatında onunla tevessül ediyorlardı. Vefatından sonra ise, onunla "tevessül" ettikleri şekilde, amcası Abbas'la "tevessül" ettiler.
"Allah'ım, Onunla sana tevessül ediyorum" sözüne gelince:

Onunda yemin etmek konusunda olduğu gibi, bu konuda da âlimlerin iki görüşü vardır.

Mâlik, Şafiî, Ebû Hanîfe gibi imamların çoğunluğuna göre Allah'tan başka ne bir peygamber, ne de bir melekle yemin etmek caizdir. Böyle bir yeminin geçerli (mun'akid) olmayacağı hususunda da âlimler ittifak halindedir.
Ahmed b. Hanbel 'den gelen iki rivayetten biri de bu şekildedir.

Diğer rivayete göre, başkasıyla değil, sadece Peygamberimizle yapılan yemin geçerli (mun'akid) olur.

Bu sebeble İmam Ahmed'in, talebesi el-Mervezî'ye yazdığı "Mensek" inde "kişi duasında Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem)'le tevessül edebilir" demektedir.

Fakat İmam Ahmed dışındaki âlimler, bunun Allah'a karşı peygamberle yemin etmek olduğunu ve Allah'a karşı bir yaratılmışla yemin edilemeyeceğini söylemişlerdir.
İmam Ahmed ise, rivayetlerin birinde, peygamberle yemin etmeyi caiz görmüştür. İşte bu nedenle, onunla tevessülü de caiz görmüştür.
Fakat ondan gelen diğer rivayet, âlimlerin büyük çoğunluğunun görüşü gibidir. Yani peygamberle yemin edilemeyeceği şeklindedir. Diğer peygamber ve meleklerle Allah'a karşı yemin edilemeyeceği gibi, onunla da yemin edilemez.

Biz ne seleften, ne de imamlardan, gerek diğerleriyle ve gerekse Peygamberimizle Allah'a karşı yemin edilebileceğini söyleyen birini duymuş değiliz.
İşte bu nedenle Ebû Muhammed b. Abdi'sSelâm: "Ne melekler, ne peygamberler ve ne de başka biriyle Allah'a karşı yemin edilir" demiştir.
Fakat kendisine, Peygamber (s.a.v.)'den, kendisiyle yemin edileceğine dair bir hadîsin rivayet edildiği zikredildiğinde; "Hadîs sahih ise, ona hâstır" demiştir.
Oysa söz konusu hadîs, Onunla yemine işaret etmemektedir.

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
"Her kim yemin edecek olursa, Allah'a etsin. Değilse, sussun"
(Buhârî Şehâdât 26' Edeb 74' Eymân 4; Muslim, Eymân 3)

Yine şöyle buyurmaktadır . "Her kim Allah'tan başkasına yemin ederse, şirk koşmuştur"
(Tirmizi , Nuzûr 9; Nesâî, Eymân 4; İbn Mâce, Keffârât 2; Dârimî, Nuzûr 6)

Dua, aslında ibadettir. İbadet ise vahye dayalıdır; arzu ve bid'ate göre yapılmaz. En doğrusunu Allah bilir.

***************************
UYDURMA BİR HADİSE ​

Yine bazı kabir sevicilerin kendilerine payanda yapabilmek için hadis olmayan fakat "bazı tarih kitaplarında geçen zayıf olayı" , sanki sahihmiş gibi aktarmaları aslında aleyhlerine delil olmaktadır. Şimdi bahsi geçen çarpıtılan olayı aktaralım ve hakiki yorumunu yapalım :

HADİSENİN HAKİKATİ
(Taberi tarihinde , İbn Esir tarihinde ve el Bidaye ve'n Nihaye isimli kitablarında aşağıdaki olayı nakledecekler. Orada birileri Rasulullah'ı aracı kılacaklar.)

قال عاصم بن عمر: أصاب الناس قحط في زمن عمر بن الخطاب، فجاء رجل من بني مزينة إلى عمر فقال: يا أمير المؤمنين، إن الناس قد هلكوا، وإن البهائم قد ضعفت، فمرنا أن نذبح شاة من غنمنا لنأكلها. فقال صاحب الغنم: والله ما على الغنم من لحم. فألحوا عليه حتى ذبح لهم شاة، فلما سلخها لم يجدوا فيها إلا العظم الأحمر. فصاح الرجل: يا محمداه!
فرأى في المنام أن النبي ﷺ جاءه فقال: أبشر بالحياة، ائت عمر فأقرئه مني السلام، وقل له: إن عهدي بك وفيّ العهد شديد العقد، فالكيس الكيس يا عمر
فجاء الرجل حتى أتى باب عمر، فقال لغلامه: استأذن لرسول الله ﷺ
فأتى عمر فأخبره ففزع، ثم صعد عمر المنبر فقال للناس: أنشدكم الله الذي هداكم للإسلام، هل رأيتم مني شيئًا تكرهونه؟
فقالوا: اللهم لا. وما ذاك؟
فأخبرهم بقول المزني - وهو بلال بن الحارث - ففطنوا ولم يفطن
فقالوا: إنما استبطأك في الاستسقاء فاستسق بنا

فنادى في الناس فخطب فأوجز، ثم صلى ركعتين فأوجز، ثم قال: اللهم عجزت عنا أنصارنا، وعجز عنا حولنا وقوتنا، وعجزت عن أنفسنا، ولا حول ولا قوة إلا بك، اللهم اسقنا وأحي العباد والبلاد​
Ömer’in oğlu Asım diyor ki :
Ömer zamanında insanlara kıtlık geldi . Hayvanlar oldukça zayıfladı . Çölde yaşayan Muzeyne oğullarından bir aile gelip adamlarına dediler ki : "
Bizim açlığımızın ne dereceye vardığını görüyorsun, koyunlarından birini keste yiyelim" .
Koyunların sahibi dedi ki : "VAllahi koyunların üzerinde et diye bir şey yok".
Fakat Onlar ısrar ettiler. Onlara bir koyun kesti . Soyduğunda kırmızı kemikten başka bir şey görülmedi.
İşte burada adam şöyle seslendi : “Ya Muhammeda” (Yetiş ey Muhammedim)
Adam rüyasında gördü ki Rasulullah (s.a.v.) Ona geldi ve dedi ki : “
Sana yağmur yağacağını müjdeliyorum. Git Ömer'e, O'na benden selam söyle ve de ki : “ Ey Ömer, Benim seninle yaptığım sözleşme oldukça sağlam sözleşmedir. Sen ahde vefakar birisin. İnsanlara iyi davran, iyi davran.”
Adam geldi, Ömer'in kapısına vardı ve kapıda bulunan köleye: “Sen Rasulullah için Ömer’den izin iste” dedi . (Yani ben Rasulullah adına geliyorum dedi)
Köle geldi Ömer’e söyleyince Ömer telaşlandı. Dedi ki : “
bu gelen adamda herhangi bir işkence izi gördün mü?”
Köle dönüp baktı döndü “hayır yok" dedi.
“
Bırak içeri girsin” dedi.
Adam içeri girdi haberi Ömer’e anlattı. Ömer insanları camide toplanmaya davet etti.
Minbere çıktı ve şöyle dedi : “
Sizi İslam’a eriştiren Allah hakkı için söyleyin bana siz benden sizin hoşunuza gitmeyecek bir şey gördünüz mü?”
Onlar da dediler “Allah için görmedik.” Ve devam ettiler “niçin böyle yaptın ya Ömer” dediler.
Ömer olayı Onlara anlattı. Onlarda meselenin farkına vardılar, Ömer varamamıştı .
Dediler ki “Rasulullah’ın Sana bunu söylemesi, kıtlık oldu yağmur için duada yavaş davrandın ondan olmuş olabilir. Gidelim yağmur duası yapalım”.
Ömer yağmur duasına çıktı. Kısa bir hutbe irad etti. Yine kısaca 2 rekat namaz kıldı sonra şöyle dedi : “
Ey Allah’ım; yardımcılarımız aciz kaldı, bizim gücümüz kuvvetimiz aciz kaldı , hatta kendimiz kendimize karşı aciz kaldık. Senin dışında herhangi bir halden diğer hale çevirecek veya bir şeye kuvvet yetiştirecek yoktur. Ey Allah’ım Sen bize yağmur gönder, kulları ve memleketleri ihya et”.

(Ebû Câfer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Târîhu’r-Rusuli ve’l-Mulûk, C.4, Sf: 99 ; İzzeddin İbnu’l-Esîr, el-Kâmil fî’t-Târîh, C.2, Sf:274; İbn Kesîr, el Bidaye ve’n Nihaye: C.7 , Sf: 91 - 104 - 105; İbn Hâcer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî, C: 2, Sf: 495; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef fî’l-Ahâdîs ve’l-Âsâr, C: 11, Sf: 118, Hadis no: 32538)

**********************************************************

Görüldüğü gibi Adam burada “va Muhammeda” (Yetiş Muhammedim) diyor.
Diyen adam kim? Oradaki koyunların sahibi. Bu sahabe mi ? Değil !. Ama Ömer döneminde birileri. Bunun böyle demesi ne kadar isabetli?
Böyle dediği niye bir hadis kitaplarında yok ta Tarih kitaplarında zikrediyor ? Ne kadar doğru ? Böyle dedi mi demedi mi ?
Ve'lhasıl , bunu delil getirerek Rasulullah’a “ey Muhammedim yetiş” dediğine göre “onun yüzü suyu hürmetine haydi haydi denilir , yetiş te denir” gibi bize mesned olamaz.
Neye varıyoruz ; Demek ki Rasulullah’ın yüzü suyu hurmetine demek ihtilaflı. Bid’attir, değildir. Ama biz demeyelim bunu telafuz etmeyelim. Çünkü kimseden bu duyulmamış . Birileri de yapıyorsa yapma bunu diye uyaralım.


Hafız İbni Hacer, Ebu Salih es Semman’a kadar olan isnadının sahih olduğunu belirtmiş, kabre gelen adamın Bilal Bin Haris olduğunu belirtmiştir. (Fethu'l Bari, C. 2, Sf: 412)
Elbani , üç gerekçe öne sürerek bu rivayeti kabul etmemiştir;

1- Ravi Mâlik ed Dar’ın zabt ve adaleti maruf değildir, o mechul bir râvidir. İbni Hacer, Malik’in mechul oluşuna işaret etmiştir.
2- Hadisin metni şeriatta mustehab olan istiska namazına ve bazı ayetlerin ifade ettiği dua ve istiğfara aykırıdır.
3- Rivâyetin sahih olduğu kabul edilse bile bu konuda huccet olamaz. Çünkü rivayet ismi bilinmeyen bir adama dayanmaktadır. O da mechuldur. Seyf’in rivayetine dayanarak onun adının Bilal olduğunu söylemekte bir şey ifade etmez, zira seyf Bin Ömer et Temimi ittifakla zayıf bir râvidir…”

İbni Sâd der ki; “Mâlik ed Dar, Ömer Bin Hattab’ın azatlısıdır. Cublan’lı, Himyer kabilesindendir. Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma’dan hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Ebu Salih es Semman rivayette bulunmuştur. O maruf idi.” (İbni Sâd Tabakat(5/12)

İbni Hibban, O'nu güvenilir ravilerin ismini saydığı Sukat adlı eserinde zikretmiş, İbni Sa’d’ın verdiği bilgileri vermiş, hakkında menfi bir söz söylememiştir. (İbni Hibban Sukat(5/384 no;5312)
Lakin İbni Hibban hakkında cerh varid olmamış meçhul râvileri güvenilir saydığından, buna itibar edilmemektedir.
Hafız İbni Hacer de şunları söyler; “Mâlik ed Dar diye bilinen zat, Malik Bin Iyad’dır ve Asrı seadete yetişmiştir. Muaz ve Ebu Ubeyde’den rivayetleri vardır. Kendisinden iki oğlu; Avn ve Abdullah rivayette bulunmuştur. Buhari Tarih’te Ebu Salih Zekvan tarikiyle Malik ed Dar’dan, Ömer radıyallahu anh’ın kıtlık senesindeki sözünü (muhtasar olarak) rivayet etmiştir. (Buhari Tarihu Kebir(7/304)
Aynı rivayeti tafsilatlı olarak İbni Ebi Hayseme de tahric etmiştir… İbni Sad onu Medineli tabiilerin ilk tabakası içinde zikretmiştir. Ömer ve Osman radıyallahu anhuma Onu mali işlerde görevlendirmiş ve bu yüzden de ona Malikud Dar adı verilmiştir. Ali İbnul Medini’den rivayete göre o, Ömer radıyallahu anh’ın haznedarı idi.” (İbni Hacer El İsabe(6/274)

İbni Ebi Hatem der ki; “Malik ed Dar, Ömer radıyallahu anh’ın azadlısıdır. Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayeti vardır. Ondan da Ebu Salih es Semman rivayette bulunmuştur. Bunu babam (Ebu Hatem)dan böyle işittim.” (İbni Ebi Hatem Cerh ve Ta’dil(8/213, no;944) Mizzi Tehzibul Kemal(22/624)
Mâlik ed Dar’ın meçhulul aynlık vasfı kalkmış, lakin meçhulu'l hal (mestur) sıfatı devam etmektedir. Nitekim Hafız Munziri de; “Mâlik ed Dar’ın durumunu bilmiyorum” der. (Tergib (2/29) Böyle bir ravinin rivayeti zayıf hadisler kapsamındadır.
Muhammed Bin Yahya ez Zuheli der ki; “Meçhul ravi, kendisinden iki veya daha fazla kimselerin rivayette bulunması ile meçhullükten kurtulur.”(İbni Raceb elHanbeli Şerhu İlel(1/82)

Hatib el Bağdadi de der ki; “Meçhul olan bir râvi, ilimle şöhret kazanmış iki ve daha fazla kimsenin kendisinden hadis rivayet etmesi halinde meçhul olmaktan kurtulur.” (Hatib el Kifaye Fi İlmir Rivaye (Sf: 89) İbnu Salah Ulumu'l Hadis(s.113) Talat Koçyiğit Hadis Terimleri Sözlüğü(Sf: 260)

Bu durumdaki bir ravi, meçhulül ayn olmaktan kurtulur, fakat meçhulu'l hal (mestur) olma vasfı devam eder
Bazıları, Ömer radıyallahu anh’ın onu mali işlerde görevlendirmesini, Mâlik ed Dar’ın hıfz ve adalet bakımından güvenilir oluşuna delil getirmek istemiştir. Lakin bu rivayetin metninde de belirtildiği gibi, o sadece yiyecek dağıtımında görevlendirilmişti.
Nitekim İbni Kuteybe der ki; “Ömer Bin Hattab’ın azatlılarından biri de Mâlik ed Dar idi. Ömer radıyallahu anh ona bir ev vermişti ki, o bu evde halk arasında bir şeyler bölerdi.” (İbni Kuteybe Maarif s.129)
Ebu Yâ’la el Halili de, “Mâlik ed Dar’ın kadim bir Tabii oluşunda ittifak edilmiştir” der ve Tabiin’in ondan övgü ile bahsettiklerini belirtir. Sonra bu rivayeti aktararak Ebu Salih’in Malik ed Dâr’dan rivayetinin mursel olduğunu söyler. (Ebu Ya’la elHalili el İrşad Fi Marifeti Ulemail Hadis(1/313-316)

Nitekim Ebu Salih bunu tahdis sigası ile değil, an’ane ile rivayet etmiştir. Yani Ebu Salih’in Mâlik ed Dar’dan hadis işittiği şubhelidir.
Rasulullah (s.a.v.)’in kabrine gelen zatın isim olarak tesbiti konusunda İbni Hacer tarafından Seyf Bin Ömer’in rivayetine dayanılmasına gelince, asıl itibarıyla rivayetin sahih olarak tesbiti konusunda Seyf’in alakası yoktur.
Seyf Bin Ömer, sadece gelen zatın kim olduğu sualine cevab ararken devreye girmektedir. Lakin yine de bu adamın kim olduğu önemlidir. Zira kabre gidip yağmur duası istemek söz konudur.
Mesela Buhari’nin Tarihu'l Kebir’de Ebu Salih Zekvan tarikiyle Mâlik ed Dar’dan rivayetinde sadece; Ömer radıyallahu anh’ın kıtlık senesinde; “Rabb'im! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarf etmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum!” dediğini rivayet etmiş, kıssadan bahsetmemiştir. (Buhari Tarihu Kebir(7/304)

*

İbnu Ebi Şeybe şöyle demiştir:
حَدَّثَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ مَالِكِ الدَّارِ، قَالَ: وَكَانَ خَازِنَ عُمَرَ عَلَى الطَّعَامِ، قَالَ: أَصَابَ النَّاسَ قَحْطٌ فِي زَمَنِ عُمَرَ، فَجَاءَ رَجُلٌ إِلَى قَبْرِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، اسْتَسْقِ لِأُمَّتِكَ فَإِنَّهُمْ قَدْ هَلَكُوا، فَأَتَى الرَّجُلَ فِي الْمَنَامِ فَقِيلَ لَهُ: " ائْتِ عُمَرَ فَأَقْرِئْهُ السَّلَامَ، وَأَخْبِرْهُ أَنَّكُمْ مُسْتَقِيمُونَ وَقُلْ لَهُ: عَلَيْكَ الْكَيْسُ، عَلَيْكَ الْكَيْسُ "، فَأَتَى عُمَرَ فَأَخْبَرَهُ فَبَكَى عُمَرُ ثُمَّ قَالَ: يَا رَبِّ لَا آلُو إِلَّا مَا عَجَزْتُ عَنْهُ​
''Bize Ebu Muaviye, el-Ameş'ten; o da Ebu Salihten; o da Mâlik ed-Dar'dan haber verdi ve dedi ki; Ömer (r.anh)’ın yiyecekten sorumlu haznedarı Mâlik ed-Dar şöyle demiştir:
Ömer’in zamanında insanların başına bir kıtlık felaketi geldi. Bir adam Rasulullah (s.a.v.)'in kabrine geldi ve dedi ki: Ey Allah'ın Rasulu, ummetin için yağmur iste, çünkü Onlar mahvoldular.
Allah Rasulu
(s.a.v.) Adama rüyasında göründü ve ona denildi ki: Ömer'e git, ona selam söyle, size yağmur yağdırılacağını haber ver. Ve ona de ki: Akıllı Ol! , Akıllı Ol!
Adam Ömer'e geldi ve ona haber verdi.
Bunun üzerine Ömer ağladı ve dedi ki: Ya Rabb'i, ben ancak gücümün yetmediğini terk ettim.''

(İbn Ebi Şeybe el-Musannef, 32002; Fethul Bari (2/397,495) El İsabe(3/484) İbni Abdilberr İstiab (3/1149) Kastalani, Mevahib (2/365) Kenz (4/289) Halili İrşad(1/313-314) Şerhu Süneni İbni Mace (Suyuti-Abdulgani-FahrulHasen Dehlevi şerhi s.99) İbni Kesir Bidaye(7/149-151) Tarihut Taberi(3/192) Munziri, Tergib(2/41) Şevahidul Hak (s.137) Hayatus Sahabe(4/470) Futuhatur Rabbaniye(5/35) Mecma(3/125) Zurkani Şerhul Mevahib(8/80) Beyhaki Delail(7/47) İbni Asakir(53/294)

İbn Hacer aşağıda geleceği üzere bu rivayetin senedinin sahih olduğunu beyan etmiştir.
Beyhaki ise Delail’un Nubuvve, 7/47’de bu hadisi yine Malik ed-Dar’a ulaşan farklı bir kanaldan rivayet etmiş;
İbn Kesir ise el-Bidaye ve’n Nihaye’de (10/74) Beyheki’nin bu rivayetinin sahih olduğunu söylemiştir.

İbn Ebi Hayseme - Ebû Bekr Ahmed b. Ebî Hayseme Zuheyr b. Harb en-Nesâî, et-Târîḫu’l-Kebîr’inde , C.2/ 80, Hadis no: 1818; Ebû Ya‘lâ Halîl b. Abdillâh b. Ahmed el-Halîlî el-Kazvînî
, el-İrşâd fî Mârifeti ʿUlemâʾi’l-Hadîs̱, C. 1, Hadis no: 313)

Mâlik ed-Dar’ın Ömer (r.anh) zamanında yaşamış bir tabiin mensubu olduğu bilinmekle beraber hali yani adalet ve zabt durumu meçhuldur. Bu yüzden
Ebû Muhammed Zekiyyuddîn Abdulazîm b. Abdilkavî b. Abdillâh el-Munzirî, et-Terġīb we’t-Terhîb, C. 2, Sf: 29'da ondan rivayet edilen başka bir hadisi naklettikten sonra şöyle demiştir:
“Mâlik ed-Dar’a kadar bütün raviler meşhur sika râvilerdir, lakin Malik ed-Dar’ı tanımıyorum!”
İbn Hibban, hakkında cerh varid olmamış meçhul râvileri de güvenilir saydığından onu es-Sikat adlı eserine almıştır. Ebu Yâ’la el Halili de, “Mâlik ed Dar’ın kadim bir Tabii oluşunda ittifak edilmiştir” demektedir ve Tabîin’in ondan övgü ile bahsettiklerini belirtmektedir. Sonra bu rivayeti aktararak Ebu Salih’in Mâlik ed Dâr’dan rivayetinin mursel olduğunu söylemektedir. (Ebu Ya’la el-Halili, el İrşad Fi Marifeti Ulema'il Hadis, C. 1, Sf: 313-316)

İbn Hacer El Askalani "Fethul Bari" adlı eserinde (2/494) der ki:
"İbnu Ebi Şeybe sahih isnadla rivayet etmiştir... (kıssayı zikrederek)... Seyf (bin Ömer et Temimi /v. 200 h/815 m) "El Futuh" (El Futuh El Kebir) adlı eserinde yukarıda zikredilen uykuyu gören şahsın sahabeden Bilal bin El Haris olduğunu rivayet etmiştir."
Seyf bin Ömer ise Zehebi’nin Mizan’da çeşitli alimlerden naklettiği üzere hadis uydurmakla hatta zındıkla itham edilmiştir ve zayıf addedilmiştir. (
Ebû Abdillâh Şemsuddîn Muhammed b. Ahmed b. Osmân ez-Zehebî et-Turkmânî el-Fârikī ed-Dımaşkī, Mizan’ul İ’tidal, C. 2, Sf: 255-256)
Böylece bu fiili yapan şahsın sahabe olduğunu nakleden Seyf’in zayıflığı ortaya çıkınca bunun sahabeye ait bir fiil olduğu iddiası çürümüş olmaktadır.

Hadisin sened yönünden durumu bu şekilde birtakım zaaflar içermektedir. Hadisin sahih olduğu farz edilse bile şer’i delil olma özelliği yoktur. Âlimler bu hadisle istidlalin geçerli olmayacağını birkaç yönden açıklamışlardır:

1- Burada Rasulullah (s.a.v.) ve ashabının bir kavli söz konusu değildir nihayetinde ruyada Allah Rasulunu görmek söz konusudur. Bir kimsenin Allah Rasulunu ruyada görmesi ise o şahsın faziletine veya yaptığı amellerin doğruluğuna delalet etmez. Kısacası ruyanın şeriat nezdinde delil olmaması hasebiyle bu kıssanın sahih olduğu farz edilse bile delil teşkil etmeyeceği beyan edilmiştir.

2- Rüyayı gören şahsın Ömer (r.anh)’a ruyanın öncesinde kabre gidip Rasulullah’tan dua talebinde bulunduğunu haber verdiği ve Ömer (r.anh)’ın da bu ameli onayladığı açık değildir, buna dair bir şey nakledilmemiştir.

3- Bir kimsenin yaptığı bir duanın veya işin kabul görmesi her zaman için o yapılan amelin Salih bir amel olduğunu göstermez. Nitekim Hristiyanlar ve başka muşriklerden Allah'tan başkasına dua ettikleri halde bir hikmetten dolayı isteklerinin yerine geldiği vaki olmaktadır. (Şeyh Abdullatif bin Abdurrahman, Misbah’uz Zalam, Sf: 465-468 arasından özetlenmiştir. Benzer açıklamalar: Suleyman bin Sehman, ez-Ziya’uş Şarik, Sf: 546-551)


**********************

Aracılık

Rabıta Belgeseli - 1

Rabıta Belgeseli - 2

Rabıta Belgeseli - 3

Rabıta Belgeseli - 4

Rabıta Şirki

Rabıta ve Tarihi Seyri
​
 
Üst